![]() |
| | Konu Araçları |
| | #1 |
| | ![]() A'LA suresi:Sûresi'ni çok severdi " Ebu Ubeyd'in, Ebu Temim tarafından rivayet edildiğini tesbit ettiği bir hadiste de, Resulullah (s a v ) buna "Allah'ı tesbihi anlatan sûrelerin en faziletlisi " adını vermişti![]() Ebu Dâvud, Tirmizî, Nesâî, İbnü Mâce, Hakim ve Beyhakî Hz Aişe'nin şöyle rivayet ettiğini tesbit etmişlerdir: "Hz Peygamber (s a v ) vitir namazının birinci rekatında , ikincide , üçüncüde İhlas ve Muavizeteyn sûrelerini okurdu " Tirmizî'nin dışında yine bunların Übeyy b Ka'b'tan riv ayetlerinde Muavvizeteyn yoktur![]() İbnü Ebi Şeybe, İmam Ahmed, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesâî ve İbnü Mâce Nu'man b Beşir'in şöyle rivayet ettiğini tesbit etmişlerdir: "Resululah (s a v ) bayram namazlarında ve cuma günü ve sûrelerini okurdu Eğer cumaya rastgelirse ikisini de okurdu "Taberanî, Abdullah b Hâris'in şöyle rivayet ettiğini yazar: "Resulullah (s a v )'ın kıldığı son namaz akşamdır Birinci rekatta yı, ikincide u okudu " demiştir![]() Târık Sûresi'nin sonu, kâfirlerin tuzaklarına karşı ilâhî emir ile Resulullah (s a v )'ın ilerde galip geleceği vaadini kapsıyordu Bu sûrede "Seni en kolaya muvaffak kılacağız " ile onu açıklığa kavuşturmak ve gerçekleşeceğini vurgulamak üzere öncelikle Rabbinin "Â'lâ" (en yüce) ismiyle gara nti vererekşükür vazifesinin yerine getirilmesinin akışı içersinde onu tesbih etmeye davet için "Rabbinin yüce adını tesbih et " diye başlayacak ve bunun bayram yapılmaya değer bir müjde olduğuna işaretle beraber, ahiretin daha hayırlı ve daha kalıcı olduğunu ve dolayısıyla gerçek bayramın asıl o vakit olacağını anlatacaktır![]() Âyetleri : İhtilafsız ondokuzdur ![]() Fâsılası : Yalnız harfidir ![]() Meâl-i Şerifi 1- Rabbinin yüce adını tesbih et ![]() 2- Yaratıp düzene koyan O'dur ![]() 3- Takdir edip hidayeti gösteren O'dur ![]() 4- Otlağı çıkaran, 5- Sonra da onu karamsı bir sel köpüğü haline getiren O'dur ![]() 6- Bundan böyle sana Kur'ân'ı okutacağız da unutmayacaksın ![]() 7- Yalnız Allah'ın dilediği başkadır Çünkü o açığı da bilir, gizliyi de![]() 8- Seni en kolay yola muvaffak kılacağız ![]() 9- Onun için öğüt ver, eğer öğüt fayda verirse ![]() 10- Saygısı olan öğüt alacaktır ![]() 11- Pek bedbaht olan da ondan kaçınacaktır ![]() 12- O ki, en büyük ateşe girecektir ![]() 13- Sonra ne ölecek onda, ne de hayat bulacaktır ![]() 14- Doğrusu felaha ermiştir, temizlenen, 15- Rabbinin adını anıp namaz kılan ![]() 16- Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz ![]() 17- Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır ![]() 18- Kuşku suz bu ilk sahifelerde vardır, 19- İbrahim ve Musa'nın sahifelerinde ![]() Rabbinin yüce ismini tesbih ederek onu noksan sıfatlardan uzak tut Yani seni yetiştiren ve kâfirlerin tuzaklarını başlarına geçirecek olan Rabb'ın zatında her şeyden üstün, hepsinden yüksek ve yüce olduğu gibi, onun sıfat ve isimleri de bütün sıfatların, kendilerine isim oldukları varlıkları tanıtan isimlerin en yükseği, en ulusudur![]() Allah'ın güzel isimlerinden birisi de el-A'lâ ismidir Onun için sen O'nun bütün isimlerini O'na layık olmayacak eksikliklerden tezih edip uzak tutarak O'nu tesbih et Dolayısıyla O'nun zat ve sıfat olarak kendisine özgü olan Allah, Rahman, Hallâk, Rezzâk, Âlimu'l-gayb, Ekber ve Â'lâ gibi isimleri başkasınavermek caiz olmayacağı gibi, onun fiil ve sıfatlarını anlatmak için söylenen isimleri de sade lugatte konuldukları ve diğer eşya için de verilmesi uygun olan mânâlarla değil, onun yüce şanına layık olmayacak noksan izlerden soyutlayıp uzak tutarak, "Hiçbir şeye benzemeyen " (Şûrâ, 42/1 1) yüce zatına yaraşan şer'î bir mânâ ile düşünmek ve değersizliği ve küçümsemeyi hissettirecek hal ve durumlardan koruyup saygı ve hürmetle anmak gerekir Bundan dolayı hile, tuzak, intikam gibi ilâhî fiiller için söylenen isimler dahi Allah hakkında eks i klik lekelerinden uzak tutularak yüksek bir mânâda düşünülmelidir![]() Kuşku yok ki önceki sûrenin sonunda "Onlar hile kuruyorlar Ben de hilelerine karşılık vereceğim Onun için sen kâfirlere mühlet ver Onlara az bir zaman tanı "(Târık, 86/15-17) buyrulması, bunun hemen peşinden burada "Rabb" isminin yüce olduğunun hatırlatılması, onun tuzaklarına karşılık kâfirlere mühlet vermesinde yücelik ve üstünlüğüyle peygambere olan vaadin gerçekleşip neticeleneceğine dair bir garanti vermedir![]()
|
| |
| İstediğini Bulamadıysanız Üye Olmadan
BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz. |
| | #2 |
| | ![]() Böyle Rabbini n en yüce ismini tesbih etmekle emir O'na karşı şükran vazifesine davettir Şunu da unutmamak gerekir ki bir ismi noksanlıklardan uzak tutmak, o ismin sahibini noksanlıklardan daha çok uzak tutmak demektir Çünkü bir ismin sahibinin yücelik ve kutsiliği, i smin yüceliği ve nezihliği ile ifade olunur Bundan dolayı burada bazıları besmelede geçtiği üzere "Seneye![]() ![]() Sonra Selam ismi sizin üzerinize olsun " mısrasında olduğu gibi "isim" lafzı mukham (kaynaştırma için fazladan zikredilmiş Yani beyitte geçen " s elam ismi"nden maksat "selam"dır demiş, bazıları da isimden maksat ismin sahibidir demiştir Bir kısım âlimler de, "isim ile ismin sahibi aynıdır" demiş iseler de hepsinin maksadı, ismin tenzih edilmesinden ismin sahibinin tenzih edilmesi lazım geleceğini ve asıl maksat, sade lafzı değil, sıfat ve isimleriyle asıl onların sahibinin zatını tenzihe yönelik olduğunu anlatmaktır diye anlaşılması gerekir Nitekim Zemahşeri de Keşşaf'ta "Yüce Allah'ın ismini tesbih etmek demek, Allah hakkında sahih olmayan ce b r ve Allah'ı bir şeye benzetme gibi, onun isimlerini inkar etmeye götüren mânâlardan onu uzak tutmak; o ismi hafife almaktan ve huşu ve saygı dışında bir maksatla anmaktan korunmaktır " demekle bunu demek istemiştir![]() Ahmed, Ebu Davud, İbn Mâce ve daha başkaları Ukbe b Âmiri Cühenî'nin şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "O halde Rabb'ını yüce ismi ile tesbih et " (Vâkıa, 56/74, 96) âyeti indiğinde Resulullah (s a v ) bize buyurdu ki: "bunu rükularınızda yapın" Sonra âyeti inince de "on u secdelerinizde yapın" buyurdu Bilindiği gibi rükûda secdede denir![]() Yine İmam Ahmed, Ebu Davud, Taberanî ve Sünen'de Beyhakî İbnü Abbas'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Resulullah (s a v ) yı okuduğu zaman, "Yüce Rabbimi noksanlıklardan tenzih ederim " derdi Görülüyor ki bunlar sadece ismi noksanlıklardan tenzih değil, ismin sahibini tenzihtir Bununla beraber ismin sahibini diyerek büyük, yüksek gibi noksanlıktan uzak isimlerle tenzihtir Buna göre, "Rabbini yüce ismiyle tenzi h et "(Vâkıa, 56/74-96) denildiği gibi burada da "Rabbini yüce ismiyle tesbih et " denilmek daha açık olurdu Buradaki "isim" kelimesi kaynaştırma maksadıyla fazladan zikredilmiştir diyenlerin maksadı budur Lakin söylediğimiz gibi, Rabbin kendisini ten z ih etmenin kastedilmiş olduğu gibi isminin de tenzihi kastedilmiş olduğuna dikkat çekmek için buyrulmuştur Burada "en yüce" tabiri Rabbin de ismin de sıfatı olabilir "En yüce" sıfatı, sanki başka Rab ve isimler varmış da onları konu dışı bırakmak için zikredilmiş bir sıfat değil; açıklayıcı mahiyette söylenmiş bir sıfattır Zira başka Rab yoktur Gerçi Allah'ın isimleri çoktur ve aralarında mertebeler vardır Mesela yüce yaratıcının zatının ismi olan Allah ismi hepsinden üstün ve hepsinin nitelikler i ni kendinde toplayıcıdır "İsm-i A'zam" tabiri de vardır Bu itibarla Azim (ulu), A'zam (en ulu), Aliyy (yüce), A'la (en yüce) gibi isimler hiç kuşkusuz vardır Fakat ilâhî isimlerin hepsi esma-i hüsna (güzel isimler) olduğu için diğer isimlere göre hepsi en yücedir, noksanlıklardan uzak tutulması gerekir Özellikle "A'la" ismi veya sıfatı da bu mânâyı ifade etmesi itibarıyla açıklayıcı mahiyette bir sıfattır Bu nedenle "el-A'lâ", Rabb'a nazaran sıfat, isme nazaran onun atf-ı beyanı demek olur Her iki du r umda da yükseklikten maksat mekanda yükseklik değil, kudret ve eserlerde, kuvvet ve hükümlerde en mükemmel olma mânâsında üstünlüktür![]() TESBİH, söz ve fiille olur Daha önce de geçtiği üzere namaz ve özelliklenafile namaz mânâlarında da meşhur olmuştur Sözlü tesbih, dil ile yapılan tenzih ve takdistir ki demek, bunu ifade eden özel bir isim olmuştur Kullar tarafından fiilî tesbih, kalp ile Allah'ın bir ve noksan sıfatlardan uzak olduğuna inanmak; fiilen de tesbihi ifade eden fiilleri yapmak suret i yle ibadettir ki namaz, mal ve bedenle cihad, fiil ile iyiliği emretmek ve kötülükten yasaklamak bu cümledendir "O halde akşama girerken, sabaha ererken Allah'ı tesbih edin "(Rum, 30/17) âyetinde "namaz kılın" mânâsına olduğu geçmiştir İsme izafetle n a maz mânâsına olduğu zaman "Rabbinin yüce ismiyle"(Vâkıa, 56/74, 96) gibi "bâ" edatı ile fiile bağlanması gerekir Çünkü "Rabb'ının ismine namaz kıl " olmaz; "Rabbinin ismiyle namaz kıl " denilir Burada da "el-Bahru'l-Muhit"te İbn Abbas'tan "Rabbinin y ü ce ismiyle namaz kıl!" mânâsına tefsir edilmiş olduğu ve "bâ" harf-i cerinin zikredilmemiş olduğu da nakledilmiştir Lakin böyle olmadığı açıktır![]() Alûsî'nin nakline göre İsâmuddin demiştir ki: İsimden maksadın "eser" olması da uzak değildir "Yüce Rab binin eserlerini noksandan tenzih et " demek olur Çünkü yüce Allah'ın eseri de ona delalet etmesi itibarıyla ismi gibidir Bu durumda, yaratıkları yüce Allah'ın yaratığı olmaları nedeniyle ve "O Rahman'ın yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin "(Mü l k, 67/3) âyetine zıt olacak şekilde, ayıplamaktan men olmuş olur![]() Alûsî'nin dediği gibi daha sonra gelen sıfatlarda bunu andıracak bir yön bulunmakla beraber, ismin bilinen mânâsını vermeye engel bir ipucu olmadığı halde hiçbir gerek yok iken yapılmış bir tevil gibi görünür Bundan her şeyi asıl itibarıyla tenzih etmek gibi bir şirk mânâsı olduğu kuruntusuna düşmemelidir Çünkü maksat yaratıkların kendilerine nazaran bizzat kendilerini noksanlıklardan uzak tutmak değil, açıklandığı üzere yüce Allah'ın yaratığı olmaları ve ona delalet etmeleri nedeniyle ayıptan, eksiklikten uzak tutmak olduğu ifade edilmiştir ki, bu da neticede yüce Allah'ın sıfatı olan yaratma fiilini ve delalet ettiği sıfatı noksanlıktan uzak tutmaya ve "Hiçbir şey yoktur ki onu h amdi ile tesbih etmesin![]() ![]() "(İsrâ, 17/44) mânâsına döner![]()
|
| |
| | #3 |
| | ![]() Âlemden onu yapıp yaratana, fiili sıfatlarından zati ve manevi sıfatlarına varırken zihnimizde meydana gelen "yaratıcı", "rab, "kudretli", "her şeyi bilen" ve benzeri mânâlarla zihnimizde oluşan şekiller de onun eseri olması itibarıyla buna dahil olur ki "ilâhî isimler" dediğimiz de akıl ve nakilden edindiğimiz bu mânâlar ve kelimelerdir Bunlar hem eşyanın yaratıcısını gösterme yönü yani "Kendisine bakılarak yaratıcısının varlığı anlaşılan " âlemin delalet yönü olan ilmi suretler, hem de yüce yaratıcının bize azamet ve ikram ifade eden eseri ve âyetleri demek olan yönüdür ki, biz Allah'ı bunlarla hepsinin ötesinde tanırız "Aklına ne gelirse Allah ondan başkadır " Buna göre isim, sadece i lk konulmuş olduğu mânâya delalet eden bir lafızdan ibaret değil, ismin sahibine de aklen bir delalet yönü bulunan mânâ ve nisbetlere uygun olarak "Yaratıcının varlığının bilindiği şey" mânâsını da içine alacak şekilde kullanılmış oluyor Bundan dolayı Ş e yh Muhammed Abduh İsam'ın bu fikrini şu şekilde ifade ederek biricik bir mânâ gibi göstermiş ve demiştir ki:"Bu gibi âyetlerde Allah'ın ismi "onu tanımaya sebep olan"dır Allah ise bize sıfatlarıyla tanınır Bizim zihinlerimiz onu ancak "herşeyi bilen", "herşeye gücü yeten", "hikmet sahibi" diye yaratmasında bakışımızın bizi kendisine delalet ve vicdanımızın hidayet ettiği şekilde tanır Rahmân Sûresi'nde "Rabb'ının celal ve ikram sahibi olan adı çok yücedir "(Rahmân, 55/78) diye nitelenen isim de budur Bu "İsmin sahibinin tanınmasına sebep olan şey" mânâsına isim "Celal ve ikram sahibi olan Rabb'ının yüzü bakidir "(Rahmân, 55/27) âyetindeki "yüz"dür Çünkü yüz, "sahibinin kendisiyle tanındığı şey"dir Hatta yüz sahibi, ancak yüzüyle tanınır "Âdem'e bütün isimleri öğretti " (Bakara, 2/31) âyetinde anılan isimler de bu mânâdaki isimdendir ki eşyanın kendisiyle tanındığı resimleri demektir![]() Bu yoruma göre Allah'ın ismi de, zihinlerimizin Allah'a yönelmesi ne ile mümkün oluyorsa odur Allah bize bu ismi tesbih etmemizi emrediyor Yani O'nu yaratılanlara benzemek, yahut onlardan birinde aynen ortaya çıkmak, yahut ortak veya çocuk edinmek veya bunlara benzer bir kusuru bulunmaktan uzak tutmamızı emrediyor Biz ona akıllarımızı ancak şöyle yöneltebiliriz: O herşeyin yaratıcısıdır İlmi, varlıkların bütün inceliklerini kuşatmıştır![]() ![]() Nitekim "O, yaratan ve düzene koyandır " (A'lâ, 87/2) buyrulur Bizim onu böyle bütün varlıkları yaratmış, mevcut kılmış ve düzene koymuş, takdir ve hidayet e tmiş olmak gibi niteliklerle tanımamız gerekir![]() Görülüyor ki ismi bu tarif ve izahı İsam'ın "eser" mânâsıyla açıklayarak, "Çünkü Allah'ın eseri, isim gibi onun varlığına delalet etmektedir " dediği mânâ üzerinde bir intikal adımı mânâsını taşıyan bir tariftir ki, bunun özeti, isimde muteber olan asıl mânâyı akli ve tabii delalet ile genelleştirmektir Dolayısıyla bu bir mecazi mânâ olur Bizzat âlemi noksanlıklardan uzak tutmak gibi bir mânânın bulunduğu vehmine kapılmamak ve tenzihte gözetilen itib a ri kayıt iyi düşünülmek şartıyla bu aslında doğru bir mânâdır Bunu caiz kılan bir karine (ipucu) vardır Ancak ilâhî isimlerin vahye dayalı olması esası ve zahiri mânâyı göz önüne almamak için hakiki mânânın verilmesine engel bir karinenin varlığı açık o l maması dikkate alınırsa mecazî mânâyı vermek uzak olur Şu kadar var ki bunda, ismin sahibine delaleti bir mânâ vasıtasıyla olan fiil ve sıfat isimlerinin, bu delalet yönlerini izah etme faydası vardır Sofiyye anlayışında da sıfatlar zatın, isimler sıfat l arın, eserler isimlerin netice ve gereği olan hükümleri olduğuna göre, eserler isimlerin kendisi değil, hükümleridir İsam'ın buna "isim gibi delalet eder" demesi de, gerçekte isim olmadığını göstermektedir Mesela, yaratılmış olan, eser; yaratan, isim; y a ratmak, sıfat; bu isim ve sıfatla nitelenmiş olan Hakk'ın zâtı da, nitelenen ve isimlendirilen yüce zattır Bu isim ve sıfatların tenzih edilmesi ile asıl tenzihi istenen odur, eserlerin kendisi değildir Tenzih'in mânâsı da, dediğimiz gibi, bu isimleri v e sıfatları eserlerin ve yaratılmışların imkan dahilinde olan durumlarından soyutlayarak hepsinden üstün tutmak ve şirke sapan veya Allah'ı yarattıklarına benzeterek tarif eden inkârcıların yaptığı gibi onlara Allah'a layık olmayan bir mânâ karıştırmamaktır Şu halde asıl maksat zatın kendisini noksanlıklardan uzak tutmak olduğu halde doğrudan doğruya bu emredilmeyip de ismin noksanlıklardan uzak tutulmasının emredilmesi, sözlü tesbih bakımından, zatın noksanlıklardan uzak tutulması ancak ismin uzak tutulm a sıyla ifade olunabileceğinden; fiilî tesbih bakımından da gerçek zatın bizim dünyada akıl ve zihinlerimizin doğrudan doğruya yönelip idrak etmesinden çok yüksek ve bizim ona yönelip kendisini tanımamızın ancak sıfatlarını gösteren isimler veya eserler ile olabileceğinden dolayı demek olur Gerçi Allah'ın görülebileceği görüşünde olan Ehl-i Sünnet'e göre zatın tecelli etmesi dahi caiz demek ise de, o ahirette olacaktır Sûrenin sonunda "Doğrusu temizlenen ve Rabbinin ismini anıp da namaz kılan felah buldu " buyrulması tesbihin sözlü ve fiilîden daha genel olduğunu anlatır Sonra "Oysa ahiret daha hayırlı ve daha devamlıdır " buyrulması da ahirette olacak tecellilerin en mükemmel tecelliler olduğunu gösterir![]() Biz bu konuyu şöyle özetlemek istiyoruz: İsim "Sahibinin kendisiyle tanındığı şey" mânâsıyla, lafzî, aklî, tabiî delaletlerin hepsinden daha kapsamlı olarak zihinlerimizin müessir (etkin) zata yönelmesine sebep olan ve bizde ona dair bir tanıma yönü ifade etmek üzere birtakım zihinsel şekiller ve mânâlar meydana getiren bütün sıfat ve eserleri dahi kapsayabilirse de mantık ve psikolojide bilindiği üzere bizim idrak ve tasavvurlarımızı ifade eden kavramların en açık ve en sağlam olanları lafzî ve kelâmî suretlerle ifade edilip ulaştırılabilen kavramlar olması nedeniyle isim denildiği zaman bundan tam anlamıyla akla ilk gelen hakikat, bize bu isimlerin sahiplerini lisanî suretler giydirerek gerek özel isim, gerekse sıfatlar halinde ifade eden isimler ve sıfatlardır Gerçekte "Kâinat satırlarını inceleyip bir düşün Çünkü onlar yüce âlemden sana gönderilmiş kitapçıklardır " meşhur sözü gereğince kâinat satırlarının hangisi incelenip üzerinde düşünülse, bize yüce âlemden gönderilmiş birer mektup oldukları anlaşılır Fakat bunların birer kitap ç ık ve mektup olabilmeleri sade bilincimize ilişmeleriyle değil, bilincimizde giyinmiş oldukları kelâmî suretler iledir ki bu kavramlar onların söylenilmiş ve delil olarak gösterilmiş şekilleridir Onun için burada "Rabbinin ismi"nden maksat, gerek zat i s mi gerekse sıfat ismi olarak yüce Allah'ın zat ve sıfatlarını göstermek için söylenilecek, düşünülecek olan lisanî isimler olmak gayet açıktır ve ilk akla gelen de budur Bunların en güzelleri de kitap ve sünnette gelen "esma-i hüsna"dır Bu nedenle bunlar nakle bağlı olan lisanî ve şer'î özellikler taşıdığı gibi mânâ ve kavramları itibarıyla aklî özellikler taşımaktadır![]() Bu sebeple burada tesbih etme ve noksanlıklardan uzak tutma emrinin yönüne işaret olmak üzere "senin en yüce Rabbin" ismi hatırlatılmış; sonra da bu rablık ve yüceliğin açıklanması ve isbatı için şu sıfatlarla nitelenmiştir: 2 Yaratan rabbin O, her şeyin yaratıcısıdır O her şeyden önce yaratma fiili, yaratıcı olma sıfatı, yaratıcı isim ve sıfatıyla bilinir Kuşku yok ki yaratan Hâlık, yaratılan mahluktan yüksek ve üstündür Allah, yaratılanlarda bulunan imkan, sonradan olma ve bir illete ihtiyaç duyma gibi noksan sıfatlardan uzaktır Dolayısıyla yaratıcı ile yaratılmışı isim ve sıfatlarda karıştırmamalı, yaratıcının is m ini her şeyden üstün tanıyarak onu tesbih etmeli, eksikliklerden uzak tutmalıdır![]()
|
| |
| | #4 |
| | ![]() "En yüce" kelimesi Rabb'in sıfatı olduğuna göre, bu ile başlayan mevsul (bağ cümle)leri de Rabbin sıfatıdır Fakat "el-â'lâ", ismin sıfatı veya açıklaması olduğuna göre ki, daha açık olan budur, bunun da isme sıfat olması gerekir Yoksa Rabb ile sıfatı arası ayrılmış olur Bu ise nahiv bakımından caiz değildir Oysa "yaratma", ismin fiili değil, ismi taşıyanın fiili olduğu için isme sıfat olması akla uygun olmaz B u durumda 'nin sıfat olmayıp takdirinde, mukadder bir soruya cevap olan bir başlangıç cümlesi olması daha uygun olur Bununla beraber yaratma doğrudan doğruya zatın gereği olmayıp "Tekvin" sıfatının gereği olması nedeniyle yaratıcı isminin hükmü olmasın a dayanarak yaratmanın isim üzerine icra edilmiş olması da güzel bir nüktedir Nitekim Ehl-i Sünnet "âlimün biilmihi" (ilmiyle bilen), "kadirun bi kudretihi" (kudretiyle güçlü,) "müridun biirâdetihi" (iradesiyle irade eden), "mütekellimün bikelamihi" (kelâ m ıyla konuşan), "hâlikun bir sıfatihi ve fi'lihi" (sıfatı ve fiili ile yaratıcı) demekle; Sofiyye de "eserler ve hükümler, isimlerin gereğidir" demekle bu nükteye işaret etmişlerdir![]() Evet, o yaratıcı yarattı da düzeltti, yarattığını çeşitli şekiller içinde düzene koyup düzgünleştirdi Sâdece basit bir yaratma ile bırakmadı, birçok yaratışlar yaptı Onları bir düzen ile doğrultup düzeltti Bu da Rabb isminin gereği olan Rabliğin hükmüdür Bundan dolayı onun bir ismi de "Rabb-i âdil" (Âdil Rabb)dir K u şku yok ki Rab, kuldan üstün ve yücedir 3 Şu da Rablık durumunun bir ayrıntısıdır: Takdir edip hidayet buyuran odur, yarattığı her şeye "Allah her şeye bir kader verdi " sözüne uygun olarak ilim ve iradesiyle bir kader tayin etti Cinslerinde, türlerinde, bireylerinde, sıfatlarında, fiillerinde, ecellerinde birtakım özelliklerle birer sınır ve miktar tahsis etti Mümkün olma tabiatında hep bir ve eşit olan eşyadan herbirini var olma hususunda diğerinden bir miktar ile ayırarak farklı mahiyetler, değişik kimlikler ile türlere ayıran, kayıt ve sınır altına alan birer biçim takdir etti de ona göre herbirini, kendilerinden tabii olarak veya kendi seçimleriyle ortaya çıkacak özelliklerle kendileri dışında ortaya çıkacak özellikler arasında ulaşacakla r ı yaratılış gayesine doğru yöneltti Ona göre tesirler, meyiller ve ilhamlar yaratarak, deliller ortaya koyarak, âyetler indirerek, niçin yaratılmışlarsa o miktara müyesser kılmak üzere yoluna koydu Rablık hükmüyle terbiye sayesinde başlangıçtan sona, dü n yadan ahirete doğru her birini yetiştireceği netice ve akibete ulaştırmak veya buna giden yolu göstermektedir Bu arada insana da akıl ve din hidayetleriyle kendini ve yolunu göstermekte ve özel muhatap olan Hz Muhammed (s a v )'in zatına nebilik ve resu l lüğü takdir edip hidayet ve başarı ihsan etmiştir![]() Gök cisimlerinin birbirleri etrafında yörüngelerindeki seyir ve hareketleri ve yalın şeylerden bileşik şeylere doğru cisimlerin, madenlerin, bitkilerin ve hayvanların durumları tetkik edilip incelenirse her birinde akıllara hayret veren ve nakil ve ifade edilemiyecek kadar derin, ne kadar ince ne kadar büyük ilim ve kudret ile irade ve hidayet tecellileri görünür Bilhassa insana özgü olan içte ve dışta bulunan hidayet türleri, özellikle akıl ve din h i dayeti ise onların kat kat derecelerle üstündedir Bununla beraber hiçbiri takdirsiz olmadığı gibi, hiçbiri de miktarsız, sınırsız değildir Hepsi nicelik kanunlarının hükmü altında özel miktarlarla sınırlıdır Hiçbirinde sonsuz külli bir kudret yoktur O ancak onları takdir edip yollarına koyan takdir edici, yol gösterici, her şeyi bilen güçlü varlığın sanatı ve onun Rab'lık şanıdır Hiç kuşku yok ki bu takdir ve hidayeti yapan ilâhî kudret ve ilim, hidayete muhtaç olan ve özel miktarlarla kayıtlı bulunan takdir edilmiş varlıkların hepsinden yüce ve üstündür Bazıları burada "hidayet"i, akıl ve din hidayeti gibi insana mahsus olan hidayet ve irşat ile, bazıları da bütün canlılara ait olmak üzere yaşadıkları süre içinde kendilerine göre ihtiyaç duyacakları y iyecekler ve yaşamanın gereği olan diğer şeylerin takdiriyle onlardan faydalanma yollarını tanıtmak ve kaçılacaklardan kaçılıp koşulacaklara koşulmak ve ona göre organsal vazifelerini yerine getirtmek mânâsıyla canlılarla ilgili ilhamlar ve içgüdü ile tef s ir etmişlerse de doğrusu insanlara ait olan ve özellikle Resulullah (s a v )'a ait bulunan hidayet ve yol gösterme, bunun en yüksek misali ve asıl söylenme gayesi olmakla beraber hidayet etti sözünün herhangi bir kayıtla kayıtlanmadan mutlak bırakılması n dan açıkça anlaşılan, "Her şeye hilkatini verdi ve sonra da doğruya giden yolu gösterdi "(Tâhâ, 20/50) âyetinde olduğu gibi her şeyi gerek tabii ve gerek isteğe bağlı surette yaratılış gayesine yöneltmek mânâsıyla her şeyi kapsamı içine almaktır Öyle k i, bir kürenin diğerine doğru eksen veya yörüngesinde dönmesi, bir parçanın diğer bir parçaya doğru çekilmesi, bir gazın genleşmesi ve büzülmesi, bir taşın yere düşmesi, bir madenin billurlaşması, bir tuzun suda erimesi, bir kömürün oksijen ile yanması, b i r zerrenin organ olmaya sevki, bir hücrenin bir hücreyi döllemesi gibi olayların meydana gelmesi de hep bu "hidayet" sözünün ifade ettiği mânâya dahildir "Takdir etti" sözü, bütün yaratılmışları zatlarında ve sıfatlarında her birinin özelliklerine göre t akdir etti mânâsını kapsar![]()
|
| |
| | #5 |
| | ![]() Gökler ve yer, yıldızlar ve unsurlar, madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanlardan her birine cüsse ve irilikte birer özel miktar, yine her birine kalma hususunda özel bir müddet ve sıfat ve renklerden, tat ve kokulardan, vaziye t ve durumlardan, güzellik ve çirkinlikten, mutluluk ve bedbahtlıktan, hidayet ve sapıklıktan belli bir miktar takdir edip "Hazineleri bizim yanımızda olmayan hiçbir şey yoktur Fakat biz onu sadece bilinen bir miktar ile indiririz "(Hıcr, 15/21) buyurd u ğu gibi belli ve özel bir kader ile sınırlayıp özelleştirmiştir ki, bu mânâda yücelerin yücesinden aşağıların aşağısına kadar bütün eşya ve âlemler dahildir Onun için bunu tefsir etmek ve ayrıntılarına girmek için ciltlerce yazı yazılsa yetmez, her biri n i gözlem sahasında incelemek gerekir Bununla beraber Allah katında belli olan o kaderin sırrı bizim için ortaya çıkmadan önce tamamen belli de olmaz Sonra "hidayet etti" şunu gösterir ki: Mümkün olma tabiatına nazaran herşey, var olma veya olmama husu s unda her özelliğe elverişli olmakla beraber, yaratıcının takdir etmesi ve özellik vermesiyle, var olma hususunda her tabiat özel bir kuvvete sahip olmaya hazır ve müsait kılınmıştır Her kuvvet ancak belli fiillere elverişli olmuştur Tabiatta "ritim ve h areketsizlik" kanunu diye ifade olunan mümkün olma tabiatına göre bir cisim sonsuz sayıda hareket yapmaya elverişli varsayılırken cisimlerin sonlu ve sınırlı hareketler içinde varlıklarının tükenip tabiatlerinin sona erdiğini görürüz ki bu, işte yaratıcı n ın o tabiate ayırdığı belli bir kader, belli bir kabiliyettir Her biri belli bir fiile kaynak olan bu özel kavvetlerin o cüzler, uzuvlar ve cisimlerde yaratılmasıyla göreceği işin tamamlanması için özel gayelerine yönetilmesi de o takdir dairesinde öze l bir hidayettir Bütün bunların üzerinde takdir edici ve hidayet edici olarak hükmünü sürdüren ilâhî kudretin hepsinden yüksek olduğu açık bulunmakla onun yüce ismi bunlardaki sınırlılık ve eksiklik lekelerinden uzak tutulmalı ve dolayısıyla onun emri ve tedbirinin kâfirlerin tuzaklarına üstün geleceğinde şüphe edilmemelidir![]() 4 O yaratma ve düzene koyma, takdir ve hidayet etme şahitleri ile beraber şu nitelik de buna özellikle şahittir: Otlağı çıkaran odur Nâziât Sûresi'nde, "Ondan (yerden) yerin suyunu ve otlağını çıkardı Dağlarını oturttu Sizin ve hayvanlarınızın geçimi için"(Nâziat, 79/31-33) buyurulduğu üzere insanların ve hayvanlarının faydalanıp yararlanması için güdek ve yaylım yeri olan o merayı; o otlakla, o yaylalar, çiftlikler, b ahçeler, ormanlardaki türlü bitkiler, ağaçlar ve meyveleri ilâhî kudreti ile taptaze yetiştirip çıkardı![]() 5 Sonra da onu kapkara bir sel köpüğüne çevirdi, gübre ve kömür haline getirdi ki bunların en belirgin kabiliyetleri yanıp tutuşarak ateşe hizmet etmektir İşte hakka karşı tuzak kurma peşinde koşan kâfirlerin ve insanlğınbedensel zevklerinden öte kıymet ve değerini tanımayan bedbahtların sonu da bundan daha kötü olarak, aşağıda geleceği gibi sonsuz büyük ateşe odun ve çıra olmaktan ibarett ir ![]() Kusma ve kay etme mânâlarıyla ilgili olan GUSÂ, lügat ve tefsirlerde açıklandığına göre, sel suyunun otlaklardaki otları, çöpleri birbirine katarak sürükleyip getirdiği ve derelerin etrafına fırlattığı ot, çöp, yaprak ve köpük gibi karışımlara denir ki, bunu "sel kusuğu" ifadesiyle terceme etmeyi uygun buldum Alûsî'nin "Mecma"dan nakline göre aslı, perakende cinslerden karışık şeylerdir Araplar, perakende kabilelerden toplanmış olan kavme "ahlât" ve "ğusâ" derler![]() EHVÂ; karamsı, esmer, koyu yeşil, isli, duru renklere denir Burada siyah veya esmer veya yeşil mânâlarıyla tefsir edilmiştir Birinci ve ikincide "ğusâ" nın sıfatı, üçüncü de ise mer'ânın yerini tutan "onu yaptı" cümlesindeki "o" zamirinden hâl olması düşünülmüştür ki, kapkara v e ya esmer bir sel kusuğuna çevirdi, yahut yemyeşil iken bir sel kusuğuna çevirdi demek olur![]() Burada biri kısa ve toplu, diğeri ayrıntılı iki göz atma ve düşünce vardır: BİRİNCİSİ, otlaklardaki yeşil bitkilerin kuruyup dökülerek veya hayvanlar tarafından yenilip çıkarılarak sel sularının süpürüp sürükleyeceği gübre ve tortular haline getirilmesidir ki, o zaman kömür gibi siyah veya esmer, yanabilir nitelikte bir madde olur kalır ![]() İKİNCİSİ, yerküre katmanları ve maden ilimlerinde bahsedildiği üzere karbon (kömür) teşekküllerine ait "turp" denilen yanabilir madde ile taşkömürlerinin oluşum şekillerine işaret olmasıdır ki, her iki şekilde insanlığı sırf maddi ve hayvani, bedenden ibaret kabul eden ve bütün zevklerini "Kâfirler ise zevklerine ba k arlar ve hayvanlar gibi yiyip içerler "(Muhammed, 47/12) buyrulduğu üzere hayvan gibi yiyip içip bedenî arzularını elde etmede arayanların sonlarına dikkat nazarlarını çekmek vardır![]() "Keşfu'l-Esrari'n-Nuraniyyeti'l-Kur'âniyye"de bu âyetin tefsiri ile ilgili olmak üzere yerküre katmanlarıyla uğraşan âlimlerin taşkömürü hakkındaki inceleme ve keşiflerinden bahsederek der ki: Günlük gazlı arazi yüzeyi üzerindeki boşluklarda ve az meyilli vadilerde ve bataklık olan engin yerlerde bitkilerden birtakım tortular oluşur ki bunlar çözüldükçe onlardan yanabilir bir cisim meydana gelir ![]()
|
| |
| | #6 |
| | ![]() Bu çöküntü ve tortular ancak özel durumlarda oluşur Akarsularda ve derin havzalarda ve suyu bazı zamanlar kuruyan yerlerde oluşmaz Bu cisme turp ismi verilir Bunun oluşum u özellikle suda devamlı gömülü duran nebatat-ı haleviyyenin (tohumsuz ve yapraksız küçük bitkilerin) üst üste birikmesinden kaynaklanır Bunlar diğer çeşitli su bitkileri gibi hızla çoğalırlar Bu tortuların asıl hamuru, yani su bitkilerinin hepsini kuşa t an madde onlardan oluşur Bazan da nehir sularının çektiği bir çok bitki de onlara katılıp çözülmelerine yardım eder ve çok kere bunların farklı derinliklerinde, özellikle aşağı kısımlarına doğru gömülmüş büyük ağaçlar bulunur Tortunun oluştuğu kum ve k u ru balçık üzerinde yığılmış olurlar Bazan da bu ağaçlar dikey vaziyette olurlar Çoğu zaman da yerlerinde turpun oluştuğu o yerin engininde sabitleştirilmiş köklerinin yakınında kırılmış bulunurlar Bazan bu ağaçlar turpun oluşumundan önce sabit oldukları yerde gömülmüş tam ormanlardan çıkıyor gibi bir düzeye bırakılmış bir durumda çok sayıda olur Bunlar asrımızın bitkilerine nisbet olunur zamklı sakızlı (reçine) ve meşe ağacı türleridir Bazan da kuşdili türünden olurlar Reçine türü ağaçlar aşağı yukarı tabiî hallerinde kalırlar Çünkü bunlar sertliklerini korurlar Fakat kurumuş ve tuz haline gelmiş olmakla kararmışlardır Turpun oluştuğu sahalarda sığır boynuzları, deve kemikleri gibi memeli hayvanların kalıntıları da bulunur Turpun oluştuğu sahalar farklı arazi türleri üzerinde birikip yığılırlar Bazan da billurlaşmış arazi üzerinde toplanırlar ve her halde kum veya balçık tortuları ile başlamamış olması nadirdir Turpu oluşturan maddelerden bazılarında öyle bitki kalıntıları bulunur ki, birbiri üz e rine yığılmış muhtelif kalınlıkta bir tek kütle olmuş, altta kalan parçasına doğru daha çok kararmış ve giriftleşmişti Bazısında da bibirinden ayrılmış tabakalar şeklindedir Bunlar kendilerini örten sıra sıra tortulardan oluşmuş, farklı kalınlıklarda to r tularla ayrılmışlardır Bu tortular da kumdan ve alçı yahut kuru balçık, yumuşak taştan oluşmuştur Birçok tatlı su kavkılarını ve ırmak sularının çektiği kara kavkılarını içerir![]() Çok kere turpun yüzeyi sularla örtülüdür Bazan da rutubet ve neme uygu n farklı bitkiler biten bir arz ile örtülü olur Yukarıda turpun, ancak derinliği az suların altında oluştuğunu söylemiştik Fakat çok kalın turp tortularıda vardır Bunlar özel durumlarda oluşmuşlardır Bu tortuların bulunduğu yerlerde, büyük bir ihtimal l e, oluşumları sırasında ardarda düşme ve inmeler olmuştur Buna delil turp içindeki toprak bitkilerinin tabakaları ve turpu oluşturan maddelerin sahasında yerlerine yıkılmış ormanlar gibi atılmış ağaçlardır Bunlar öyle hallerdir ki o toprağa bir zaman ku r uluk arız olmuş, sonra diğer bir zaman sularlaörtülmüş ve bu minval üzere devam etmiş demektir Turp maddelerinin toprak yüzeyi üzerinde yayılmaları çoktur Onun için bütün yüksekliklerde arzın değişik boşluklarını işgal ederek farklı genişlikte havzalara ayrılmış olur Bir kısmı Alp Dağları'nda olduğu gibi dağ başlarında ve Fransa'nın merkezinde ve benzeri yerlerde olduğu gibi yüksek dağ yüzeylerinde bulunur Engin ovalarda da çok miktarda bulunur Hatta Prusya'da ve Hollanda'da olduğu gibi büyük genişli kleri kaplar![]() Turpun çoğu nehir bitkilerinden oluştuğu gibi bazısı da denizlere bitişik bataklıklarda oluşur Buralarda Turp tortuları su yosunu türlerinden ve deniz bitkilerinden oluşur Nitekim okyanusun kumluk sahillerinde böyledir Bazan da dağlar üzerinde bitki yapraklarından ve nemli vadilerin diplerinde birikip yığılan değişik kalıntılardan geçici tortular hasıl olur Bundan iyi olmayan bir turp çıkar Yakmak için kullanılması mümkün olmaz![]() TAŞKÖMÜRÜ: Yerkürenin içinde bulunan kömür tortula rının, turp gibi birbiri üzerine yığılmış bitkilerden teşekkül ettiğinde şüphe edilmiyor Bunun delili o kömürde ve turpta büyük büyüteçlerle görülebilen kalıntılar ve aynı şekilde bitişiğindeki çamur maddelerde bulunan saplar ve çok sayıda yapraklardır J eologların bu meselede görüşleri birdir Ancak bu yığılma ve birikimin nasıl olduğu hakkında fikir birliğine varamamışlardır Bazıları şöyle der:Kömür tortuları nehir sularının yahut daha önce bazı yerlerde mevcut olan denizlerin dalgalarının getirdiği büyük kütlede bitkilerin gömülmesinden oluşmuştur ![]()
|
| |
| | #7 |
| | ![]() Bazıları da şöyle der: Bu tortuların çoğu, açık olan arzın havuzu andırır çukurlarında oluyor Su ağızları da ona komşu bitki kalıntılarını sevk etmiş olur![]() Birinci görüş reddedilmiştir Çünkü bu durumda bazı ülkelerde bulunan tabakalar gibi cidden kalın kömür tabakalarının oluşması için suların getirdiği büyük kütleli bitkilerin büyük bir yüksekliği bulunması gerekir Yani kalınlğı bir buçuk yahut üç yahut kırk zira' olan kömür tabakala r ı kırk veya yetmişbeş veya yüzyirmi zira' kalınlığında ağaç tabakası gerektirir Bunu ise akıl kabul edemez Çünkü bu tabakalar ne nehirlerin yüzeyi üzerinde ne de denizlerin birçoğunun yüzeyi üzerinde yüzmez![]() İkinci görüşte ise bir zorluk yoktur Bu ancak taşkömürünün oluştuğu organik maddelerin birikip yığılması için lazım gelen bir zamanın geçmesini gerektirir![]() Görünüşte bu zaman cidden uzun olmuştur Çağımıza kadar kalmış eski ormanlarda bir yılda oluşan karbon miktarı hakkında bazıları şöyle demiştir: Bundan her asırda kalınlığı yüzde bir buçuk bir kömür tabakası oluşur Fakat hayvanların oluşmasından evvel eski zamanda hava boşluğu birtakım buharlarla dolu idi Bundan cidden kuvvetli bir bitki olmuştu Arzın içinden de yukarı birçok karbonik asit çıkıyordu Bu nedenle bitkilerin içinde karbon hızla yerleşebiliyordu Hem oluşması uzun zaman gerektiren sadece taşkömürü tortuları değildir Tortuların hepsi böyledir Cidden büyük kalınlık kazanmış olan kavkılı ve alçılı taş tortularının oluşması bir ç ok asrın geçmesini gerektirir Kömür tortularını turpa benzetenlerin görüşü şununla da desteklenmiştir: Gerek taşkömüründe ve gerek turpta büyük büyüteçlerle birçok çiçeği saklı nebatat-ı haleviyye kalıntısı keşfediliyor Aynı şekilde yerkürede kökleriyle, dikili ağaçlarla ve onların şist-i fahmîde saklı yapraklarıyla desteklenmiş, aynı şekilde değişik genişlikteki havzalarda birbirlerinden ayrı olarak bulunmalarıyla da desteklenmiştir Bütün bu durumlar açık, yerkürenin çukurlarında oluşmuş birtakım batak l ıkların olduğunu gösterir![]()
|
| |
![]() |
| Tags: ala, suresi, tefsiri |
| Konu Araçları | |
| |