Mumsema islam Arsivi
Anasayfa Forum Kuralları İletişim Bugünkü Mesajlar
Geri git   Mumsema islam Arsivi >
Sorularla İslamiyet
> Sorularla İslamiyet > Siyer / Peygamberlerin Hayatı soru ve cevapları
Google
 
Kullanıcı ismi
Şifreniz
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

Cevapla
 
Konu Araçları
Alt 05-05-2007   #1
Bilgiler
Devamlı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nerden: İstanbul
Mesaj: 11,001
İtibar
Tecrübe Puanı: 114
Rep Puanı : 3961
Rep Derecesi :
LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.
LeoparGS RSS Feed
Standart Şefaatı inkâr eden hatta şirk sayan kimselere nasıl cevap vermeliyiz?



Şefaatı inkâr eden hatta şirk sayan kimselere nasıl cevap vermeliyiz?


Hazret-i Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâma “Makam-ı Mahmud” verilmesi, umum ümmete şefaat-ı kübrasına işarettir
Şualar


Resulûllah Efendimiz(asm) mahşer meydanında Makam-ı Mahmud denilen ulvî bir makamda Allah’ın kendisine ilham ettiği ve o güne kadar duyulmamış hamd cümleleriyle O’nu tâzim edecek ve kendisine en ileri derecede bir şefaat izni, verilecektir

Şefaat konusunda bazı kimseler ifrata giderken bazıları tefrite düşüyorlar
Bazılarını görürsünüz Allah’ın sevgili kullarının türbelerine o kadar aşırı ve ölçüsüz rağbet gösterirler ki, sanki ne kadar günah işlerlerse işlesinler orada medfun zât, onları affetmeye güç yetirirmiş gibi
Bazılarını da görürsünüz, birincilerin aksine, evliyayı inkâr ederler, kabristanları yerle bir etmeği en büyük İslâmî hizmet sayarlar Kabir ziyaretine karşı çıkar, kabre karşı dua etmeyi şirk sayarlar

Bunların ikisi de aşırı ve ikisi de İslâm’ın ruhundan uzak davranışlardır
Konuyla yakın ilgisi dolayısıyla şirk meselesi üzerinde biraz durmak isteriz

Şirk, Allah’a ortak koşma cinayeti Bununla daha çok, tevhid inancından sapma ve birden fazla ilâha inanma kasdedilir Zaten şirkin en dehşetli derecesi ve aftan mahrumiyete götüren şekli de budur
Bir de şirk-i hafî var, yâni gizli şirk Bunda Allah’ın zâtı birlenmekle beraber, sebeplere, vasıtalara o kadar fazla önem verilir ki, bunlar kişinin kalp âleminde sanki Cenâb-ı Hakk’a ortakmışçasına bir değer kazanırlar Şefaatla ilgili tartışmalar, daha çok, şirkin bu ikinci şekli üzerinde cereyan eder

Burada gözden kaçan ve çok iyi değerlendirilmesi gereken bir hakikat var:
Allah, birçok icraatlarını sebepler dairesinde yürütüyor Bu, O’nun kudsî hikmetinin bir gereği Sebepleri yaratan da O, belli vazifelerde çalıştıran da O halde, sebep ne inkâr edilecek, ne de ona olduğundan fazla önem verilecektir Bunların biri ifrat, diğeri ise tefrittir Ve ikisi de sırat-ı müstakimden uzaktır

“Bahçemdeki falan ağaç, bu sene şu kadar meyve verdi”, diyen adam, ağacı da meyveyi de Allah’ın yarattığını bilir Kendisine sorduğumuzda bunu böylece ifade eder Ama meyveyi ağacın eliyle aldığı için konuşmasında, mecaz olarak, bu ifadeyi kullanmıştır Şimdi, bu adama: “Sen şirke düştün” diyen adam ifrattadır

İnsanlara rahmet eden, onları rızıklandıran Allah’dır; ama ağacı bu rahmetine vesile etmiş, sebep kılmıştır Aynı şekilde, güneşi de zemin yüzünün aydınlanmasına sebep etmiştir Maddî rızıklara ve ışıklara böyle sebepler yaratan Allah’ın, manevî ihsanlarına da bazı makbul kullarını sebep kılması aynı şekilde değerlendirilmelidir

Bir kul, beşeriyet itibariyle birtakım günahlar işlemiş olabilir Mahşer meydanına çıkıldığında bu günahlarının bağışlanması için, kendilerine bu noktada izin verilmiş seçkin kulların Allah’dan mağfiret dilemeleri niçin şirk olsun!?

“Her hayır Allah’ın elindedir” hakikatınca hiç kimsenin ve hiçbir şeyin elinde O’nun vermediği bir hayır olamaz Eğer Rabbimiz bizlere herhangi bir hayrı başkasının eliyle veriyorsa, biz o hayırda yine O’nun rahmetini görür, şükrümüzü O’na yaparız Bu bizim tevhid inancımızın gereğidir

Affa mazhar olmak da bir hayır Bu da ancak Allah’dan beklenir Bir bir velinin kabrine, her hayır onların elindeymişçesine, ölçüsüz bir muhabbetle bağlanmak elbette İslâm’ın ruhuna zıt ve bunu tasvip etmek de mümkün değil Fakat bir kul, günahlarını ancak Allah’ın affedebileceğinin şuuru içinde: “Yârabbi beni bu zâtın hürmetine bağışla” diye duada bulunursa ve bu niyetle o mümtaz ve mübarek zâtların kabirlerini ziyaret ederse, bunu şirk saymak da en büyük bir insafsızlık olur

İbrahim Aleyhisselâm'ın eliyle yapılan Kâbe’yi tavaf etmeyi şirk saymayanların, âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimizin kabrinin ziyaret edilmesine karşı çıkmaları da anlaşılacak bir mantık değil
Bir takım kimseler, şefaatı inkâr ederlerken karşımıza bazı âyet-i kerimelerle çıkıyorlar İşin tuhaf tarafı bu adamlar, âyetle yola çıkarken: “Acaba bu hususda tefsir âlimleri ne buyurmuşlar” diye lütfen merak bile etmiyorlar Halbuki, Kur’an’ı anlamak bir ilim meselesidir Onu tefsir etmek, Kur’an’ın edebî inceliklerini kavrayacak kadar mükemmel bir Arapça bilgisi yanında, âyetlerin nüzul sebeplerini, nâzil oldukları şartları, makamları, ilgili oldukları tarihî hâdiseleri ve daha nice şeyleri bilmeye bağlı Mesele, sadece basit bir lügat meselesi değil
Biz, bunun şuurunda olarak, tefsir âlimlerimizin eserlerinden aldığımız dersleri nakletmekle yetineceğiz
Arap müşriklerinde yaygın olan bir kanaata göre, kişinin doğrudan doğruya Rabbinden af dilemesi doğru olamazdı Bu işe putların aracı olmaları gerekirdi Yâni onlar, putları Allah katında şefaatçı kabul ediyorlardı İşte şefaatı reddeden âyetlerden bir kısmı bu bâtıl inancı yıkmak içindir Bir misal:

“Yoksa onlar Allah’dan başka şefaatçılar mı edindiler De ki, onlar hiçbir şeye güç yetiremez, akıl erdiremez olsalar da mı (onları şefaatçı edineceksiniz)!(Zümer Sûresi, 43)

İslâm’ın, şu âyet-i kerimelerde kat’i ifadesini bulan temel bir hükmü vardır: Kişi ancak kendi ameliyle iyi veya kötü bir âkıbete uğrar

Her nefsin kazandığı (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir” (Bakara Sûresi, 286)


“Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenmez” (Fâtır Sûresi, 18)

İşte şefaatla ilgili bazı âyet-i kerimeler mü’mine başkasının yardımına bel bağlamadan, bu dünyada elinden geldiğince hayırlı ameller işlemesini öğüt verme makamındadır
Bu konudaki bazı âyetler de kıyametin dehşetini anlatır ve mahşer meydanının, Resulûllah Efendimize (asm) şefaat müsaadesi verilmeden önceki hâlini tasvir eder
Bu âyet-i kerimelerden iki misal:

“Öyle bir günden korunun ki, o günde hiç kimse hiç kimseye hiçbir fayda sağlayamaz Ondan ne bir şefaatçi kabul edilir, ne de bir fidye alınır Onlara yardım da edilmez” (Bakara Sûresi, 48)


“O gün kişi kardeşinden, anasından, babasından, eşinden ve oğullarından kaçar O gün herkesin kendine yetecek bir derdi vardır” (Abese Sûresi, 34-37)

Bu âyet-i kerimeler yanında bir çok âyetler de şefaatın hak olduğunu açıkça beyan buyururlar Bu âyet-i kerimelerin verdiği derse göre, şefaat vardır, ama bu ancak Allah’n izni ile ve O’nun razı olduğu kullara yapılabilir
Kulun günahını ancak Allah affedebilir Ama bu affı, dilediği seçkin kullarının hatırı için yapmakla onların şerefini bütün mahşer ehline ilân eder Bu mânâya en büyük mazhar Resulûllah Efendimizdir (asm) Allah’ın O en sevgili kulu, mahşer meydanında Makam-ı Mahmud denilen ulvî bir makamda Allah’ın kendisine ilham ettiği ve o güne kadar duyulmamış hamd cümleleriyle O’nu tâzim edecek ve sonunda kendisine şefaat izni verilecektir O da (asm) ancak Rabbinin razı olduğu kimselere şefaat edebilecektir
Bu mânâyı ders veren âyet-i kerimelerden bir kısmı:

“O’nun huzurunda kendisine izin verdiğinden başkasının şefaatı fayda vermez” (Sebe’ Sûresi, 23)


“Göklerde nice melek vardır ki, Allah, dilediği ve razı olduğu kimseler için izin vermedikçe onların şefaatı hiçbir işe yaramaz” (Necm Sûresi, 26)


“O gün, Ruh (Cebrail) ve melekler saf hâlinde duracaklardır Rahman’ın izin verdiklerinden başkaları konuşmazlar Konuşan da doğruyu söyler” (Nebe Sûresi, 38)


“O’nun izni olmadan huzurunda şefaat edecek kimdir!” (Bakara Sûresi, 255)

Bu âyet-i kerimeler şefaatın hak olduğunu açıkça ifade ettiği halde, artık bu rahmanî müesseseye kim, hangi salâhiyetle ve neye dayanarak karşı çıkabilir!

 

LeoparGS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 06-13-2007   #2
Bilgiler
Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesaj: 5
İtibar
Tecrübe Puanı: 1
Rep Puanı : 15
Rep Derecesi :
ebu hattab Seçkin bir yolda.
ebu hattab RSS Feed
Standart --->: Şefaatı inkâr eden hatta şirk sayan kimselere nasıl cevap vermeliyiz?



ilah
Şirki ve tevhidi tam değerlendirmek için iyi bilinmesi gereken kavramlardan biri de "ilâh" kavramıdır Bu kavram iyi bilinmeden şirk de yeterince anlaşılmaz Tevhid kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar Sözlük anlamı; ısınmak, alışmak, birisine aşırı sevgi ile yönelinen, kulluk edilen, mâbud haline getirilen, alışılan, düşkün olunan demektir Kendisinden türediği 'elihe' fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtmek, gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir
Kavram olarak; "kendisine ibâdet edilen, mâbud sayılan her şey, her şeyden çok sevilen, ta'zim edilen kutsal varlık" anlamında kullanılmaktadır Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün mâbudların ortak adı "ilâh"tır Türkçede bunu "tanrı" kelimesi ile karşılarız İslâmî istılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir İlâh; ibâdet edilmeye lâyık, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğip ibâdet ve itaat etme gereği duyulan, herşeyin O'na muhtaç olduğu bir varlık demektir İlâh kelimesi, gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh, görülmez ve ulaşılmaz bir varlıktır İlâh, İslâmî ıstılahta şu anlamlara gelir: "Otorite sahibi, kanun koyan, ibâdet edilen, rızık veren, hesaba çeken, kendisine ihtiyaç duyulan" İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah (cc) gelmelidir
İnsanın fıtratında kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı yatar Her insan bir şeye tapar İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah'a yöneltmezse, başka ilâhlara tapar ki, bu da insanı şirke ve küfre sokar Kur'ân-ı Kerim'de öncelikle Allah'ın ilâhlığı üzerinde durulur Tek ilâh Allah'tır, yani kendinden başka kulluk edilecek, tapınılacak, yönelinecek başka bir ilâh yoktur Câhiliyye döneminde, gerek Mekke müşrikleri gerek yahûdi ve hristiyanlar Allah'a inanıyorlardı; fakat Allah'ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek, Allah'a karşı en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi
İlâh tektir ve O da Allah'tır Allah; her şeyi yaratan, insanları bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekân sınırı olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır O halde, sadece bütün bunlara gücü yeten "ilâh" tır ve O da bir tanedir Birden fazla ilâh olması mümkün değildir Birden fazla ilâh inancı, kâinatın var oluşu ve işleyişindeki nizam ile ters düşer Evrenin varlık ve nizamındaki mükemmellik, Allah'ın tek ilâh olmasının bir delilidir Allah bu konuda şöyle buyurur: "Allah hiç evlât edinmemiştir O'na ortak hiç bir ilâh da yoktur Aksi takdirde her ilâh kendi yarattığını sevk ve idâre eder ve bir gün mutlaka onlardan biri diğerine gâlip gelir, üstün çıkıp büyüklenirdi Allah Onların (müşriklerin) bütün isnatlarından münezzehtir" (23/Mü'mi-nûn, 91)
Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi Her ilâh diğerinden farklı bir şey yapmak, bağımsız olduğunu ve egemenliğini göstermek isterdi Bunun sonucunda da bütün kâinat yerle bir olurdu Halbuki kâinatta muazzam bir düzen vardır Öyleyse bütün kâinata hükmeden ilâh tekdir ki, O da Allah'tır Bütün evren, içindeki varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her şeye ulaşan bir İlâh'ın kontrolündedir İnsanlar bu İlâh'a yönelirler, O'na duâ ederler Korkuları bu İlâh'tandır, güvenleri de bu İlâh'adır Bu İlâh'a her şeyiyle bağlıdırlar, O'nu her şeyden çok severler Elbette bu ilâh âlemlerin Rabbı olan Allah'tır "Lâ ilâhe illâllah" kelimesinde belirtildiği gibi, Allah'tan başka hiç bir ilâh yoktur
İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah'ın hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır Eğer kanun koyma, insanlar için hukuk belirleme Allah'tan başkalarına verilirse, bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki, bu da şirktir Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır Günümüzde ve tarihte en çok görülen şirk çeşiti budur
"Kim tâğutu reddedip Allah'a iman ederse, muhakkak ki, kopması mümkün olmayan sapasağlam kulpa yapışmış olur" (Bakara, 256) Kur'ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akidesiyle gönderildiğini bildirir Âyet-i kerimede şöyle buyurulur: "Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin diye vahyetmişizdir" (Enbiyâ, 25)
İnsanoğlu her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan yardım istemeye muhtaçtır İnsan, bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü yetmez de başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden üstün görür Bütün ümitlerinin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli 'ilâh'tan yardım ister Çevresinde gördüğü bütün olayların kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır Bu olayları bir gücün yaptığına inanır Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan sığınacak bir melce, sığınak arar
Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzaklaşan toplu-luklar ve insanlar, yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki bir ilâha bağlanma ihtiyacını başka şekillerde giderirler Tarihte ve gün-ümüzde gerçek anlamda dinsiz insan olmadığı gibi, ilâhsız insan da yoktur Kimileri, hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile onun içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı bir 'şey' mutlaka vardır İşte o 'şey' onun için bir tanrıdır Kur'ân-ı Kerim çok ilginç bir örnek veriyor: Bir takım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan hiç bir kural onları bağlamaz Bu tip insanlar, kendi keyiflerine uyarlar Kendi hevâlarından (arzularından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler İşte bu tür insanlar için Kur'ân-ı Kerim; "Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?" (Furkan, 43) demektedir
İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan 'güç'tür Bu kimilerine göre ateş, kimilerine göre güneş, kimilerine göre gökler, kimilerine göre yıldızlar, kimilerine göre madde, kimilerine göre ataların ruhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet erki, kimilerine göre iyilik ve kötülük tanrılarıdır Hatta kimi insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri, kralları ilâh, ya da yarı ilâh saymışlardır Nitekim Firavun, elinin altındakilere "ben sizin en büyük rabbınızım/ilâhınızım" (79/Nâziât, 24) diyordu Japon kralları, güneşin/tanrının oğlu, bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü Dalay Lama yarı tanrı sayılıyor Bir çok ülkede diktatörler, tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabilen tanrılar gibi düşünülmüştür Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar secde edercesine saygı göstermektedirler
Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri gelişmiştir Kimileri inandıkları ilâhlar adına putlar ve mâbetler/tapınaklar yapıp o putlara tapınmışlardır Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o heykellere tanrı diye tapınıyorlardı
Kur'ân-ı Kerim'e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey, bir olan Allah'ındır Yoktan var eden yalnızca O'dur Bütün nimetler O'nun elindedir Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O'nundur Bütün işler yani kader O'nun elindedir Yerde ve gökte olan her şey isteyerek veya istemeyerek O'na boyun eğer Her şey O'nu tesbih eder (O'na ibâdet eder, O'nu zikreder) Yerde ve gökte yalnızca O'nun hükmü geçer O'nun bir benzeri ve eşi yoktur Hiç bir şey O'nun dengi olamaz O'nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün, yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur O hiç bir şeye muhtaç değildir Mutlak anlamda yardım edici O'dur, mutlak anlamda ceza verici yine O'dur O, gerçek ve mutlak olan yegâne 'ilâh'tır ve O'ndan başka ilâh yoktur
İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, Allah demiştir Bu isim ilâh kavramından farklıdır Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan bir Allah kavramı Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet sahibi 'ilâhın' özel adıdır İnsanlar bir çok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama 'Allah' birdir ve O'nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün değildir Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem rablık (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir
İlâh'ın Kur'an'daki Iki Mânâsı: Kur'an'da 'ilâh' daha çok iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun, bütün insanların kendisine ibâdet ettikleri ma'bud; İkincisi, gerçek ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah
İlâh Düşüncesi: Hz Âdem'den belirli bir zaman sonra insanlar, Tevhid inancının dışına çıkmaya başladılar ve ikinci Âdem Hz Nûh'tan sonra da yaptıkları heykelleri ilâh haline getirip onlara tapındılar Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında ve günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış devam etmektedir Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını karşılayan, duâlarına karşılık veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan üstün (müteâl) olmalı Bu ilâh, insanın sahip olmadığı birçok özelliği taşır Ülûhiyet (ilâhlık), aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir makamdır Kimileri bu ilâhlarını somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir Birçoğu da insana ait birtakım özellikleri onlara vermişlerdir
Eski yunan tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin hanımlarına göz koyuyorlardı Eski İran dini Mazdeizm'in iki tanrısı vardı ve sürekli kavga ederlerdi Birisinin kötülükleri, diğerinin iyilikleri yarattığına inanılırdı Eski Azteklerin ilâhı zâlim bir savaşçıydı Kimileri birtakım hayvanları, kimileri zamanı, kimileri ruhları, kimileri yerleri kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir Geçmişte bu tür acayip ve sapık ilâh inançları çoktu İslâm, bütün peygamberler vâsıtasıyla bu tür ilâh düşüncelerini kaldırmış ve insanlar hakkında hakk olan Allah inancını getirmiştir Çünkü bu inanç, insanların kendi kafalarından ve eksik görüşlerinden değil; bizzat insanların Rabbi Allah'tan gelmiştir Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar 'ilâh' konusundaki düşüncelerini ve inançlarını düzeltebilmişlerdir
Ancak buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını kullanmayan, Kur'an'a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh inancını sürdürmektedirler Allah'a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi düşünmüş olur Dinimizde bunun adı şirktir Allah'ın yaratma, öldürme, diriltme, affetme, azab etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar 'ilâh' haline getiriliyor demektir Bu bağlamda bir kimse; bir kişinin, bir kurumun veya bir başka şeyin, tıpkı tanrı gibi olduğunu kabul etmesi, "tıpkı tanrı gibi yaratıyor" diye düşünmesi, onu ilâh saymasıdır
Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir Bugün kimileri, atalarının ruhunu, kimileri devlet yöneticilerini ve kahramanları, kimileri devlet örgütlerini, kimileri uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedirler Bunların gücü çok büyüktür ve bunlara asla karşı gelinmez diye inanılmaktadır Gazete sayfalarında görülen 'futbol ilâhı', 'müzik ilâhı', 'sanat ilâhı', 'seks tanrıçası', 'ey falanca şarkıcı sana tapıyorum', 'ey sevgili sana tapıyorum' gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin çok çirkin görüntüleridir Kimileri bir spor yıldızını, kimileri bir müzik ve film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey düşünmez İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine, yani şirke sürükler
Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, partilerin, meclis-lerin koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler, uygulamalar, 'karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir' düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar, dolaysıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler Bazılarının, 'birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur' şeklindeki düşünce ve inançları, onların dinleridir Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah'ın insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek, ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir
Diyelim ki, herhangi bir konuda Allah'ın koyduğu bir ölçüsü veya bir hükmü var Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasí bir otoritenin, devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır Bir insan Allah'ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır ve peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir Örneğin, Allah (cc), Kur'an-ı Kerim'de içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, fâizsiz ekonomi olmaz diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor Bazıları, 'Allah'ın ölçülerinin geçerliliği yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama yöneticilerin koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur, biz onları tercih ederiz' derlerse, işte bu inanç başkalarını ilâh haline getirmedir
Kim herhangi bir şeyi Allah'tan fazla severse, bir şeye Allah'tan fazla saygı gösterir, Allah'tan korkar gibi ondan korkarsa, kim Allah'ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa, kim Allah'ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir Farklı ilâhlara inananlar, bu inançlarını zaman zaman ortaya koyuyorlar 'Falanca devletin, filanca uluslararası kuruluşun, falan adamın ilkeleri her şeyin üstündedir' diyen kimse, Allah'ı değil onları ilâh tanıyor demektir İslâm'ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: "Lâ ilâhe illâllah, Muhammedü'r Rasûlullah" Yani, "Allah'tan başka ilâh yoktur; Hz Muhammed Allah'ın rasûlü, elçisidir" "Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma O'ndan başka hiç bir ilâh yoktur" (28/Kasas, 88)

 

ebu hattab isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 06-13-2007   #3
Bilgiler
Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesaj: 5
İtibar
Tecrübe Puanı: 1
Rep Puanı : 15
Rep Derecesi :
ebu hattab Seçkin bir yolda.
ebu hattab RSS Feed
Standart --->: Şefaatı inkâr eden hatta şirk sayan kimselere nasıl cevap vermeliyiz?



yani tekfir eden yoktur selef alimlerini bile öyle bir tanıtmışlar ki size aslı astarı olmayan bilgilerle allah sizi affetsintekfir eden fırka nın sünnete muvafık olmayan bir yönünü söyle

 

ebu hattab isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 06-13-2007   #4
Bilgiler
Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jun 2007
Mesaj: 5
İtibar
Tecrübe Puanı: 1
Rep Puanı : 15
Rep Derecesi :
ebu hattab Seçkin bir yolda.
ebu hattab RSS Feed
Standart --->: Şefaatı inkâr eden hatta şirk sayan kimselere nasıl cevap vermeliyiz?



Yüce Allah'ın güzel isimlerinden biri Sözlükte "Rabb" kelimesi mâlik, yaratıcı, sâhip, bir şeyi ıslâh eden, terbiye eden, efendi anlamlarını ifade etmektedir
İbnul-Enbârî'ye göre Rabblık, yani bir şeyin Rabbi olmak üç mânâya gelir:
1 Mâlik olmak; yani tasarrufu, kudreti altında bulunan her şeyin yegane sahibi ve idarecisi olmak İşte sadece o Rabb, bütün onların sahibi, yöneticisi ve istediği gibi, ilmine ve iradesine uygun olarak tasarrufta bulunandır
2 Kendine itaat edilecek, boyun eğilecek efendi anlamını da ifade eden Rabb, Kur'an-ı Kerim'deki "Mevlâ" kelimesiyle eş anlamlıdır Yine o Rabb, kendisine itaat edilecek, emirlerine uyu-lup, yasaklarından uzak durulacak yegâne, tek efendi anlamına da gelir
3 Rabb; ıslâh eden, arıtıp, saflaştırıp, olgunlaştıran anlamındadır Yani o Rabb, her şeyi düzelten, sivrilikleri, çıkıntıları tesviye eden, tam bir şekilde halden hale geçirerek düzenleyen, terbiye edendir Bilindiği gibi Rabb kelimesinin asıl mânâlarından biri de "terbiye eden" anlamıdır
Burada zikredilen bu üç mânâdan kolayca anlaşılmıştır ki; Rabb kelimesi Allah Teâlâ için kullanılmaktadır Ancak Arap dilinde isim tamlaması şeklinde (izafet terkibi olarak) insan için de kullanılmıştır Meselâ; "evin sahibi", "devenin sahibi" gibi anlamlarda da kullanıldığı görülmektedir
Kur'an-ı Kerim'de ise "rabbim, rabbın, rabbimiz, rabbınız" gibi iyelik zamirlerine bitişik olarak da kullanılmıştır Meselâ; ilk nazil olan ayetlerde; "Ey Muhammed, yaratan Rabbinin adıyla oku! Kalemle öğreten Rabbin kerem sahibidir"
"Rabbimiz, eğer unutacak veya yanılacak olursak bizi sorumlu tutma! Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme! " (el-Bakara, 2/286) buyurulur
Bilindiği üzere bu örnekleri çoğaltmak mümkündür Bununla beraber bu ayetlerde geçen Rabb kelimeleri doğrudan doğruya Yüce Allah'a işaret etmektedir er-Rabb, Allahu Teâlâ demektir O, her şeyin rabbi, mâliki, sâhibi, efendisi, ıslâh edeni, varlıkların ihtiyaçlarını tekeffül edeni yani görüp gözeteni, ihtiyaçlarını karşılayanıdır İşte bu anlamlarda "Rabb", Allah Teâlâ'dan başkası için kullanılmaz Bu kullanım şeklini daha iyi anlayabilmek için Kur'an-ı Kerim'den örnekler vererek birbirini destekleyen bu mânâları şöylece sıralayabiliriz:
1 Hz İbrahim (as), milletine Şuarâ süresinin 77-81 ayetlerinde şöyle diyordu: "İşte o taptıklarınız benim düşmanımdır Fakat sadece âlemlerin Rabbi dostumdur O Rabb ki, beni yaratan ve doğru yola eriştirendir Beni yediren de içiren de Odur Hasta olduğumda bana şifayı O verir Beni öldürecek ve diriltecek O'dur"
De ki; Allah her şeyin rabbi iken O'ndan başka bir rabb mı arayayım? Herkesin kazandığı kendisinedir Kimse başkasının yükünü taşıyamaz Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir" (el-En'am, 6/164)
"O, doğunun ve batının Rabbidir Ondan başka ilâh yoktur, öyleyse O'nu vekil tut" (el-Müzzemmil, 73/9)
Görüldüğü gibi bu ayetlerde geçen Rabb lafızları Allahu Teâlâ'nın ismi olup Allah lafzı yerine kullanılmıştır Terbiye eden, kefil olan, vekil olan, ihtiyaçları gideren, yetiştiren, yaratan, kanun ve hüküm koyan yegane kişi şâri, murâkabe eden, her şeyin sahibi ve maliki olan Allahu Teâlâ anlamında kullanılmıştır
2 "O sizin Rabbinizdir, O'na döneceksiniz" (Hud, 11/34)
"Hiç kimse diğerinin günahını yüklenmez, sonunda dönüşünüz Rabbinizedir" (ez-Zümer, 39/7)
"De ki, Rabbiniz sonunda hepinizi toplar, sonra aramızda adaletle hükmeder" (es-Sebe', 34/26)
Bu ayetlerde de "rabb", etrafında toplanılacak mümtaz varlık anlamındadır Zira lugatta "rabb" kelimesi "Toplum içinde kutup sayılacak ve etrafında toplanılacak mümtaz kişi" anlamına da gelmektedir
3 "Allah'ı bırakıp da birbirimizi (kimimiz kimimizi) rabbler edinmeyelim" (Âl-i İmran, 3/64)
"Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu Mesih'i Rabler edindiler Oysa kendilerine sadece tek ilâh olan Allah'a kulluk yapmaları emredilmişti O'ndan başka ilâh yoktur Allah koştukları eşlerden münezzehtir" (et-Tevbe, 9/31)
Bu iki ayette geçen rabb kelimelerinin çoğulu olan "erbâb" lafızları, toplulukların ve milletlerin önder ve rehber edindikleri kimselere işaret etmektedir İnsanlar bu önderlerin emirlerine uyarlar, yasaklarından kaçınırlar ve onların koydukları kural ve kaidelere de uyarlar; onların hiç bir delile dayanmaksızın ileri sürdükleri helâl ve haram gibi değerlendirmelerini de kabul ederler İşte Yüce Allah, onların gerçek mânâda rabb olmayıp diğer insanlar gibi âciz birer insan olduklarını haber veriyor
4 " Yusuf'a elçi gelince; "Efendine dön, kadınlar niçin ellerini kesmişlerdi, bir sor! Doğrusu Rabbin onların düzenini (fendini) bilir" (Yusuf 12/50)
Bu ayetin hemen baş tarafında geçen "rabb" kelimesiyle, Mısırlılara hitaben Mısır azizi-efendisi kasdedilmiştir Çünkü Mısırlılar onun otoritesine, üstün özelliklerine ve değerine inanıyorlar, emir ve yasak koymaya yetkili olduğunu kabul ediyorlardı İşte bu bakımdan ayette geçen "Rabbine dön!" lafızları, "Efendine dön!" anlamındadır Ancak emir ve yasak koyma yetkisine sahip olan sadece Alemlerin Rabbidir Ama kanun ve hüküm koyucu olarak Cenab-ı Allah'tan başkasını tanıyan ve kabul edenler bu kanun koyucuları rabb edinmişler demektir
5 "Eğer yerle gökte Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de bozulurdu Arşın Rabbi olan Allah, onların vasıflandırdıklarından münezzehtir" (el-Enbiyâ, 21 /22)
"Yedi göğün de Rabbi, yüce Arşın da Rabbi kimdir?" (el-Mü'minun, 23/86)
Bu ve benzeri ayetlerde de "rabb" lafızları, sâhib, mâlik anlamlarında kullanılmıştır İşte bütün bu örneklerden ve açıklamalardan anlaşılıyor ki, "er-Rabb" tabiri Yüce Allah'ın güzel isimlerinin en fazla anlam ifade edenlerinden biridir Bu isim, birbirini destekleyip kuvvetlendiren en az beş ayrı mânâya işaret etmektedir Böylece Cenab-ı Hakk'ın isimleri ve bu isimlerin ifade ettiği anlamlar daha iyi anlaşılmaktadır ve buna bağlı olarak kişilerin Allah'a olan inançları da o nisbette kuvvetlenip şüphe ve tereddütlerden temizlenmekte ve arınmaktadır
Günümüz İnsanının Çeşitli Rableri:
Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri rabb ile yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları rabbler aynı değildir Teorik olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah'ın rabblığını, vicdanlarına hapseden günümüz insanlarının pek çoğu, pratik hayatlarında Allah'tan başka rabblerin emirlerine ve hükümlerine teslim olmaktadırlar Üzülerek belirtelim ki, insanların pek çoğunun mâruz kaldığı en büyük tehlike, Allah'ı günlük yaşantılarında rabb kabul edemeyişleridir Onlar, bir yandan mü'min ve müslüman olduklarını söylerlerken, diğer yandan da Allah'ın emir ve yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin emirlerine uyarlar Onların koyduğu gayr-ı meşrû hükümlere gönüllü olarak itaat ederler; böylece Allah'tan başkalarını rabb edinmiş olurlar "Lâ"sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; herşeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rabb anlayışlarıyla uzlaşan, tepkisiz, laik müslümanlık (!) Allah'a inanan, ama tâğuta itaattan ayrılmayan, Allah'a inanan ve tâğutların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, hakla bâtılın karıştığı bir din!
Kur'an-ı Kerim'in eski kavimleri ve peygamberleri anlattığı âyetlerinden anlaşılmaktadır ki, en eski asırlardan, kendi nüzûlü zamanına kadar, sapıklık ve inanç bozukluğu ile tanıttığı tüm toplumların, doğrudan Allah'ın varlığını inkâr etmediklerini görüyoruz Ancak onların hepsinin müşterek sapıklıkları; Allah'ın mutlak rabblığını kabul etmeyişleri, Allah'ın yaratıcı olduğuna inansalar da O'nun tek rabblığına pek çok varlıkları ortak etmeleridir Rabblığın bir kısım özelliklerini Allah'tan başkalarında görmeleri, ahlâkî, sosyal ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları, Allah'tan başkalarından almalarıdır Bunun için, insanların pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah'tan başka rabbler olduğuna inanıyorlar, veya Allah'ın rabblığına teorik olarak inansalar da pratik hayatlarında Allah'tan başkalarının rabblığına teslim oluyorlar İşte rabb konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri asıl sapıklık budur Hükmü sadece göklere geçen; dünyaya, insanlara, yönetime, sosyal ve siyasal hayata karışmayan bir Allah inancı Yani göklerin rabbi Halbuki Allah; göklerin, yerin, bütün âlemlerin rabbidir
Önceden hıristiyan olan Adiyy b Hâtem, boynunda altından bir haç olduğu halde Rasûlüllah'ın huzuruna geldi Peygamberimiz (sav) ona:
"Ya Adiyy, boynundan şu putu çıkar" buyurdu Bu sırada Rasulullah "Yahudiler ve hıristiyanlar, haham ve râhiplerini Allah'tan başka rabbler edindiler" (Tevbe: 9/31) meâlindeki âyeti okuyordu Adiyy:
"Ey Allah'ın Rasûlü, hıristiyanlar, râhiplere ibâdet etmediler ki (onları rabb edinmiş olsunlar)" dedi Peygamberimiz (sav):
"Evet ama onlar (hıristiyan râhipleri ve yahudi hahamları) Allah'ın helâl kıldığını haram; haram kıldığını da helâl saydılar Onlar da bunlara uydular İşte onların bu tutumları, onlara ibâdet etmeleri ve onları rabb edinmeleridir" buyurdu
Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rabb edinmiş olmak için, ona rabb adı vermek şart değildir Allah'tan başkalarının emrine, Allah'ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba katılmaksızın isteyerek itaat etmek, hükümle ilgili konularda Allah'tan başkalarının sözünü dinleyip kabullenmek, Allah'tan başkasına itaat ederek O'nun dininin emir ve hükümlerine başkasını tercih ederek muhalefet etmek, Allah'tan başkalarını rabb edinmek ve onlara tapmak demektir
Putlara, şeytanlara ve tâğutlara tapmak nasıl şirk ise; Allah'ın emrine, Hakk'ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri benimsemek ve onları Allah'a tercih edip onlara uymak da öylece bir şirktir Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla değer vermek, Allah'ın ilâhî hükümlerine uymayan görüş ve fikirlerini benimsemek olduğu için, hem bir çeşit şirk, hem de Allah'ı bırakıp onları rabb edinmektir Onlara her ne kadar dil ile rabb denilmese de durum, onları rabb tanımanın ta kendisidir
Onların sözlerine itaat edip, Allah'ın emirlerini terk etmenin puta ve tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi ise açıktır Çünkü müslüman, Hakk'ın kulu ve ilâhî hükümlerin mahkûmu olan kişidir Hakkı bâtıl, batılı da hak yapmaya çalışıp, insanlara helâlı haram, haramı da helâl tanıtarak Allah'ın hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmî haysiyetten uzak birer tâğutturlar Bunlara uymak da onları rabb kabul etmektir Çünkü bu duruma düşenler, Allah'ın hükmüne değil de onların isteklerine uyarak onlara Allah'a tapar gibi tapmış olanlardır
Günümüzde de insanların hayatına hâkim pek çok rabb kabul edilenler var Her insan, hangi rabbin kulu olduğunu kendisi tayin edebilir Ancak, bunu yaparken, kimin mülkünde yaşadığını, hangi rabbe kulluk etmesi gerektiğini iyice düşünmelidir Şu iyi bilinmelidir ki, inanılan ve hayatın her safhasında emrine uyulan tek rabb Allah olmadıkça O'na kullukta bulunulmuş olunamaz Peygamberimiz'in: "Rabbim Allah de ve bu sözünde dosdoğru ol" anlamındaki mübarek sözü, Kur'an'daki rabb kavramının ve O'na kulluğun en veciz ifadesidir
Kabirde insanlara sorulacak: "Rabbin kim?" Dünyada rabb anlayışı ve bu konudaki davranış ve eylemlerine göre cevap çıkacak o insandan "Rabbim filandır" diyecek insan Dil, irâdemizin emrinden çıkacak orada Dünyada kimi rabb kabul etti veya eylemleriyle bu görüntüyü verdiyse, onu söyleyecek dil Orada "Rabbim Allah'tır" diyebilmek için, burada "Rabbim Allah'tır" deyip bu sözünü yaşantı olarak isbatlamak gerekiyor Evet, kurtuluşun tek reçetesi: "Rabbim Allah" deyip dosdoğru olmak
"Tek rab, âlemlerin rabbi Allah'tır
Kullara kul olan, ne kadar alçak;
Rablık taslayan kul, ne kadar küstahtır"
geçenlerde alışveriş yaptığım bir dükkanda çalınan ilahiden şöyle sözler duydum ve kapatılmasını istedim ;günahlarımız çoğaldıvs hemen devamın da şefaat et ya resulallah diyordu bu ne demek oluyoinsan günaha veya vesair hatalar işlediği zaman peygamberdenmi veya veli olan kullardan mı isteyeceğiz bu tür insanlar ne oluyorlar sizcemekke toplumunda bazı ahlak kuralları iyi olanlar var dı şimdi onlar islama gelmedikleri halde kurtulacaklarmı neyse allah bizi affetsinkuranı ve sünneti yaşayan insanlara zanda bulunmayın