Mumsema islam Arsivi

Geri git   Mumsema islam Arsivi > Kur'an-ı Kerim Bölümü > Kur'an-ı Kerim Bölümü > Tefsir

Forum Alev


Hergün Bir Ayet ve Tefsiri ile ilgili Benzer Konular
3448 Kez Görüntülendi

Kabe imami Shuraym (Şureym) Ayet Ayet Kesilmis Hatim
Tevbe suresi 111-112. ayet tefsiri
Bakara 65 Ayet Tefsiri
Süt hakkında ayet ve tefsiri
Ahzab suresi ilk üç ayet ve tefsiri
Cevapla
 
Konu Araçları
Alt 15-04-2008   #1
 
Standart Hergün Bir Ayet ve Tefsiri


Hergün Bir Ayet ve Tefsiri Mumsema İslam Arşivi Hergün Bir Ayet ve Tefsiri
Kardeşlerim; bu başlık altında, hergün bir ayet yazıp farklı tefsirlerden o ayeti inceleyeceğiz Dileyen elindeki tefsir'ler ile katkı sağlayabilir

Rabbim hayırlara vesile kılsın

 

BiLaL HaTTaB isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 15-04-2008   #2
 
Standart Tevbe-9/73


بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيم

يَاأَيُّهَا النَّبِيُّ جَاهِدْ الْكُفَّارَ وَالْمُنَافِقِينَ وَاغْلُظْ عَلَيْهِمْ وَمَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَبِئْسَ الْمَصِيرُ


Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla

Ey Peygamber! Kâfirler(e karşı silahla),münafıklar(a karşı delil getirerek,dil*) ile cihadda bulun ve onlara karşı sert davran; onların varacakları yer cehennemdirO, ne kötü bir dönüş yeridir (Tevbe-9/73)
(* Beydâvî;mukâtil, s152)
(Feyzu'l Furkan Meali- Hasan Tahsin FEYİZLİ)


--------------------------------------------------------


Tevbe-9/73 (Tefhimu'l-Kur'an Tefsiri - Ebu'l Alâ el-MEVDÛDÎ)

Bu emir, münafıklara karşı uygulanan politikadaki değişikliği belirlemektedir Bu zamana kadar iki sebep yüzünden onlara yumuşak davranılıyordu Birincisi müslümanlar, harici düşmanların yanısıra bir de iç çatışma riskini göğüsleyebilecek denli güçlü değillerdi İkinci sebep ise, şüphe ve tereddütlere kapılan kimselere iman ve inanç sahibi olabilmeleri için gerekli zaman ve mühleti vermekti Fakat artık bir politika değişikliğinin zamanı gelmişti Tüm Arabistan'a boyun eğdirilmişti ve dış düşmanlarla sert bir çatışma başlamak üzereydi Bu nedenle iç düşmanların, dış düşmanlarla işbirliği yapıp müslümanlar için bir iç tehlike oluşturmamaları için yok edilmeleri gerekiyordu Ve şimdi onları baskı altına almak mümkündü İkinci sebebe gelince, münafıklara doğru yolu gözleme, düşünme ve denemeleri için dokuz yıllık bir süre verilmişti Onlar da bir "hayır" olsaydı bu süreden yararlanırlardı
Bu nedenle onlara daha fazla yumuşaklık gösterilmesi için hiçbir sebep yoktu İşte bu yüzden Allah müslümanlara, münafıkları kafirlerle aynı seviyede tutmalarını, onlara karşı cihada başlamalarını ve onlara karşı uyguladıkları yumuşaklık politikasından vazgeçip sert ve katı bir politika uygulamalarını emretmektedir
Bu bağlamda ayetin müslümanlara, münafıklarla savaşmayı emrettiğine dikkat edilmelidir Burada sadece o zamana dek uygulanan yumuşak politikaya bir son verilmesi istenmektedir Bu ayet münafıkların artık İslam toplumunun bir parçası ve bölümü olarak kabul edilmemesini, onlara yönetimde söz hakkı tanınmamasını ve ikiyüzlülüklerini yaymamaları için hiçbir meselede onlara danışılmamasını emretmektedir Bu yeni politika, gerçek mü'minlerin, münafıkça bir davranış ve tutumda bulunan ve herhangi bir şekilde Allah ve Rasulüne bağlı olmadıklarını ve gerçek müslüman sayılmadıklarını gösteren herkesi teşhir etmelerini gerektirmektedir Bu münafıklardan her biri, artık İslam toplumunda şerefli ve saygın bir konuma sahip olmamaları için açıktan eleştirilip uyarılmaktadır Münafıklar toplumsal boykota tabi tutulmalı ve toplumla ilgili istişare meclislerinden uzaklaştırılmalıdırlar, saygın mevki ve memuriyetlerinin kapıları yüzlerine kapanmalı ve topluluklarda onlara hor bakılmalıdır Kısacası her müslüman davranışlarıyla, İslam toplumunda bir münafığın saygın, şerefli ve güvenilir bir yeri olmayacağını göstermelidir Bunun yanısıra eğer münafıklardan biri ihanet suçu işlemişse, onun suçuna göz yumulamaz ve affedilemez de; tam aksine bir mahkemede yargılanıp hakettiği cezayı almalıdır
Bu emire, indirildiği dönemde çok acil ihtiyaç vardı İslam toplumunu düşüş ve gerileyişten korumak için, birlik ve bütünlüğü tehdit eden tüm iç tehlikeler bertaraf edilmeliydi Çünkü münafıkları ve hainleri besleyen, iç düşmanların onurlu bir şekilde ve güvenle yaşamalarına izin veren bir toplum, kaçınılmaz olarak ahlaki çöküşe ve nihai yokoluşa mahkum olur Münafıklık bir vebadır ve münafık da veba mikrobunu taşıyıp etrafa yayan faredir Bu nedenle ona toplum içinde hareket özgürlüğü tanımak, topluluktaki herkesi münafıklık tehlikesiyle karşı karşıya bırakmak demektir Aynı şekilde bir münafığa şerefli ve saygın bir konum vermek, başkalarını da münafıklık ve ihanete teşvik etmek demektir; çünkü bu, toplumda samimiyet ve gerçek imanın geçerli değer ölçüsü olmadığını gösterir Böyle bir toplumda bir kimse sadece müslüman olduğunu diliyle söyleyip, diğer taraftan ihanet ve ikiyüzlülükle uğraşacağı halde rahatça yaşayıp toplumda iyi bir yer edinebilir Hz Peygamber'de (sa) aynı şeyi üzülerek ifade etmiştir "Kim İslam'a aykırı bid'atler çıkaran kimselere saygı gösterip yüceltirse, aslında İslam'ın temel yapısının yıkılmasına yardım etmiş olur"

------------------------------------------------------

Tevbe-9/73 (Fizilali'l-Kur'an Tefsiri - ProfSeyyid KUTUB)


Peygamberimiz -salât ve selâm üzerine olsun- münafıklara karşı o kadar çok yumuşak davranmış, o kadar çok hatalarını bağışlamış ve o kàdar çok suçlarını görmezlikten gelmiştir ki, bunun haddi hesabı yoktur İşte şimdi yumuşak huyluluğu son raddeye gelmiş ve hoşgörü zamanını doldurmuştu Şimdi yüce Rabbi olan Allah, ona yeni bir strateji izlemesini emrediyordu Artık Allah onları bu ayette kâfirlerin arasına katıyor Hem kâfirlere, hem de münafıklara karşı sert, katı, acımasız ve amansız bir cihad örneği vermesini, acımamasını ve fırsat vermemesini emrediyordu
Hiç kuşkusuz yumuşaklığın da, sertliğin de kendine göre yeri vardır Yumuşaklığın zamanı dolunca sertlik başlamalıdır Pasif direniş olan sabrın dönemi kapanınca kesin ve ayırıcı tavır ortaya konmalıdır Hareketin kendisine göre şartları ve bu yöntemin kendine göre aşamaları vardır Bazı durumlarda yumuşaklık sıkıntı getirir ve bazen de hoşgörü zararlı olur
Münafıklara karşı yapılacak olan cihaddaki hoşgörü sertliğini anlama konusunda değişik yorumlar vardır Hz Ali'den (kerremellahu vechehu) gelen bir rivayette, onlara karşı kılıçla savaşılır deniyor İbn-i Cerir (Allah O'na rahmet eylesin) de bu görüşü tercih etmiştir İbn-i Abbas'tan -Allah ondan razı olsun- gelen rivayete göre ise, onlarla yapılacak cihad, karşılıklı ilişkilerle, davranışlarla ve onların içyüzlerini ortaya koyup kamuoyunu uyarmak alanlarında gerçekleştirilecektir Ayrıca Peygamber -salât ve selâm üzerine olsun- münafıklarla savaşmamıştır


-------------------------------------------------------

Tevbe-9/73 (Tefsir-i Kebîr - Fahruddîn er-Râzî)

Biz, Allah Teâlâ'nın münafıkları, çirkin birtakım sıfatlarla nitelediğini, onları çeşitli cezalarla tehdit ettiğini ve âdetullahın da Kur'an-ı Kerim'de, her tehditle beraber güzel bir va'ad zikretmek şeklinde cereyan ettiğini söylemiştik İşte bu sebeple hiç şüphesiz Cenâb-ı Hak, bunun peşinden mü'minleri kıymetli, temiz ve güzel birtakım sıfatlarla vasfetmiş ve onlara, yüce mükafaatlar ve yüksek payeler vaadetmiştir Daha sonra da bu ayette, kâfir ve münafıkların hallerini açıklamaya yeniden başlayarak''Ey peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla mücadele et" buyurmuştur
Bu ayetle ilgili olarak şöyle bir soru hatıra gelmektedir: "Ayet, münafıklarla cihadın farz olduğuna delalet etmektedir Halbuki, bu caiz değildir Zira münafık, küfrünü gizleyen ve lisanıyla onu inkâr eden kimsedir Durum böyle olduğuna göre, onunla savaşmak caiz olmaz"
Bil ki alimler, işte bu müşkil vesilesiyle birtakım görüşler beyan etmişlerdir:

Birinci görüş: "Kâfirlerle savaşmak, münafıklara da ağır söz söylemek" Bu, Dahhak'ın görüşüdür Bu, uzak bir ihtimaldir Zira Cenâb-ı Hakk'ın "Kâfirlerle ve münafıklarla mücadele et" buyruğunun zahiri, bu grupların her ikisiyle birdensavaşılmasını gerektirir Yine Cenâb-ı Hakk'ın, "karşılarında çetin ol" emrinin zahiri de, bu iki grubun ikisiyle de alakalıdır

İkinci görüş: Allah Teâlâ; Hz Peygamber (sas)'e, zahire göre hükmetmesi gerektiğini beyan edince, Hz Peygamber de, "Biz, zahire göre hükmederiz" buyurdu Binaenaleyh, münafıklar müslüman olduklarını söyleyip küfürlerini gizlediklerine göre, onlarla savaşmak caiz olmaz

Üçüncü görüş: Doğru olan bu görüşe göre cihad, "Gayretin ve gücün, adamakıllı sarfedilmesi" anlamındadır Ayetin lafzında, bu cihadın kılıçla mı, lisanla mı veya başka bir yolla mı yapılacağına delalet edecek herhangi bir şey bulunmamaktadır Bu sebeple diyoruz ki ayet, bu iki grupla cihad etmenin vacib olduğuna delalet ediyor Ama bu mücahedenin nasıl yapılacağına gelince, ayetin lafzında buna delatet edecek herhangi bir şey bulunmamaktadır Aksine bu husus, ancak bir başka delilden anlaşılabilir
Bunun böyle olduğu sabit olunca biz diyoruz ki: Diğer deliller, kâfirlerle yapılan cihadın, kılıçla yapılması; münafıklarla yapılan cihadın da bazan hüccet ve delil getirmekle, bazan yumuşak davranmayı bırakıp sert davranmakla, bazan da onları kovmakla olması gerektiğine delalet etmektedir Abdullah (İbn Mes'ûd), Hak Teâlâ'nın, "kafirlerle ve münafıklarla mücahede et!" ayetinin tefsirinde, şöyle demektedir: "Bu, bazan el İle, bazan da dil ile yapılır Bunlara gücü yetmeyense, onunla karşılaşınca, kin ve gayzdan dişlerini göstersin Buna da gücü yetmeyen kalbi ile büğz etsin"
Hasan el-Basri, münafıklarla cihad etmeyi, onlar sebeplerini işlediklerinde, onlara had ve cezaların uygulanması anlamına hamletmiştir
Kâdî şöyle demiştir: "Hasanın söylediği bu görüş bir şey ifade etmez Çünkü, münafık olmayan kimselere de, "had"leri ikame etmek farzdır Binaenaleyh, bunun,münafıklara mahsus olması söz konusu olamaz" O, sözüne devamla şöyle der; "Hasan el-Basri, bu tefsiri, şu iki şeyden birisiiçin yapmıştır: "Ya, her fâsık münafık olduğu için, yahud da, Hz Peygamber (sas) zamanında, genel olarak kendilerine had tatbik edilenlerin münafıklar olmasından ötürü"

 

BiLaL HaTTaB isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 15-04-2008   #3
 
Standart


KEVSER SURESİ

Rahman ve Rahim ALLAH´ın Adı ile

Kevser Suresi üç âyettir ve Mekke´de nazil olmuştur[1]

Rahman ve Rahim olan ALLAHın adıyla

1 Ey Muhammed, şüphesiz biz sana "Kevser"! verdik

Âyette zikredilen "Kevser" kelimesinin ne demek olduğu hususunda müfessirler çeşitli görüşler zikretmişlerdir

Abdullah b Ömer, Abdullah b Abbas, Hz Aişe, Enes b Malik, Mücahid ve Ebuî Âliye "Kevser"den maksadın, ALLAH tealanın, cennette Resulullaha verdiği bir ırmak olduğunu söylemişlerdir Taberi de bu hususta, Enes b Malik, Abdullah b Ömer ve Üsame´den rivayet edilen hadislere dayanarak, doğru olanin bu görüş olduğunu söylemiştir

Enes diyor ki:

"Resulullah (sav) Miraç için göğe çıkaraldığmda dedi ki: "Ben bir nehirin başına vardım Onun iki kehan da içi delik incilerden meydana gelen kubbelerdi Dedim ki: "Ey Cebrail bu nedir?" Cebrail, "Bu, ALLAHın sana verdiği kevserdir" dedi[2] Enes diğer bir rivayette de şöyle diyor:

"Resulullah buyurdu ki: "Ben cennette yürürken önüme bir nehir çıktı Onun iki kenarı da inci kubbelerinden ibaretti Meleğe dedim ki: "Bu nedir?" Melek: "İşte bu, ALLAHın sana verdiği kevserdir" dedi Sonra melek elini nehirin toprağına uzatıp ondan misk çıkardı Sonra ben, Sidretül Müntehaya yükseltildim Orada büyük bir nur gördüm"[3]

Diğer bir rivayette de Enes şöyle diyor;

"Resulullah (sav)den "Kevser nedir?" diye soruldu Rçsujuliah: O bir nehirdir ALLAH onu bana cennette verdi O, sütten daha beyaz, tatlan üatı^ı*ıui,´ı dır Orada kuşlar vardır ki onların boyunları, develerin boy"gibidirÖmer: "Ey ALLAHın Resulü, o kuşlar hoştur" dedi Resulullah: "W umer, onun yemek daha hoştur" buyurdu[4]

Başka bir rivayette Enes diyor ki:

"Resulullahtan Kevser soruldu O da buyurdu ki: "O, Aılatı azze ve cel" le´nin bana, cennette verdiği bir nehirdir Toprağı misktir Suyu sütten daha beyaz ve baldan daha tatlıdır Ondan kuşlar su içmeye gelir Onl^nn boyunları deve boyunları gibidir" Ebubekir: "Ey ALLAHın Resulü, bunlar ho$ şeylerdir" dedi Resulullah: "Onlan yemek daha hoştur" buyurdu[5]

Abdullah b Ömer, Resulullahm şöyle buyurduğunu rivi>yet etmiştir:

"Kevser, cennette bir nehirdir İki kenan altından, yatağı ise inci ve yakuttandır Toprağı miskten daha güzel kokulu, suyu baldan daha tatlı ve kardan aha beyazdır"[6]

Ebu Ubeyde diyor ki:

"Ben Aişe´den, ALLAH tealanın: "Ey Muhammet], şüphesiz biz sana Kevseri verdik" kelamını sordum O dedi ki: "O, peygamberinize verilen bir nehirdir Onun iki kenarında içi delik inciler vardır Kaplan, gökteki yıldızların sayısı gibidir"[7]

Üsame b Zeyd diyor ki: "Bir gün Resulullah, Hamza b Abdülmuttalib´in yanına vardı Onu bulamadı ve hanımından sordu Hanımı Neccar oğullanndandı Hanımı dedi ki: "Babam sana feda olsun Sana gelmek üzere şimdi çıktı Sanınm ki Neccar oğullarının sokaklarında sana rastlamadı Ey Allanın Resulü, içeri buyurmaz mısın?" Resulullah içeri girdi Kadın ona "Hays" yemeği ikram etti[8] Resulullah ondan yedi Kadın: "Ey Ali ahin Resulü, sana afiyet olsun Sen geldin, eğer sen gelmeseydin ben sana gelip seni tebrik etmek istiyordum Ebu Umare bana dedi ki: "Sana, cennette Kevser denen bir nehir verilmiş" Resulullah: "Evet, onun toprağı yakut, mercan, zeberced ve incidir" buyurdu

Diğer bir kısım müfessirler kevserin, cennette bir havuz olduğunu söylemişlerdir Bu görüş, Ata´dan nakledildimşitr Cennetteki havuz hakkında bir çok hadisi şerif rivayet edilmiştir Bu havuzun kevser nehirinden kaynaklandığı şu hadisi şeriften anlaşılmaktadır:

Enes diyor ki:

"Bir gün Resulullah aramızda bulunurken uyukladı Sonra başını gülümseyerek yukarı kaldırdı Dediki ki:"Ey Allanın Resulü, seni güldüren nedir?" Resulullah: "Şimdi bana bir sure ^indirildi" dedi ye Besmele çekerek: suresini okudu Sonra: "Siz Kevserin ne olduğunu biliyor musunuz?" dedi Dedik ki: "ALLAH ve Resulü, daha iyi bilir" Resulullah: "O, aziz ve celi! olan rabbbimin bana vaadettiği bir henirdir Onun başında çokça hayırlı şeyler vardır O, bir havuzdur Kıyamet gününde ümmetim ondan su içmeye gelecektir Onun su içme kapları yıldızların sayısı kadardır Ümmetimden bazı kullar, tutulup o nehirden uzaklaştmlacaklardır Ben diyeceğim ki: "Ey Rabbim, o benim ümmet imdendir Rabbim diyecek ki: "Ümmetinin senden sonra neler ic ad ettiklerini bilmiyorsun"[9] Hadisin diğer bir rivayetinde: "O nehirin üzerinde havuz vardır"[10] ifadesi bulunmaktadır Bu da havuzun, Kevser nehirinin bir bölümü olduğunu ortaya koymaktadır

Başka bir kısım müfessirier ise "Kevser"den maksadın, "Çok hayırlı şeyler" demek olduğunu zikretmişlerdir Bu görüş, Abdullah b AbbasSaid b Cübeyr, Mücahid ve Katade´den nakledilmiştir Said b Cübeyr, Abdullah b Abbas´ın, Kevser´den maksadın, ALLAH tealanın, Resululİaha verdiği hayırlı şeyler olduğunu rivayet etmesi üzerine Ebu Bişr, Said b Cübeyr´e: "İnsanlar, Kevser´in, cennette bir nehir olduğunu sanmaktadırlar" demiş Said de "Cennetteki nehir de Allanın, Peygamberine verdiği hayırlı şeylerdendir" demiştir[11]

İkrime ve Mücahid´in, Kevser´den maksadın, "Çokça hayırlı şeyler "Kur´anı Kerim" ve "Hikmet" olduğunu söyledikleri rivayet edilmektedir[12]

2 Öyleyse rabbin için namaz kıl, boğazla, (kurban kes)

Müfessirler, ALLAH tealanın bu âyette Resulullaha, kılmasını emrettiği namazın hangi namaz olduğunu ve "boğazla" diye tercüme edilen "Venhar" emrinden neyin kasdedildiği hakkında çeşitli görüşler zikretmişlerdir

a Buradaki "Namaz kıl" ifadesinden maksat, "Sana farz kılman namazlara devam et" demek, "Venhar" emrinden maksat ise "Sağ elini sol elinin üzerine koyup göğsünün üstünde el bağla" demektir Bu izah tarzı Hz Ali ve Ebul Kamus´tan rivayet edilmiştir

b "Namaz kıl" emrinden maksat "Farz namazlarını kıl" demektir "Venhar" ifadesinden maksat ise "Namaza başlarken iftitah tekbirinde ellerini göğsüne kaldır" demektir Bu görüş Ebu Cafer´den nakledilmiştir

c "Namaz kıl" ifadesinden maksat, "Farz namazlarını kıl" demektir "Venhar" ifadesinden maksat da "Kurban kes" demektir Bu görüş, Mücahid, Ata, İbni Abbas, Said b Cübeyr ve Hakem´den nakledifmektedir Ata, Hakem, Said b Cübeyr ve Haccac, buradaki namazın, sabah namazı olduğunu söylemişlerdir

d "Namaz kıl" ifadesinden maksat, "Kurban bayramında bayram namazını kıl" demek "Venhar" ifadesinden maksat ise "Kurban kes" demektir Bu görüş, Enes b Malik, Ebu Cafer, İklime, Rebi´ b Enes, Ata b Yesar, Hasanı Basri, Kaîade ve diğer âlimlerden nakledilmiştir

e "Namaz kıl" ifadesinden maksat "Sadece ALLAH için namaz kıl "Venhar" ifadesinden maksat da "Sadece ALLAH için kurban kes" demektir Bu görüş, Muhammed b Ka´b el-Kurezi´den nakledilmektedir O, Kevser suresini izah ederken şöyle demiştir: "Bir kısım insanlar, ALLAHtan başka şeyler için namaz kılıyor ve ondan başka şeyler için kurban kesiyorlardı ALLAH teala bu sureyi indirerek buyurdu ki: "Madem ki biz sana Kevser´i verdik, o halde ey Muhammed, namazın ve kurbanın ancak benim için olsun" Taberi de bu görüşü tercih etmiş, âyeti kerimenin, Resulullaha verilen nimetlerden sonra zikredildiğini bu itibarla verilen nimetler karşılığında ALLAHa şükrederek sadece onun rızası için namaz kılması ve onun rızası için kurban kesmesi emredilmiştir Âyeti genel manada alıp namazı belli bir namaza, kurbanı da belli bir kurbana tahsis etmenin uygun olmadığını zikretmiştir

f "Namaz kıl" ifadesinden maksat, "Hudeybiyede namaz kıl", Kurban kes" ifadesinden maksat da "Hudeybiyede kurban kes" demektir Bu görüş, Said b Cübeyr´den nakledilmiştir Said b Cübeyr bu âyeti izah ederken şöyle demiştir: "Hudeybiye gününde Cebrail Resulullaha geldi ve "Kurban kes geri dön" dedi Bunun üzerine Resulullah kalkıp Ramazan ve kurban bayram hutbesini okudu[13] Sonra iki rekat namaz kıldı, daha sonra da kurbanlarını kesti

g "Namaz kıl" ifadesinden maksat, "Herhangi bir namazı kıl" demek, "Venhar" ifadesinden maksat da "ALLAHtan iste" demektir Bu görüş, Dehhak´tan nakledilmiştir

h "Namaz kıl" ifadesinden maksat, "Herhangi bir namazı kıl" demek "Venhar" ifadesinden maksat da "Göğsünü kıbleye çevir" demektir Bu görüş, de bir kısım lügat âlimlerinden nakledilmiştir[14]

3 Şüphesiz ki asıl soyu kesik olan, sana buğuz edendir

Ey Muhammed, şüphesiz ki en şerli, en aşağı ve soyu kesik olan, sana buğuz eden ve sana düşmanlık edendir

Âyette sıfatları zikredilen bu kişinin kim olduğu hakkında farklı rivayetler zikredilmiştir

Abdullah b Abbas, Said b Cübeyr ve Katade´den nakledilen bir görüşe göre bu kimse, Âs b Vail es-Sehmî´dir Bu kişi, Resulullah hakkında şöyle demiştir: "Ben Muhammed´i sevmiyorum O, zelil bir kimsedir, soyu ke------" İşte âyeti kerime bu hususu beyan etmektedir

Şemr b Atiyye´den nakledilen diğer bir görüşe göre bu kimse, Ukbe b Ebi Muayt´tır Ukbe, Resulullahın erkek çocuğunun yaşamadığını bu sebeple onun soyunun kesik okluğunu söylemiş, ALLAH teala da bu âyeti indirmiştir

Abdullah b Abbas ve İkrime, bu âyette sıfatlan zikredilenin, Kureyşten bir topluluk olduğunu söylemiştir İkrime diyor ki: "Ka´b b el-Eşref Mekke´ye geldi Mekkeliler ona: "Biz mi daha hayırlıyız yoksa kavminden kopmuş olan bu soyulmuş hurma ağacı mı? (Muhammed mi?) Biz, Hacılara ev sahipliği yapan kimseleriz Develerin kurban edildikleri yer bizim elimizdedir" dediler Ka´b b el-Eşref de: "Siz daha hayırlısınız" dedi Bunun üzerine ALLAH teala, Ka´b hakkında "Kendilerine kitaptan bir pay verilenleri görmüyor musun Onlar puta ve tağuta inanıyorlar Ve inkar edenlere: "Bunlar, iman edenlerden daha doğru yoldadır" diyorlar[15] âyetini indirdi Resulullahın aleyhinde konuşan Kureyşliler hakkında da "Şüphesiz ki asıl soyu kesik olan sana buğuz edendir" âyetini indirdi Bu haber, Abdullah b Abbas´tan da rivayet edilmektedir

İlerime bu âyetin izahında şunları da söylemiştir: "Resulullaha vahiy gelince Kureyşliler: "Muhammed bizden koparıldı, tek bırakıldı, dediler Bunun üzerine: "Şüphesiz ki asıl soyu kesik olan, sana buğuz edendir" Yani, Resulullahı soyu kesilmekle itham edenin soyu ke------" âyeti nazil oldu

Taberi, âyeti kerimenin, genel anlamda alınmasının daha uygun olacağını, Resulullaha her buğuz edenin, zelil, hakir ve sonu güdük olduğunu söylemenin daha uygun olacağını zikretmiştir[16]

 

Ecir isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16-04-2008   #4
 
Standart Nîsâ-4/136 (Ayet ve açıklamalı meali)


Nîsâ-4/136 (Ayet ve açıklamalı meali)



يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا آمِنُوا بِاللَّهِ وَرَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي نَزَّلَ عَلَى رَسُولِهِ وَالْكِتَابِ الَّذِي أَنزَلَ مِنْ قَبْلُ وَمَنْ يَكْفُرْ بِاللَّهِ وَمَلَائِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا بَعِيدًا







"Ey iman edenler! Allah'a, Rasulüne, indirdiği Kitab(Kur'an)a ve daha önce indirdiği kitap(ların asılların)a (gereğine uygun şekilde) iman edinKim Allah'ı, meleklerini,kitaplarını, Rasullerini ve ahiret gününü (birini bile) inkar ederse muhakkak ki o, derin bir sapıklığa düşmüştür" (Nîsâ- 4/136)

(Feyzu'l Furkân Meali - Hasan Tahsin Feyizli)

 

BiLaL HaTTaB isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16-04-2008   #5
 
Standart Nîsâ-4/136 Tefsiri


Nîsâ-4/136 (Fizilal'il-Kur'an Tefsiri - Prof Seyyid KUTUB)


Bu, müminlere yönelik, onları çevrelerindeki cahiliyeden ayıran sıfatlarıyla yapılan, ikinci bir çağrıdır Bu çağrıda, görev ve sorumlulukları belirlenmekte ve onları bu sorumluluklar karşısında güç ve yardım bekledikleri kaynağa bağlamaktadır
"Ey müminler, Allah'a, peygamberine, peygamberine indirilmiş kitaba ve daha önce indirilmiş kitaba inanmaya devam edin"
Bu, müminlerin inanmak zorunda oldukları, imanın unsurlarının açıklanmasıdır İslâm'ın inanç düşüncesinin açıklanmasıdır
Bu unsurlardan biri, Allah ve Resulüne iman etmektir Bu inanç, mümin gönülleri; kendilerini yaratan ve kendilerine doğru yolu gösteren, peygamberi gönderen Rablerine bağlamaktadır Bu, peygambere, peygamberin getirdiği mesaja inanmak ve O'nu gönderen Rabbinden getirdiği her şeyi doğrulamaktır
Bu unsurlardan biri de; Allah'ın Resulüne indirilen kitaba inanmaktır Bu inanç onları, yüce Allah'ın hayatları için seçtiği ve o kitapta açıkladığı sisteme bağlar Kitapta bulunan herşeyi kabullenmektir bu Kaynağı birdir bu kitabın, yöntemi de Bu kitabın bir kısmı, alıp kabullenmek, uymak ve uygulamak bakımından diğer kısmına göre öncelikli değildir
Bu unsurlardan bir diğeri; daha önce indirilmiş kitaba inanmaktır Çünkü tüm kitapların kaynağı birdir, o yüce Allah'tır Temelleri aynıdır Tamamen Allah'a teslim olmak, bütün özellikleriyle; ilahlıkta yüce Allah'ı birlemek, hayatta uyulup uygulanması gerekenin sadece, yüce Allah'ın belirlediği sistemin olduğunu kabul etmektir bu temel Bu birlik, -bozulmadan önce- tüm kitapların yüce Allah'tan geldiğinin doğal ve kesin gereğidir Çünkü yüce Allah'ın hayat için belirlediği sistem birdir İnsanlara yönelik iradesi ve yolu birdir Çevresindeki yollar ayrılsa da o dosdoğrudur ve hedefine varır
Bütün kitaplara inanmak -bütün kitapların aslında tek bir kitap olduğu gerçeğinden hareketle- müslüman ümmetin ayırıcı bir özelliğidir Çünkü bu ümmetin, bir olan yüce Rabbi, onun biricik sistem ve yolu hakkındaki düşüncesi, uluhiyet gerçeği ve insanlığın birliği ile uyuşmaktadır Birkaç çeşidi olmayan ve ötesinde sapıklıktan başka birşey bulunmayan hakla aynı doğrultudadır:
"Hak'tan sonra sapıklıktan başka ne var ki?" (Yunus Suresi, 32)
İman etmeye ilişkin emrin yanında, imanın unsurlarını inkar konusunda; bir de tehdit yer almaktadır Bunun yanında sonuçta verilecek ceza açıklanırken bu unsurlar ayrıntılarıyla zikredilmektedir
"Kim Allah'ı meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse koyu bir sapıklığa düşmüş olur"
Birinci emirde Allah'a, kitaplarına ve peygamberlerine iman zikredilmiş ancak, meleklerden söz edilmemişti Ancak Allah'ın kitapları, meleklere ve ahit gününe iman konusunu da içermektedirler Meleklere ve ahiret gününe inanmak Allah'ın kitaplarına inanmanın doğal sonucudur Fakat burada ön plana çıkarıyor Çünkü burada korkutma ve tehdit söz konusu edilmektedir ve her unsur iyice belirginleşmelidir
"Koyu sapıklık" deyimi, genellikle sapıklıkta ileri gitmek anlamını taşımaktadır Artık hidayet ümidi bulunmayan bir noktadadır böyle birisi Bundan sonra dönmesi beklenemez
Fıtratın, derinliklerinde zorunlu bir hareket, doğal bir yöneliş sonucu inandığı yüce Allah'ın inkar eden ve bu inkarın sonucu olarak; Allah'ın meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar eden, evet bu küfrü işleyenin fıtratı, kokuşmuşluk, başıboşluk ve bozulmuşluk bakımından öyle bir noktaya varmıştır ki, doğru yolu bulma ümidi kalmamıştır Bundan sonra dönmesi beklenemez

---------------------------------------------------------------------


Nîsâ-4/136 (Tefhim'ul-Kur'an Tefsiri - Ebu'l Alâ el-MEVDÛDÎ)


Burada, iman eden kimselere, "Ey iman edenler! İman ediniz" denmektedir Bu ilk bakışta bazı kimselere tuhaf gelebilir Fakat aslında "iman" kelimesi, burada iki anlamda kullanılmıştır Birincisi, bir insanın küfürden vazgeçip iman etmesi ve ehli imandan sayılması anlamındadır İkincisi, bir insanın tüm kalbiyle iman etmesi ve ciddi bir şekilde ihlasla düşüncelerini, zevklerini, sevgilerini, hayat tarzını, dostluk ve düşmanlıklarını, ilişkilerini inancına uygun bir biçime sokması, buna uygun arkadaşlıklar kurması, düşmanlıklarını ona göre ayarlaması ve tüm çabalarını inancına uygun bir yapıya sokması anlamınadır Bu ayet, birinci anlamda müslüman olanlara, ikinci anlamda, yani tam bir mümin olmalarını emretmektedir
Buradaki küfür iki durumu ihtiva eder:
1) Bir kimse açıktan İslâm'ı reddedebilir
2) Bir kimse gerçekte (samimiyetle) inanmadığı halde İslâm'a bağlı imiş gibi görünebilir veya inandığını söylediği halde, davranışları onun İslâm'a inanmadığını gösterir
Burada küfür iki anlamı da kapsar, kısaca ayet iki tür küfrün de İslâm inancı ile bir arada olamayacağını ve kişiyi Hak yoldan ayıran bâtıl yollara sürükleyeceğini bildirmektedir




---------------------------------------------------------------------





Nîsâ-4/136 (Taberî Tefsiri - İmam Taberî)


Ey müminler! Allah'a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği Kitab'a ve daha önce indirdiği kitaba inanın: Ey Tevrat ile İncil'i tasdik edenler!* Allah'a ve sıfatlarını kitabınızda gördüğünüz Muhammed(sav)e O'na indirdiği Kuran'a Kuran'dan önce indirilmiş olup da inandığınızı iddia ettiğiniz Tevrat ile İncil'e inanın

Kim Allah'ı,meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkar ederse: Kim Muhammed(sav)i ve Allah'ın inanmayı emrettiği diğer şeyleri inkar ederse

Şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür: Doğru yolun dışına sapmış, hidayet yolundan çıkmış, tehlikeli yollara girip imandan çok uzaklaşmıştır



*Bu,Taberî'nin görüşüdürİbn Kesîr ise bu ayetteki ifadenin, tam olan imanı mükemmeleştirip, sağlamlaştırma yönünde olduğunu; mümin bir kimsenin, Rabbine hitaben: "Bizi dosdoğru yola ilet!" yani; "Bizi doğru yolda sabit kıl" demesi gibi olduğunu söylemiştirBöylece bu ayet: "Ey müminler! imanınızda sebat edin!" manasındadır



-----------------------------------------------------------------





Nîsâ-4/136 (Mustafa İslamoğlu - "Yahudileşme Temayülü" adlı eserinden)


"Ey iman edenler,iman edin"

Yani;
Ey pazarlıklı iman edenler,yarım-yamalak iman edenler; pazarlıksız, yüzde yüz,adam gibi iman edin!

Ey Allah'la biraz Müslüman, biraz laik olmak için pazarlık edenler!

Ey, göklerin hakimiyetini Allah'a, yeryüzünün hakimiyetini tağutlara verenler!

Ay Allah'ıma da inanırım, falcıma ve burcuma da diyenler!

Ey Allah rızası için yaptığını söyleyip, karşılığının tümünü kullardan bekleyenler!

Ey Allah yolunda çektiği eziyet ve belaların faturasını Allah'a çıkarıp, Rabbına "şantaj" yapanlar!

Ey, ölünceye kadar isyan içinde yaşayıp sonunda vereceği "sus payı"(ıskat) ile kurtulacağını sananlar!

Ey, Allah rızası için yaptığını söyleyip, afişe adı yazılmayınca yan çizenler!

Ey, cahilî hayatı terkedip İslamî hayatı benimseyince, kendisi gibi nefislerini değiştirememiş Müslümanlardan el bebek-gül bebek muamelesi görmek isteyip de göremeyince imanını donduranlar!

Ey, ihtida ettiğinin senesinde, sözde Müslümanların zılgıtını yiyince, Allah'a "biz seninle böyle anlaşmamıştık" dercesine eski tanrılarına rücû edenler!

Ey, mücadelesinde başarıya ulaşamayınca işi tam Yahudiler gibi ticarete bozup, Allah'a kahredemediği için, davasına kahredenler!

Ey, ahmaklığı yüzünden İslamın terbiyesinden geçmemiş Müslümanlara kendisini teslim ettiği için kündeye gelip sırtı yere değince, Allah'tan tazminat isteyenler!

Ey, Peygamber varisi alimleri, İslamî önderleri; Yahudiler gibi soru yağmuruna tutup, sorgu hakimi kesilenler!

Ey, bir dakika Allah için itaat etmediğine bir ömür isyan edip, önderlerinden mucizevî zaferler, deha ve mükemmellik bekleyenler!

Ey, kulluğunu ifa etmek için rüyasında bir ak sakallı nur yüzlü piri fâninin elinden bâde nûş etmeyi gözleyenler!

Bu tavırlarınız hep birer Yahudileşme alametidir Yahudileşmeyin İmanda pazarlık olmaz

İman etmek gök oluğunun altına başı tutmaktır O oluktan ne akarsa kabul etmektir

İman etmek, kayıtsız şartsız Allah'a teslim olmaktır; tıpkı İbrahim(as) gibi:

"Rabbi kendisine 'teslim ol' dediğinde; Dedi: 'Teslim oldum alemlerin Rabbine!'"(Bakara-2/131)

 

BiLaL HaTTaB isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16-04-2008   #6
 
Standart --->: Hergün Bir Ayet ve Tefsiri


NİSA SURESİ 136 AYET-İ KERİME (KURAN YOLU TEFSİRİ)

Meali
136 Ey iman edenler! Allah'a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin Allah'ı, meleklerini, kitapla­rını, peygamberlerini ve âhiret gününü inkâr eden kimse iyice sapıtmıştır

Tefsiri

136 "Ey iman edenler! iman edin" cümlesi, ilk bakışta İman edenleri yeni­den iman etmeye çağırmaktadır Burada bir çelişki bulunmadığını göstermek için tefsirciler tarafından "Maksat dışa karşı inanmış gibi görünen münafıklardır, ikin­ci iman çağrısı, imana devam çağrısıdır, inananlar kâmil mânada imana çağırıl-maktadır" gibi çeşitli açıklamalar yapılmıştır Biz âyeti şöyle anlıyoruz: Hak, bâ­tıl bütün dinlerde bir inanç şekli ve konusu vardır Dinsizlik ve tanrıtanımazlık da bir çeşit İnançtır İnancın şeklini ve konusunu doğru olarak belirleyebilmek için -akla aykırı- olmamakla beraber aklı aşan bir bilgi kaynağına ihtiyaç bulunduğu da ortadadır Bu bilgi kaynağı (Allah'tan gelen vahiy) muteber bir imanın nitelik ve niceliğini açıklamakta; İnanmak isteyen, imana meyleden, kendisine ait bilgilen­me ve bir kanaate ulaşma kapasitesini kullandıktan sonra imana karar veren kim­selerin, bu mânada iman edenlerin nelere, nasıl inanmaları gerektiğini bildirmek­tedir, bu anlamda "iman edin" demektedir Âyete göre Kur'ân-ı Kerîm geldikten sonra yeryüzünde yaşayan ve iman etmek isteyen kimseler Allah'a, meleklere, Kur'ân-ı Kerîm'e ve ondan önce gönderilen kitaplara (halen geldikleri gibi korunmamış olsalar bile daha önce de kitapların indirilmiş bulunduğuna), son peygam­ber Muhammed Mustafa'ya ve ondan önce gönderilen peygamberlere ve âhiret gününe iman etmek durumundadırlar Bunlardan birine bile inanmayan kimselerin imanı muteber değildir, bunlardan birini bile inkâr eden kimseler "doğru, hak, ge­çerli, kurtarıcı" imana kavuşamamış, hak dinden sapmış sayılırlar

 

müfessir isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 16-04-2008   #7
 
Standart --->: Hergün Bir Ayet ve Tefsiri


19 Yahut (onların durumu), gökten sağanak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmur(a tutulmuş kimselerin durumu) gibidir O münafıklar yıldırımlardan gelecek ölüm korkusuyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar Halbuki Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatmıştır Bakara Suresi

19: Yahut o münafıkların hali bir yağmur kıssasına, diğer ifadeyle yağmura tutulanlar kıssasına benzer ki, semanın her tarafından "bardaktan dökülür gibi" boşanmış kuvvetli bir yağmur, onda türlü türlü karanlıklar var Gece karanlığı, kara yağmur bulutu dünyayı kaplamış, yağmurun yoğunluğu da bunlara eklenmiş, insanın içini sıkıyor mu sıkıyor; göz, gönül kararıyor mu kararıyor Şu halde karanlıklar katmerlenmiş, iç dış zifiri karanlık, bundan başka dehşetli bir gök gürültüsü, titretici bir patlayışı, gürleyişi var ki, beyinlerde çatlıyor, ufuklarda gürlüyor, bir de şimşek, şimşek çakışı Çakıp şakıdıkça, parlayıp yıldıradıkça bir ümit ışığı gibi karanlıkları yarıyor, yürek l eri ağıza getiren bir halecan (yürek çarpıntısı) veriyor Bunlara tutulanlar parlayarak geldiği için yıldırım, çarptığını mahvettiği için sâika (ve çoğulunda savâık) denilen, gözlere şimşek, kulaklara gök gürültüsü halinde gelen, ucu nereye dokunursa yo k eden, insanı ve hayvanı bir anda mahveden, madenleri eriten, demiri mıknatıslayan, mıknatısların

kutuplarını alt üst eden, özetle (es-Savâık) denilince her türlü felaket ve yok ediciliği ile bilinen o âteşîn kamçılardan, o dehşetli kıvılcımlardan, yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar, bunu da ölüm korkusuyla, ölümden sakınmak için yapıyorlar Fakat kulak tıkamak neye yarar, korkunun ecele faydası ne? Allah bütün kâfirleri her taraflarından, içlerinden, dışlarından, dünyalarından, ahire t lerinden kuşatmıştır İlâhî kudretin kuşatmasından dışa çıkmak mümkün mü? Allah'ın izni olmadıkça bundan kurtulmalarına ihtimal mi var? Yıldırımdan korkulmaz mı? Ölümden sakınılmaz mı? Evet ama bunlardan daha önce Allah'dan korkmak ve O'nun azabından sakı n mak gerekir Yıldırımları yapan kim? Bütün bu alâmetleri belirten kim? Bulutların arasından, o su hazinelerinin içinden bu ateşleri çıkartan kim? Onları tâ uzaklardan kulaklara işittiren, gözlere gösteren kim? Sakınmak hissini veren, ona göre tedbir almak kabiliyetini ihsan eden kim? O yıldırımların çıkış noktalarını, isabet noktalarını tayin eden ve bulutları ona göre sevk ve idare eden kuvvetler, melekler kimin? Hepsi hepsi Allah'ın, yıldırımlar da Allah'ın bir belası, azabının bir örneğidir Bunlardan k o rkup sakınmak istiyenlerin daha önce Allah'tan korkmaları ve onun emirlerine, kanunlarına uyarak felaketten sakınmanın, nimetine ermenin yolunu bilmeleri gerekir Bir Allah korkusu, insana bütün korkuları attırır Allah'ın izniyle her korkudan kurtulmanın bir çaresi vardır Fakat Allah'tan kurtulmanın imkanı yoktur O da iman ve kulluk etme ister; kanunlarının, emirlerinin tatbikini ister Ona bununla yaklaşılır; azablarından bununla korunulur, kurtuluş bulunur Yoksa gök gürültüsü ve şimşeği gördükten son r a yıldırımdan korkmanın, kulak tıkamanın hiçbir faydası yoktur Şimşek çakınca olan olur, yıldırım yerini bulur Gök gürültüsü işitildiği zaman da bunlar beş on saniye önce olmuş bitmiştir Ümit ve müjde şimşeğin yaldızlı çakışında değil, gök gürültüsünün gümbürtülü gelişindedir Bilmeyenler gök gürültüsünü şimşekten sonra, yıldırımı da bu gürültü ile beraber gelir zannederler Halbuki yıldırım şimşekle düşer Esas itibariyle gök gürültüsü de onunla beraber patlamıştır Daha esasında gök gürültüsü, o yıldı r ımı çıkaran sarsıntıda, sadmede, vuruştadır Bulutlara, havaya bu darbeyi vuran bir kuvvet, onu idare eden bir melek vardır ki, gök gürültüsü ismi ona kadar dayanır Bu kuvvet, bu melek buluttan buluta, buluttan havaya darbeyi indirdiği zaman sarsıntıdan b ir gürültü ile bir ateş, bir kıvılcım çıkar, şimşek bu kıvılcımdır, yıldırım bundadır Ses ağır gelir, sonra işitilir ve geldiği zaman, "Size geçmiş olsun, Allah'ın izniyle yıldırımı düşürdüm, siz kurtuldunuz" der Şu halde olay dıştan zannedildiği gibi şimşek, sonra gök gürültüsü ve

yıldırım değil, gerçekte ve Allah katında gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım şeklindedir Size de şimşek, yıldırım ve gök gürültüsü şeklinde görünür ve işitilir Bunu bilmeniz, anlamanız gereklidir Bunun için Allah Teâlâ (ra'dün ve berk) buyurmuş Gök gürültüsünü öne almakla beraber, aralarını "mutlak cem' " için olan "vav" ile bağlamış, (şimşek sonra gök gürültüsü) buyurmamıştır Bunu Fen Bilimlerini okumamış ve ümmî olan Hz Peygamber, kendi kendine elbette bilemezdi A l lah bildiriyor, ilim ve fen ehli de bunu tasdik edeceklerdir Ederken ilâhî vahyin hakikatini anlamaları gerekir Hele elektrik olaylarıyle delil getirerek görülmeyen esir (cevher)i bulmaya çalışanlar, Allah'ı daha önce anlamalı, Peygamberine vahyinin hak olduğunu da hiç olmazsa bu gibi ince noktalardaki fennî te'yitlerle itiraf etmelidirler Gök gürültüsünün bir tesbih olduğunu, bunu işitenlerin hamd ve şükretmesi gerektiğini de unutmamalıdırlar Yıldırım hakikaten müthiştir Bir ilâhî beladır Ve şimşek i le beraberdir Fakat bundan korunmak, önceden, maddî ve manevî bir yıldırım siperi bulmak gerektir O da Allah'ı, emirlerini ve kanunlarını tanımakla olur Şimşek çaktıktan sonra kulak tıkamanın hiçbir mânâsı yoktur O zaman insan kurtulursa sırf Hakk'ın y ardımı ile kurtulur ve gök gürültüsünü işittiği zaman da kurtulmuş olduğunu bilir O zaman Allah'ın kudretine hamd ve şükretmesi gerekir Bunlar ve bunları anlatan Kur'ân hep hak âyetlerdir Bu davetlere ve bu irşadlara kulak tıkamak ne bedbahtlıktır!

Gök gürültüsü ve şimşeğin, yıldırımın maddî ve manevî gerçeğini açıklamak için lügatta, dine ve felsefeye ait tarifler vardır Lügata göre ra'd (gök gürültüsü), buluttan çıkan korkunç sesin ismidir ki başlangıçta ani bir patlayış ve sonra hayli devam ede n bir gürültü olur Biz buna gök gürlemesi deriz Bu kelime aslında titremek veya titretmek, diğer deyimle zangırdamak ve zangırdatmak mânâlarıyle ilgilidir Şimşek parıldamak, yıldıramak mânâsıyla ilgili olup, buluttan ani olarak çıkıp yıldırayarak, şakıy a rak sönüveren bir parıltının ismidir ki, dilimizde şimşek denir Bunun çakmasına da denir Yıldırım, gayet şiddetli, çok çabuk bir sadme, bir çarpıştır ki, bir ateş parçasıyla çarptığını yok eder, bu münasebetle ölüm, şiddetli azab mânâlarına da kullanılı r Dilimizde buna yıldırım denir ki, yıldırma ve yıldırama mânâlarıyla ilgisi açıktır Râğıb der ki, gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım aslında bir şeyin üç çeşit tesirleridir

Dinî izahı: Bulutları Allah Teâlâ'nın iradesine göre yağmur yağacak yerlere sevk ve idare eden bir melek (yani anlayışlı ve hareket ettirici bir kuvvet) vardır ki, ismine "gök gürültüsü" denir Bu melek rüzgar meleklerinden başka olarak bulutları özel şekilde zorlar ve sevkeder Bunun sevki, rüzgarın sevki gibi

taş yuvarlarcasına değildir Bu tıpkı bir çobanın şarkı söyleyerek deve sürmesine benzer Diğer deyişle ruhun bedeni idare etmesi, sözün, nağmenin diğerine tesir yapması gibi içten tesir eden ruhanî ve dinamik bir tesirdir Bu melek bulutlarda bir uygunsuzluk gördüğü zam a n çarpar, haykırır, bu haykırış onun Allah'ın kudretini ilan eden bir tesbih ve tekbiridir İşitilen gürültü, zahirî gök gürültüsü budur Haykırırken hiddet ve şiddeti çoğaldıkça ağzından ateş saçar, diğer bir deyişle nurdan ateş kamçıları çalar Görülen şimşek bu kamçılardır Yıldırım, bunun yani ateşin vuruşudur O kamçının ucu nereye dokunursa yok eder Bunun hepsi o meleğin yani "ra'd"in bir vuruşundan ibarettir Bu darbenin havaya ve dolayısıyle insan ruhunun işitme gücüne tesir ve tezahürü, gök gürü l tüsünün sesi; daha inceden ve daha çabuk gözüne tesir ve tezahürü şimşek; dokunduğu şeye dokunma tezahürü yıldırım adını alır Buluttaki tesirinin mahsulü de itaattir Ve bunların hepsi Allah'ın emrini icra etmekten ibarettir Bu âyette ra'd, gök gürültüs ü nün sesi mânâsına olmakla beraber, aslına da işarettir "Gök gürültüsü, övgüsüyle O'nu tesbih eder" (Ra'd, 13/13), Bu meleğe, gök gürültüsü meleği, zorlayıcı melek, ateş tutuşturma meleği; şimşek fiiline de melek darbesi, meleğin parlaması denilmiştir

İşte Ashab devrinden itibaren en eski kıymetli tefsircilerden rivayet edilen açıklamalara göre gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım olaylarının gerçeği böyle kuvvet prensibine döndürülmüş, fakat kör kuvvet değil, dinamik, ruhanî idareci ve idrak sahibi bir hareket ettirici olan melek kuvvetine döndürülmüştür Fennî izahların hiç biri buna aykırı olmamış ve bu daireden çıkmamıştır Ancak kör kuvvette sıkışıp kalanların anlayışı buralara varamaz Şu halde felsefî tarifine gelelim: Vaktiyle en meşhuru, b u lutların çarpışması, yani sürtme ve dokunma ile çakmak taşından çıkan ses ve kıvılcım şeklinde açıklanmış idi Fakat İbnü Sina "Şifa"sında bunu pek beğenmemiş, bulutların ta denizlerden, göllerden su buharı halinde çıkarken tamamen saf olmayıp, az çok dum a n buharı ile ve biraz da ısı ile çıkmaları ve yükseldikçe su buharının daha önce soğuması hasebiyle öbürlerini arada sıkıştırmaları ve nihayet bu sıkışmanın şiddetlenmesi ile onların püskürmesi ve parlaması hususlarını ileri sürerek uzun uzadıya açıklamış ve özetle şöyle demiş: "Çoğunlukla gök gürültüsünün ve şimşeğin sebebi, rüzgara ait harekettir ki, ses çıkarır, parlar ve bazan şimşek ve parıltı da gök gürültüsüne sebep olur Çünkü Çünkü"

İbnü Sina'dan çok önce olan İbn Cerir et-Taberî tefsirinde diyor ki: "Diğer birtakım ilim ehli, gök gürültüsü, bulutların altında boğulan rüzgarın fırlamasıdır

Ses bundandır İbn Abbas hazretleri Ebu'l-Huld'e bir mektup ile "Gök gürültüsü nedir?" diye sormuştu O da "Gök gürültüsü bir rüzgardır" diye cevap vermişti Fakat İbn Abbas hazretleri kendisi "Gök gürültüsü meleklerden bir melektir" diyordu Demek İbnü Sina'nın rüzgar teorisi de eski bir teori olmakla beraber, bunun sebebini ta denizlerden gelen duman buharı ve ısıya kadar götürmek nokta-i nazarı havanın ve bulutların elektriklenmesi hakkında kararlaşmayan görüşler yanında şimdiki tabiat ilmi de mevcut bulunuyor Bugünkü felsefî açıklamaya gelince, bunları elektrik olaylarına tatbik etmişlerdir

Öteden beri Yunanca elektron denilen elektrikte görünen bir cezb (kendine çekme) özelliği vardı Sonradan bu özelliğin, az çok her cisimde bulunduğu anlaşıldı Ve buna elektriklenme denildi Fizik bilginleri tabiat olaylarında âdet olarak etkili olan ısı, ses, ışık, çekicilik gibi bazı etkenler sayarla r ki, elektrik de bunların beşincisi oldu Ve bunun çeşitli sürtünmelerden meydana gelen kimyevî etkileri veya diğer vasıtalarla meydana gelip dinamik elektriklenme denilen kısımları bulundu Bugün sanayide birçok tatbikatı yapılan, altın, gümüş yaldızlama, eritme, kalıba dökme ve kuyumculuk, telgraf, telefon, aydınlatma, yakma ve tedavi gibi birçok hususlarda istifade edilen elektriğin elde edilmesi ve kullanımı için çeşitli aletler, cihazlar, makineler yapıldı Bununla beraber elektriğin esası ve mahiyeti, ne olduğu tamamen anlaşılamayıp, ateşe ve ışığa ait madde gibi varsayımlarda kaldı Nihayet ısı ve ışık gibi cisimlerin atom denilen en küçük parçalarının özel bir şekilde hareketinden veya bunların arasını işgal eden bir esir (cevher)in hareketinden mey d ana geldiği göz önünde bulundurularak daha çok bu sonuncuya önem verildi Ve özetle bütün kuvvetlerin esasında bir hareket enerjisine dönüşmesi fen ilimlerinin en kuvvetli görüşü oldu Hakikaten elektrikte de hareket, ısı, ışık değişiklikleri hep görülüyo r Şu halde elektrik, fennin en önemli bir kuvvetidir Bu da biri erkek, biri dişi gibi pozitif (artı) negatif (eksi) iki cinse ayrılıyor "Ne yücedir o (Allah) ki, bütün çiftleri yaratmıştır" (Yâsîn, 36/36) Bunların bir cinsten olanları birbirlerini i t iyor, def ediyor; ayrı cinsten olanları da birbirlerini çekiyor, birleşiyor Ve cisimlerin yüzeyleri bunlarla doluyor ve boşalabiliyor Bunların birleşmeleri gizli ve açık olmak üzere iki türlü oluyor Mesela silindir biçiminde uzunca bir şey, bir elektri k yüklüsüne yakın bulunduğu zaman, bu silindirli şey de etki ile ayrı cins iki akımı taşıyıcı oluyor ve havanın bunun üzerindeki baskısı bunların

birleşmesine engel oluyor Fakat bir vasıta ile bu baskının şiddeti azalır veya iki akımın gerilim kuvvetleri ona üstün geliverirse, bundaki artı, eksi iki cins elektrik birbirleriyle hemen birleşerek üzerinden yok oluyorlar ki, buna elektrik boşalımı denilmiştir Bunlar bu birleşim esnasında bazan çakmak gibi bir vuruş yapıyor ve bir kıvılcım da çıkarıyorlar ki, böyle gürültü yaparak birleşmelerine gök gürültüsüne ait birleşme deniliyor Bu kıvılcımları biz tramvaylar işlerken -çoğunlukla geceleri görürüz İşte bu aletlerde görülen bu olay, epeyce bir zaman önce hava ile ilgili eserlere uydurularak gök gürültüsü, şimşek ve yıldırım bunlarla izah edilmiştir Bunun için yıldırım şöyle tarif ediliyor: "Çeşitli cinste elektrik taşıyan iki bulutun elektriklerinin, yahut bir bulut ile yer küresi elektriklerinin gerilişleri havanın karşı koymasına üstün geldiği anda iki ç eşit elektriğin birbirleriyle birleşmeleri sonucu vaki olan bir elektrik boşaltım ve tahliyesidir ki, gök gürültüsü bunun sadmesi ve gürültüsü, şimşek bunun kıvılcımıdır"

Vaktiyle İbnü Sina "Şifa"sında diyordu ki, şimşek ile gök gürültüsü aynı zamanda vaki olurlar Fakat ses, zamanla ilgili olduğu için geç işitilir Işık ise zamanla ilgili olmayıp ani olduğundan daha önce görülür Bugünkü fen de diyor ki gök gürültüsü ve şimşek aynı zamanda vaki olur Gerek ses ve gerek ışık ikisi de zamanla ilgilidi r Fakat sesin hızı saniyede 337 veya 340 metre; ışığın hızı ise -az çok ihtilaf ile beraber- üçyüz sekizbin kilometre olduğundan, daha az mesafelerde ani olarak görülür Yani yıldırım şimşekle beraber düşmüş, varacağı yere varmıştır Gürültüsü de sonradan beş ila on saniye kadar fark ile işitilir Mesafeyi tahminen bilmek isterseniz, bir şimşek çakınca saate bakınız ve dinleyiniz, birkaç saniye sonra gök gürültüsünü işitirsiniz Aradan kaç saniye geçmiş ise onu 340 ile çarpınız, (mesela 7X340 = 2380) Bu 2 3 80 metre size o fırtınalı bulutla aranızdaki uzaklığı gösterir ki, ışık hızına göre bu bir an meselesidir Çünkü ışık bu mesafeyi bir saniyenin yüzyirmibeşte bir bölümü kadar bir zamanda katedecektir ki, bunu biz hissedemeyiz Bu ifadeye göre, "Yıldırım m u tlaka gökten yere düşer" şeklinde olmayıp tersine de olabilir Çünkü elektirik akımı her tarafa yayılabilir Fakat çoğunlukla elektrik nakledici cisimlere saldırdığından ve yer ise pek çok elektrik nakledici olduğundan genellikle yıldırım gökten yere düş m ektedir Fakat haricî bir sebeple yer artı elektrikle ve kendisine yaklaşan bulut eksi elektrikle dolu olduğu zaman hücum daima artıdan eksiye olduğu için yıldırımın yerden göğe doğru çıkması da mümkün ve olmuş bir şeydir deniliyor

Akıcı elektrik, el ektrik nakleden cisimleri çekmek veya onlara hücum etmek

özelliğine sahip olduğundan, nakledici olan ağaçlara, binalara ve özellikle madenden yapılmış eşya üzerine düştüğü görülmüştür Bunun için böyle fırtınalı havada ağaç altlarında ve bu cümleden olarak nakledici olan çınar ve kavak ağaçları altında saklanmak çok tehlikelidir Çam ve fıstık ağaçları pek nakledici olmadığından bunların altında korunmak nisbeten mümkündür Paratoner (yıldırım kıran) ve halk arasında yıldırım demiri denilen demirin dairesi en emin yerdir Bu da Hakk'ın bir kanunudur Fakat bunlar da gök gürültüsü ve şimşekten önce ve ecel gelmediyse mümkün olabilir Yıldırım ne yapar? Çok şeyler yapar, Allah korusun insanı ve hayvanı bir anda yok eder Ve yanması kabil olan cisimleri yakar Madenleri eritir Nakledici olmayan cisimleri kırar Yer kütlesine girişi esnasında geldiği yönde ne cins cisim bulunursa hepsini erittiğinden geldiği yerde cam ebrusu ile karışmış, yaklaşık on metre uzunluğunda dirgen gibi bir çeşit çatal külçe hasıl olu r ki, buna da yıldırım demiri denilmiştir Eğer demir değneğe rastgelirse mıknatıslar, eğer mıknatıslı bir şey bulursa kutuplarını değiştirir

Gök gürültüsünden meydana gelen çatlayıştan sonra devam eden gümbürtü hakkında çok görüşler varsa da henüz kararlaşmış değildir Bazıları ses dalgasının, yeryüzü ile bulutlar arasında bir kaç defa yankı yapmış olmasına yöneltmekte, diğer bazıları da gök gürlemesi denilen olayın çok ve kıvılcımlardan oluşmuş olup yeryüzüne gelinceye kadar ağırlıkları çeşitli taba k alardan geçmesine ve her tabakanın sesi ayrı olduğundan hepsinin anılan karma patlamayı teşkil ettiğine kanaat getirmektedir Demek ki bugünkü ilme göre, parlamak, gürlemek, yakmak gibi en az üç görünümü bulunan gök gürlemesi, şimşek ve yıldırım olayları; vurma, kıvılcım, cereyan alâmetleri gösteren ve esasında elektrik boşaltımına dönen bir olaydır Hafif rüzgarlı havada, elektrikli aletlerde meydana gelen kıvılcım ve çarpmanın, rüzgarlı havada vaki olan bu olaylara benzemesi dolayısıyle fen bilginlerinin çoğu gökte şimşek, gök gürlemesi ve çatlama ile tatbik etmek fikirlerinde bulunmuşlar ve son olarak bunu bir hayli tecrübelerle te'yit etmişler ve bu konuda bazı kanunlar tesbit eylemişlerdir Ve bu şekilde rüzgarlı havanın ve bulutların elektrik ile yükl ü olduğunu kabul etmişlerdir Rüzgarlı havadan ayrı olarak her zaman az, çok akıcı elektrik bulunduğu ve bunun bazan artı ve bazan eksi çeşidinden olduğu ileriye sürülüyor Açıkladıklarına göre bulutsuz güzel zamanlarda hava artı elektrik ile yüklü olup, m i ktarı günün saatlerine göre değişir ve bu cümleden olarak yeryüzünden 1,30 metre yüksekten itibaren çok yükseklere kadar artar Fakat bu değişmenin sebebi

ve hangi kaide altında arttığı meçhul kalmıştır Binalı ve ağaçlı olan yerlerde elektrik alâmetleri hemen hiç yok gibi, ancak şehirlerdeki geniş meydanlarda az miktarda artı elektrik bulunuyor Güneşin doğmasında havanın kütlesindeki artı elektrik gayet az iken, zevale iki saat kalıncaya kadar en yoğun sınırına ulaşır Zevalden sonra batmaya bir saat ka l ıncaya kadar ağır ağır azalır, güneşin batmasından iki saat sonra yine artmaya başlar Kış mevsimi elektriğin miktarı yazdan daha fazla olur Gökte birçok bulut bulunduğundan havanın elektriğine nisbeten bazan artı ve bazan eksi olur Gökte bulunan bulut l arın hareketi çok olduğu takdirde havanın kütlesindeki elektriğin cinsi saatten saate değişir Fakat fırtınalı ve yağmurlu zamanlarda devamlı olarak artı ve eksi cinse değişir Ve bununla beraber elektriğin şiddeti, hemen hemen belli miktarda bulunur Öze t le rüzgarlı havanın ve bulutların elektrik ile yüklü olduğu tecrübeyle ispatlanmış sayılıyor ise de sebepleri şimdilik varsayımlarda kalmıştır Bazıları diyor ki, damıtık su, buharlaştığı sırada hiçbir elektrik alâmeti görülemediği halde, alkali bir sıvının buharlaşması esnasında buharı artı ve eksi elektrik ile yüklü oluyor Şu halde yeryüzünde bulunan denizlerin ve göllerin sularında az, çok tuz bulunduğu ve bunların devamlı olarak buhara inkılab ettiği açıkça ortada olmakla rüzgarlı havanın bu sebeple a r tı elektrik ile yüklü olduğu sanılıyor Diğer bazıları ise yerküresini büyük bir galvanizme cihazı sayarak kütlesinde meydana gelen kimyevî tesiri kendisini eksi elektrik ile yüklemiştir ve bu sebeple yüzeyine temas eden rüzgarlı hava da artı elektrik ile yüklü olur, demişlerdir Bundan dolayı özel bir tecrübe ile açıklandığına göre su ile bulut birbirine dokunduğu zaman daima bir elektrik akımı hasıl olur Bunun da suda boş bulunan yabancı maddelerin cinsine göre bazan eksi ve bazan artı olduğu ve bulutla r da denizlerden ve göllerden uçan su buharının sıkışmasından meydana geldiği için ona göre bazısı artı ve bazısı eksi elektrik ile yüklü bulunur Yeryüzü de yukarda geçtiği üzere tabii olarak eksi elektrik ile yüklü bulunduğundan, yüzeyine dokunan rüzgarlı hava da artı elektrik ile yüklü olur, demektedir Özetle hava elektrikleniyor, bulutlar elektrikleniyor Ve bu elektrikler gerginleşip geriliyor, havanınki çoğunlukla bulutların tesiriyle gerildiği halde bazan harici bir vasıta ile de oluyor İki bulut a r asında veya bulutla hava arasında böyle artı-eksi iki zıt ve gerilmiş iki elektriğin karşılaşmasında artı eksiye hücum ile eksinin onu çekmesinden sadme ve kıvılcım, gök gürlemesi ve şimşek meydana geliyor

Görülüyor ki ses, ısı, ışık ayrı ayrı birer tabii amil görünürken, hepsi bir harekete dönüşüyor Hareket cisimlerin kütlesinde olduğu gibi en ufak parçalarında, atomlarında da oluyor Hareketin kaynağına yani hareket ettirene

(muharrike) de kuvvet adı veriliyor Ve her hareket özelliğine göre bir kuvvetin eseri sayılıyor Demek ki "esasında elektrik bir kuvvettir" denildiği zaman, "bir muharriktir" denilmiş oluyor Din dilinde ise bu muharrike daha güzel bir deyim olmak üzere "melek" deniliyor Şu kadar ki melek denilirken, ruhanî bir idrak eden muh a rrik tasavvuru da eklenmiş oluyor Zaten kuvvet denildiği zaman, bizzat muharrik ve kendisini anlayan ruha kadar gitmemek mümkün değildir İşte bu olaylardaki körlüğü bir ilim kudretiyle düşündüğümüz zaman gerçeği bulmuş olursunuz Elektriğe ait birleşme d e bir idrak edicinin esir (cevher) baskısıdır Buna göre bu açıklamalara bile lüzum kalmadan pek iyi anlaşılır ki, zorlama meleği, yanma meleği, meleğin çekmesi, zıtlaşma kayıtlarıyle dinî dilde ilk olarak rivayet edilen esas tabiat ötesi kuvvet görüşüyle bu, fennî açıklamanın özüne uygundur Evet artı elektriği, eksi elektriğe saldırtan o zorlayıcı melektir Ve bu bir darbe (vuruş)dir Bundan çıkan ses (gök gürlemesi) o meleğin kendisidir Şimşek de bir yanma, bir kıvılcımdır Ve bunların bütün sırrı, zıt l aşmayı kaldırmakla birliği, hak olan emre uymayı temin oluyor Yıldırıma "yıldırım" denilmesi de çarpıp yakması, mahvetmesi, yani fiili dolayısıyledir Açıkta bize göründüğü gibi gök gürlemesi, şimşekden sonra değildir Gerçekte ve Allah katında gök gürle m esi ve şimşek birliktedir Hatta gök gürültüsünün, olayın aslına göre, bir öncelik durumu bile vardır Elektrik, şimşeklikten önce gök gürlemesi ve titreşimdir Bulutlar ve hava, daha önce bununla içlerinden titreye titreye geriliyorlar ve bu olayda birbi r lerine saldırırken toplu hareketle değil, önce içten içe bu titreyişle, bu titreşim ve sarsılma ile saldırıyorlar Sonra gök gürlemesinin sesi kulaklara ulaştığı zaman yıldırımı hatırlatan titretici bir tesir ile beraber onun artık geçtiğini bildiren bir m üjdesi de vardır Sonra âyette zulümât (karanlıklar) ve savâık (yıldırımlar) çoğul yapıldığı halde ra'd (gök gürültüsü) ve berk (şimşek)in tekil getirilmeleri de dikkate değerdir

Elmalılı Hamdi Yazır

 

Nursedaa isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Cevapla
Tags: ayet, bir, hergun, tefsiri

Bakara Sûresi, Âyet: 1 (Elif lâm mîm) | Kur’an’da Aliterasyon-Nâs Sûresi

Konu Araçları


Hergün Bir Ayet ve Tefsiri ile ilgili Benzer Konular
3448 Kez Görüntülendi

Kabe imami Shuraym (Şureym) Ayet Ayet Kesilmis Hatim
Tevbe suresi 111-112. ayet tefsiri
Bakara 65 Ayet Tefsiri
Süt hakkında ayet ve tefsiri
Ahzab suresi ilk üç ayet ve tefsiri

Powered by vBulletin® Version 3.6.11 Copyright ©2000 - 2010, Jelsoft Enterprises Ltd.
Forumacil | Forumalev | Dantel | Rüyatadı | Mumine | Örgü | Netalemi | Google | Şiirler | validator.w3 |

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369