Mumsema islam Arsivi
Anasayfa Forum Kuralları İletişim Bugünkü Mesajlar
Geri git   Mumsema islam Arsivi >
Dini & Genel Resimler Bölümü
> Dini Resimler Alt Başlıklar > Resimli Ayetler & Hadisler ve Besmeleler Güzel Sözler
Google
 
Kullanıcı ismi
Şifreniz
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

Cevapla
 
Konu Araçları
Alt 03-20-2007   #1
Bilgiler
Devamlı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Mar 2007
Nerden: rüyalarınızdan
Mesaj: 112
İtibar
Tecrübe Puanı: 2
Rep Puanı : 31
Rep Derecesi :
ReLaW Seçkin bir yolda.
ReLaW RSS Feed
Mesaj “Âyetü’l-Kürsî” En Büyük Âyet-i Kerime Niçin En büyük Ayet'i kerime ?



“Allah O Allah’tır ki, Kendisinden Başka Hiçbir İlâh Yoktur
O Hayy ve Kayyum’dur
(Ezelî ve Ebedî Hayat ile Bâkidir Zât ve Kemâl Sıfatları İle Her Şeye Hâkim Olup, Bütün Varlıklar O’nunla Kâimdir)
O’nu Uyuklama da Uyku da Tutmaz
Göklerde ve Yerde Olanların Hepsi O’nundur
O’nun İzni Olmadan, Katında Kim Şefaat Edebilir?
O, Kullarının İşlediklerini ve İşleyeceklerini Bilir
O’nun Dilediğinden Başka, İnsanlar O’nun İlminden Hiçbir Şeyi Kavrayamazlar
O’nun Kürsüsü Gökleri ve Yeri Kuşatmıştır
Gökleri ve Yeri Koruyup Gözetmek Kendisine Ağır Gelmez
O Öyle Yüce, Öyle Azametlidir
(Bakara: 255)





Übey bin Kâb -radiyallahu anh- der ki:

“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bana:
“Ey Ebu Münzir! Allah’ın kitabından ezberinde bulunan hangi âyetin daha büyük olduğunu biliyor musun?”diye sordu
Ben: “Allah ve Peygamber’i daha iyi bilirdedim
Tekrar sordu:
“Ey Ebu Münzir! Allah’ın kitabından ezberinde bulunan hangi âyetin daha büyük olduğunu biliyor musun?”
Cevap olarak: “‘Allahu lâ ilâhe illâ hüvel-hayyül-kayyum’ âyetidirdedim
Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz eliyle göğsüme vurdu ve:

“Vallahi ilim sana mübarek olsun ey Ebu Münzir!” buyurdu
(Müslim: 810)








Niçin En Büyük Âyet-i Kerime?
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde en büyük Âyet-i kerime’nin Bakara sûre-i şerif’inde olduğunu haber vermiştir
Çünkü bu Âyet-i kerime Allah-u Teâlâ’nın sıfat-ı ilâhî’sini, hakimiyet-i sübhânî’sini, azamet ve kibriyâ’sını en beliğ ve en güzel bir şekilde telkin ve tavsif etmektedir
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Her şeyin bir şerefesi yani üst noktası vardır Kur’an’ın üst noktası da Bakara sûresi’dir Bu sûrede bir âyet vardır ki, o Kur’an âyetlerinin efendisidir O Âyetü’l- kürsî’dir(Tirmizî: 2881)
Übey bin Kâb -radiyallahu anh- der ki:
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bana:
“Ey Ebu Münzir! Allah’ın kitabından ezberinde bulunan hangi âyetin daha büyük olduğunu biliyor musun?”diye sordu
Ben: “Allah ve Peygamber’i daha iyi bilirdedim
Tekrar sordu:
“Ey Ebu Münzir! Allah’ın kitabından ezberinde bulunan hangi âyetin daha büyük olduğunu biliyor musun?”
Cevap olarak:
“‘Allahu lâ ilâhe illâ hüvel-hayyül-kayyum’ âyetidirdedim
Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz eliyle göğsüme vurdu ve:
“Vallahi ilim sana mübarek olsun ey Ebu Münzir!” buyurdu (Müslim: 810)
Tamamı on cümleden ibaret olan Âyet-ül kürsî’de; Allah-u Teâlâ’nın vahdaniyeti, O’nun Hayy ve Kayyum olduğu, uyuklama ve dalgınlık gibi beşerî sıfatlardan münezzeh olup kâinatı kendi tasarrufunda bulundurduğu, O’nun izni olmadan kimsenin şefaat edemeyeceği, hayat sırrı, ilim sırrı, ilminin geçmişi ve geleceği kuşattığı, hâkimiyet sırrı, kudretinin gökleri ve yeri kapladığı ve Zât’ının çok yüce olduğu bildirilerek Tevhid inancının esasları açık bir şekilde ifade edilmiştir

Hayy ve Kayyûm:
Hazret-i Kur’an’ın en büyük Âyet-i kerime’sinin sırrını açacağız ve izahını yapacağız Bu sırları açmakla, birçok hususlarda ne demek istediğimizi bir nebze olsun anlamış ve kavramış olacaksınız
Allah-u Teâlâ buyurur ki:
“Allah o Allah’tır ki, kendisinden başka hiçbir ilâh yoktur(Bakara: 255)
Âyet-i kerime’de geçen “Hû” maskedir, yarattığı bütün mevcûdat bir maskeden ibarettir İnsan da böyledir, kâinat da böyledir Bu maske bütün mevcûdâtı içine alıyor Var olan O’dur Herkes maskeyi görüyor, O’nu görmüyor
“Lâ ilâhe”; O’ndan başka ilâh yoktur, ilâh ancak O’dur Bu yarattıkları Allah değildir, hepsi de “Lâ”dan ibarettir Çünkü “Lâ” dediğin zaman “Onlar Allah değil” diyorsun Bu maske de “Lâ”dan ve “Ol!” emrinden ibarettir Her yarattığı şeye sadece “Ol!” diyor, o da dilediği şekilde oluveriyor Ne dilemişse o oluyor Her zerrede ulûhiyet sırları mevcuttur Herşey O değil, fakat hiçbir şey de O’ndan ayrı değil
Ulûhiyet ve ubûdiyet yalnız O’na mahsustur Her cihetten tektir Varlığının başlangıcı yoktur Varlığı daimîdir, nihayete ermez
Varlığına şahit yine kendi varlığıdır Her varlık O’nun kudretinin eseridir Var olan ne ki varsa O’nunla var olmuştur
“O Hayy ve Kayyûm’dur(Bakara: 255)
Hayy: Ezelî ve ebedî hayat ile berhayattır Ezelden ebediyete kadar bütün hayat ve ebedîlik O’nun zâtı ile kâimdir
Kayyûm: Zât ve kemâl sıfatları ile her şeye hâkim olup, bütün varlıklar O’nunla kâimdir
Allah-u Teâlâ kendi Zât’ı ile hayattadır, yarattıkları ise O’nun hayat vermesi ile, O’nun kudreti ile yaşamaktadırlar Her şeye belirli bir zamana kadar ayakta durmak için sebepler ihsan buyurmuştur Hayy ve Kayyum ancak O’dur Ancak O var, O yaratıyor, her şey O’nunla kâimdir İnsanların akılları ve ilimleri bu noktayı kavrayamadığı için yeri görür, göğü görür, amma Hakk’ı göremez Görmesi de mümkün değildir Tutulanlar görülüyor da, tutan görülmüyor
Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de:
“Açlığa devam et beni görürsün İnsanlardan uzaklaş bana kavuşursunbuyuruyor
Demek ki görülüyormuş
Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh- Hazretleri:
“Ben Allah’ımı gördüm, başka bir şey görmedim buyurmuştur Yani “O’ndan başka bir şey yok ki onu göreyim
Demek oluyor ki Allah-u Teâlâ dilediği kimseye esrârını bildiriyor
O’ndan başka varlık yok zaten, hepsi de “Lâ”dan ibarettir Bu gördüğünüz kâinat ve içindekiler nur malzemelerinden yapılmıştır ve “Ol!” demekle olmuştur
Maskeyi kaldıran Zât-ı kibriyâ kendi varlığını ortaya koyuyor ve: “Var olan her şeyi ben yaratıyorum, benim kudretimle ayakta duruyor, her şey benimle kâimdirdiyor
Görebilen bunu da görebiliyor
Meselâ bir insan, elinde bulunan şeyi bilir Allah-u Teâlâ âlemleri öyle tutuyor ve öyle biliyor Bütün yarattıklarını muhafaza etmesi, tutması, gözetmesi, yaşatması yalnız O’na mahsustur O tuttuğu için O her şeye hâkimdir, her zerre O’nun varlığı ile kâimdir O’nun varlığı her şeyi kuşatmıştır, hükmünde hikmet sahibidir
Dikkat ederseniz bir damla kerih suyu kan pıhtısından cenin haline getiriyor Fakat o cenin ölüdür O yaratıyor amma o cenin başlangıçta cansızdır Sonra ona ruh veriyor ve cenin canlanıyor Ne oldu şimdi? Hayy ve Kayyum olan Allah onu yarattı, o O’nunla kâim oldu Bir et parçası idi, cansız ve hareketsizdi Ona “Ol!” dediği zaman O’nunla hayat buldu, canlandı, mukadderâtı da o anda yazıldı Âdem Aleyhisselâm da bu şekilde “Ol!” demekle canlanmadı mı? İnsan da böyledir, kâinat da böyledir
Her zerreyi yaratan, kürreyi de donatan O’dur O hem yaratıyor, hem de yönetiyor Zira O Ehad’dır Yarattıkları hem O’nunla kâimdir, hem de O’na muhtaçtır
Allah-u Teâlâ hem yaratıyor, hem donatıyor, hem de tutuyor Bu yaratmayı ve donatmayı yarattıkları yapabilir mi? Hayır yapamaz O halde vücud O, mevcud O
Maskenin altındakini gören maskeye itibar etmez Onlar “Lâ”dan ibarettir, maske ilâh değildir
Meselâ sen zannediyorsun ki sen sensin Hayır! Sen “Ol!” emrinden ibaretsin
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Resul’üm! Sana ruhtan sorarlar Onlara de ki: Ruh Rabb’imin emrindendir(İsrâ: 85)
Her şey seni yaratan Rabb’inin emrinden ibarettir Amma sen bilmedin, bilemedin
Ne güzel yarattı, âzâlarıyla donattı, en güzel bir biçim verdi Öyle ki bu durum karşısında sen de kendini müstakil zannettin
Ve fakat ruhunu çekince, verdiğini alınca, hani sen sendin?
Sen de O’nunla kâimsin, bütün yarattıkları da O’nunla kâimdir, amma O görülmüyor Sen yarattıklarını görüyorsun ve orada kalıyorsun, kendi kendini de aldatmış oluyorsun
Ve fakat O’nu gören, yani Allah-u Teâlâ’yı gören, O’nun gösterdiği kadar her şeyin hakikatini görür Bir perdeden, bir kabuktan, bir örtüden ibaret olduğunu görür Meğer O’nu örten hep bir örtü imiş
Allah-u Teâlâ bir kulunun kalp kilidini açtığı ve içeride O’nun olduğunu gördüğü zaman; işte o zaman o kul da görür ki gerek kendisi ve gerekse yarattığı bütün âlemler hep O imiş Her şey bir perdeden, bir kabuktan ibaret imiş, hepsi de “Ol!”emrinden husule gelmiş

Hazret-i Kur’an’ın en ince noktası Âyet-ül kürsî ile İhlâs-ı şerif’tir Bu sırrı bilebilmek için Allah-u Teâlâ’yı görmek şarttır O’nu görmeyen kimse ne bilir, ne de hafsalası alır Duysa da yine bilmez Ne ilmi yeter, ne de aklı yeter Çünkü aklın da ilmin de “Ulül-elbâb”ına dayanan bir husustur “Ulül-elbâb” Allah-u Teâlâ’nın duyurması ve göstermesi ile husule gelen akıldır Bu noktaya gelen kimsenin aklı da ilmi de durur Bu sahaya hiçbir ilim giremez
Şu kadar var ki Evliyâullah’tan bazı zevât-ı kiram bu hususa işaret etmişlerdir
Nitekim Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fethü’r-Rabbânî” adlı eserinde şöyle buyurmuştur:
“O öyle bir kuldur ki, Hakk’a vâsıl olmuş, O’nu görmüş ve mâsivâ denen Hakk’ın zâtından gayrı şeyleri bilmiştir(60 Meclis)
Onlar bu hususu görerek ve bilerek konuşuyorlar Allah-u Teâlâ’yı gören, gösterdiği kadar bilir, başkasına şâmil değildir
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtem-i veli hakkında bin küsur sene önce “Hatmü’l-Evliyâ” ismiyle müstakil bir eser yazmış ve onun Allah-u Teâlâ’nın hususi himayesinde olacağını, O’nu göreceğini ve O’nunla konuşacağını açıklamıştır
Eserin yirmi birinci bölümünde şöyle buyurmaktadır:
“Sonra başka bir mertebeye yükselir, o da Heybet ve Üns’tür Heybet O’nun celâlindendir, Üns ise O’nun cemâlindendir O’nun celâline baktığında korkar ve toplanır Şayet onu bu şekilde bırakırsa bütün işlerinde âciz olur, atılmış bir elbise gibi olur veya ruhsuz bir vücut olur O’nun cemâline baktığında bütün damarları sevinçten dolup taşar Şayet onu bu şekilde bırakırsa nefsi coşar ve sınırı aşar Heybet onun şiârı, Üns ise onun elbisesi olur Böylece kalbi dosdoğru olur ve nefsi sevinir Sonra onu başka bir mertebeye yükseltir O mertebe ‘İnfirad billâh’ yani ‘Allah ile kalma’dır
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri “Nevâdirü’l-Usûl” adlı eserinde ise velâyet mertebelerinin en üst derecesine vâris olan Hâtem-i veli’nin vasıflarını bir bir beyan ederek şöyle buyurmaktadır:
“Ehlullah’ın bir kısmı en yüksek velâyet derecesine sahip olur Bu kimse, Allah-u Teâlâ’nın, kendisini velâyeti için seçip kullandığı bir kuldur
O Allah-u Teâlâ’nın kabzasında (hususi himayesinde) hareket eder, O’nunla konuşur, O’nunla görür, O’nunla tutar, O’nunla anlar(Nevâdirü’l-Usûl, cilt:1, sh: 339)
İlmin sonu Hazret-i Allah’a dayanır Bu ilme “İlm-i billâh” denildiği gibi, “Ledünî ilim” de denilir
Bu ilme mazhar olan Hakk’ı görür, Hakk’tan görür Ve fakat Allah-u Teâlâ’nın tecelliyâtının sonu yoktur
“Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa ve hatta buna yedi deniz daha eklense, yine de Allah’ın kelimeleri tükenmez
Şüphe yok ki Allah Azîz’dir, hikmet sahibidir(Lokman: 27)
Kelimât-ı ilâhiye’nin sonu yoktur Çünkü O’nun ilmine ve hikmetine sınır konulamaz, iradesini dilediği şekilde kullanır Kayıt ve hudut tanımaksızın hükmünü icrâ etmektedir
Hakk’ı gören ise Cenâb-ı Vâcib’ül-vücud Hazretleri’nden başka hiçbir şey görmez Yani Allah-u Teâlâ’yı gören, O’ndan başka bir şey görmez ve görmek de istemez Zira her şey “Lâ”dan ibarettir “Lâ mevcûde illâllâh” tevhidinin sırrına vâkıf ettirdiği kimseler hem görür, hem söyler, hem de o hâl ile yaşarlar Her hâl ve kâllerinde hikmet-i ilâhî mevcuttur Birer numunedirler, birer Hakk adamı, Hakk dostudurlar Onlar O’nun himayesinde, tasarruf-u ilâhiyesindedirler O’nun gözetimi altında iş ve icraat yaparlar
İmam-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
“Ayrıca Allah-u Teâlâ ile karşılaşmanın, O’nun cemâl-i bâkemâline bakmanın ve O’na mânen yakınlaşmanın ne demek olduğunu da anlar(İhyâ-u ulûmi’d-din)
Çok iyi anlar Çünkü Allah-u Teâlâ öyle buyuruyor Öyle tecellî ediyor, öyle husule getiriyor ki, oradan anlıyor Bu, mahlûkun Hâlik’ına yaklaşması değildir Hakk’ın mahlûkuna tecelliyatıdır Hâlik tecellî edecek ki, o vâkıf olacak Mahlûkun yeri değil orası Oysa O’na her şey kolay

Vâhidiyet ve Samediyet:
Allah-u Teâlâ İhlâs sûre-i şerif’inde şöyle buyurmaktadır:
“De ki: Allah bir tektir(İhlâs: 1)
Allah-u Teâlâ müstakil bir vücuttur O’ndan başka hiçbir mevcut yoktur
Fakir “Kul hüvallahu ehad” dediğim zaman O’nu zikrediyorum, ismini zikretmiyorum Ehad dediğim zaman Ehad’ı görmem lâzım
“Allah Samed’dir(İhlâs: 2)
Ehad O, yarattığı her şey O’nunla kâim olduğu için her şey O’na muhtaçtır Var olan yalnız O’dur, Ehad yalnız O’dur, başka Ehad yok Bütün varlıklara “Ol!” demekle bir sûret, bir şekil vermiş, var etmiştir Yer görülüyor, gök görülüyor, insan görülüyor Murad ettiği gibi tecellî etmiş, bir sûretle görülüyor Amma O’ndan başka Ehad yok
Olanlar da O’nunla var olmuştur Biz Hazret-i Allah’ı görürüz, yaratılanları öyle görürüz O’ndan başka hiçbir şey yok
İnsan Allah-u Teâlâ ile kâim olduğu halde bunu bilmiyor O varlığını çektiği zaman leş oluyor Hani sen vardın? Sen de böylesin, bütün varlıklar da böyledir
“Doğurmamış, doğurulmamıştır(İhlâs: 3)
Zira doğma ve doğurma yarattıklarına âittir O Allah ki vardır, müstakil var olan O’dur, varlıkları yaratan O’dur O’ndan başka müstakil ne vücud var, ne de mevcud O, her şeyi çepeçevre kuşatmıştır
“Hiçbir şey O’nun dengi ve benzeri değildir(İhlâs: 4)
Hiçbir dengi ve benzeri olmamak yalnızca O’na mahsustur

Hülâsa olarak; her şey O’nunla kâim, sen de O’nunla kâimsin, zerre de, kürre de, her şey O’nunla kâimdir, O’nunla ayakta duruyor
Kişi Âyet-ül kürsî’yi okuyor amma, kendinin O’nunla kâim olduğunu ve kâinatın da O’nunla kâim olduğunu bilmiyor
Bu sebepledir ki, en büyük Âyet-i kerime budur
Müfessirler bu Âyet-i kerime’yi açıklarken: “Her şey O’nunla kâimdir demişler, fakat: “Sen de O’nunla kâimsindememişlerdir Çünkü mânevî, bâtınî noktaların da zâhirinde kalmışlardır
Mârifetullah ehli Allah-u Teâlâ’nın öğrettiğini bilir O öğrettiği için ve herkese ayrı ayrı tecellî ettiği için o bilgi kimsede bulunmaz
Her şeyi O’nun yarattığını ve her şeyin O’nunla kâim olduğunu ancak hakikat ehli bilir ve görür Amma sizin bildiğiniz göz ile değil de, O’nun gösterdiği göz ile hem görülür, hem bilinir Yoksa bir beşer gözü ile değildir
İnsan Allah-u Teâlâ’nın yarattığı ve donattığı bütün âlemlerin “Lâ”dan ibaret olduğunu görmedikçe hiçbir zaman “İlâh”ı, yani Allah-u Teâlâ’yı göremez ve lâyık-ı veçhile bilemez Bilgileri zandan ibarettir, bu böyledir
Âyet-i kerime’sinde:
“İçinizde Görmüyor musunuz?” buyuruyor (Zâriyat: 21)
Bu bir Allah kelâmı değil midir?
Sen bu hakikati anlamıyorsun diye bu Âyet-i kerime’yi beyan etmeyelim mi? Senin gözün körse güneşin suçu nedir? Hakikat budur, ilâhî hüküm böyledir
Bu hitâb-ı ilâhî yalnız insana değil, zerreden kürreye kadar yarattığı ve donattığı bütün âlemlere O’nun hitâb-ı ilâhî’sidir
Gerçek Mürşid-i kâmil O’nu gördüğü zaman, kâinatın bir maske olduğunu görür Maskeyi de görür, maskeyi kaldıranı da görür
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer siz süflî arza bir ip sarkıtmış olsanız Allah’ın üzerine düşerdi(Tirmizî)
Demek ki Allah-u Teâlâ kime gösterirse o görüyor
O’ndan başka hiçbir şey yok ki düşsün! Ötekiler “Ol!”ve “Öl!”, işte bundan ibarettir Düşen O’nun üzerine düşer
O her şeyin takdirini dürmüş, şeklini şemâlini vermiştir, ondan sonra “Böyle ol!” demiştir, o da dilediği şekilde oluvermiştir O görünenleri öyle murad ettiği için öyle göstermiş Demek ki O var, O’ndan başka birşey yok, O’nun hükmünden başka birşey yok
Her şeyi O tutuyor, O yaratıyor, O öldürüyor Fakat insan tutulanı görüyor da tutanı görmüyor Yani yaratılmışları görüyor da Yaratan’ı görmüyor
Fakir der ki: “Siz Allah-u Teâlâ’nın tuttuğu şeyi görürsünüz, Elhamdülillâh biz tutanı görürüz Yaratan’ı gördüğüm için, bu yaratılanların bir perdeden ibaret olduğunu görüyorum
Bu beyanlar duyanlar içindir, işitenler için değil Kime ne duyurdu ise o anlar İyi bilin ki, bunların hepsi Allah-u Teâlâ’nın göstermesiyle, bildirmesiyle, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in nur ışığı ile görerek ve bilerek söyleniyor
Sakın bu ilme dalmayın İlminiz ve aklınız yetmez Yetmediğine göre inkâr yollarına kalkışmayın Evliyâullah’ın beyanlarını inceleyin, onlara itimat edin ve kurtulun Bütün delilleri önünüze sürüyorum, oku ve geç, anlamaya kalkışma
Bu sırlar niçin anlaşılmıyor?
Bu hususta bir Âyet-i kerime arzedelim:
“Yedi kat göğü ve yerden bir o kadarını yaratan Allah’tır Allah’ın fermanı bunların arasından iner ki, böylece Allah’ın her şeye kâdir olduğunu ve her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz(Talâk: 12)
Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhüma- Hazretleri buyururlar ki:
“Eğer bu Âyet-i kerime’nin size tefsirini yapacak olsam, beni mutlaka taş yağmuruna tutarsınız
Size bu anlatılanlar sanmayın ki bilinmiyor Allah-u Teâlâ fakire öyle bir üslup vermiş ki, İbn-i Abbas -radiyallahu anh- Hazretleri’nin buyurduğu mevzuları açıyoruz da kimse farkında değil Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’leri yerleştirdiğimiz için, o söylediğimiz söz kayboluyor Kişi Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’i görüyor, o mevzuyu unutuyor Sizin anlayacağınız şekilde açıldığı için şaşkınlık yapmıyorYoksa kapalı tuttuğumuz yerler çok azdır

Zerreden kürreye kadar her şey her şeyi kuşatmıştır Kimini zar ile kuşatmış, kimini deri ile, kimini kabuk ile
Yani Allah-u Teâlâ her zerreyi bir şey ile çevirmiştir Yer de böyledir, gök de böyledir Arşurahman ile de her şeyi kuşattırmıştır Allah-u Teâlâ ise her şeyi kuşatmıştır, bütün âlemleri çepeçevre çevirmiştir
İşte bunun ispatı:
“Allah her şeyi çepeçevre kuşatandır(Nisâ: 126)
Çünkü Allah-u Teâlâ her şeyi çepeçevre kuşattığından nereye baksan yalnız O’nu göreceksin
Herkes O’nu bu mülkün içinde, mekânların içinde arıyor Halbuki bütün mekânlar O’nda mekândır, O’nun mekânı yoktur
İyi bil ki O’nu gören, O’ndan gören, bütün âlemlerin bir kabuk, bir perde, bir maskeden ibaret olduğunu görür ve bilir
“Yüzünüzü hangi cihete çevirirseniz çevirin, vech-i ilâhî oradadır(Bakara: 115)
Çünkü:
“Allah göklerin ve yerin nurudur(Nûr: 35)
O’ndan başka ne vücud var, ne de mevcud var Gösterdikleri bunu görüyor, böyle olduğunu da biliyor Amma sen “Lâ”da kaldın, yeri göğü gördün, orada kaldın O’nun nuru olduğunu göremedin ve bilemedin Aslı O’dur, perdede başkası görülür Mevcûdat O’nun nurundan birer nurdur
Gösterdikleri bunu görüyor, böyle olduğunu da biliyor Hem görüyor, hem biliyor Amma sen hem görmüyorsun, hem bilmiyorsun
Bunu neden kavrayamıyorsunuz?
İlminiz ilmel-yakîn, aklınız da akl-ı meaş olduğu için kavrayamıyorsunuz

Bu Âyet-i kerime’nin tecelliyâtına nerede mazhar olunur?
Kişi Allah-u Teâlâ’nın içinde olduğunu gördüğü zaman,
Kendisinin bir maskeden, bir paçavradan ibaret olduğunu anladığı zaman,
Mükevvenâtı kendi nurundan yarattığını ve donattığını gördüğü zaman, bu Âyet-i kerime’nin sırrına ve tecelliyâtına mazhar olur
Çünkü nurundan “Nur”unu yarattı, o “Nur” ile mükevvenâtı donattı Bütün bu sır bunun içindedir Hep nur Yer de nur, gök de nur, taş da nur, toprak da nur
Ancak bu tecellîyata kimi mazhar ederse, O’nu hem görür, hem de bilir Çünkü o kendisini görmüyor, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor
O’nun göstermesiyle, O’nun bildirmesiyle bu mümkün olur Zan ilmi kati surette buraya erişemez Birçok velilere dahi bu tecellîyat verilmemiştir
Eğer bu noktayı bir kavrayabilirsen, göklerin ve yerin nur olduğunu gözünle göremesen de, inanmakla kurtulmuş olursun
Vaktaki içinde O olduğunu gördüğün zaman, kendinin bir maskeden, bir örtüden, bir paçavradan ibaret olduğunu gördüğün zaman; bir de bakarsın ki, meğer nurundan “Nur”unu yaratmış, o “Nur” ile mükevvenâtı donatmış
Yani bu mükevvenâtın malzemesi nur
Nitekim Âyet-i kerime’sinde:
“Resul’üm! Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdikbuyuruyor (Enbiyâ: 107)
Bu “Nur”un sayesinde âlemlere rahmet ve hayat veriyor Âlemlerin hayat bulması o “Nur” sayesindedir Çünkü onu âlemlere rahmet için yaratmıştır O bir hayat kaynağıdır, hayatı ondan fışkırttı Hem“Rahmeten Lil-âlemîn”dir, hem de “Ebu’l-ervah”tır
O “Rahmeten Lil-âlemîn” olduğu için âlemdeki her zerre nasibini ondan alıyor Ay da, güneş de, yer de, gök de, her şey o nurdan alıyor Nereye baksan o nur Ona verildiğinden ötürü kâinat ona muhtaçtır
Görebilenin onu bu çizgide görmesi lâzımdır, fakat bu çizgide kaç kişi görebiliyor?

O Tutuyor, O Yaşatıyor:
Zerreden kürreye kadar yarattığı her şeyi tuttuğuna en belirgin bir misal olmak üzere Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Üzerlerinde kanat çırpıp duran kuşları görmüyorlar mı? Onları havada tutan Rahman’dan başkası değildir
O her şeyi görmektedir(Mülk: 19)
Uçarken kolaylık için kanatlarını açıp örtmeyi ilham eden, uçan her kuşu havada tutan, onları iri cüsselerine rağmen yere düşmekten koruyan, rahmeti bütün kâinatı kaplamış olan yaratıcı Rahman’dan başkası değildir
Sadece kuşlar değil; insanları da, her şeyi tutan O’dur Kâinattaki her şey O’nun murakabası altındadır Kudret elini çektiği zaman düşer kalırlar

Bu muhteşem kâinat Allah-u Teâlâ’nın izniyle ayakta durmaktadır Gökleri ve yeri tutup zevalden koruyan, ortaksız olarak takdir ve tedbir eyleyen O’dur
Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz ki Allah gökleri ve yeri, nizamları bozulmasın diye tutuyor(Fâtır: 41)
Onların belirli vakitlerden önce yok olmalarını istemediği için muhafaza buyuruyor da henüz yıkılmıyorlar
“Andolsun ki eğer nizamları bir bozulacak olursa, onları kendinden başka kim tutabilir?” (Fâtır: 41)
Göklerin ve yerin, oldukları şekilde devamlarını sağlamaya O’ndan başka kimsenin gücü yetmez
“Göğü de, kendi izni olmadıkça yerin üzerine düşmemesi için O tutar(Hacc: 65)
Mevcut düzen ilâhî kudretin tezahürüyle kurulduğu gibi, yine o ilâhî kudretin tecellisi ile bozulacaktır

Hakk’ı Gören Kendini Görmez,
Kendini Gören Hakk’ı Göremez:
Var olan Allah-u Teâlâ’dır Herkes maskeyi görüyor, O’nu görmüyor Her görünen şey maskedir, O’na perdedir İnsan da böyledir, kâinat da böyledir
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Hiçbir göz O’na erişemez, ihata ve idrak edemez Fakat O bütün gözleri ihata eder(En’âm: 103)
Baş gözü Allah-u Teâlâ’yı göremez Fakat O, kalp gözünü açtığı zaman, kişi O’nu da görür, O’nun gösterdiklerini de görür
Allah-u Teâlâ bu ilâhî beyanı ile insanın da kâinatın da bir maske olduğunu açklıyor
İnsan bir maske takarsa maskeyi görürsün Fakat o bir kâğıt parçasıdır, çıkardığın zaman aslını görürsün Bu da böyledir Eğer Hakk’ı görürsen, kâinatın bir maske olduğunu görürsün, maskeye hiç değer vermezsin Maskeyi çıkardığın zaman hiçbirinin hükmü kalmaz
İşte Hazret-i Allah budur
Gerçek Mürşid-i kâmil O’nu gördüğü zaman, kâinatın bir maske olduğunu görür Maskeyi de görür, maskeyi kaldırdığını da görür
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Biz ona iki göz vermedik mi?” (Beled: 8)
Allah-u Teâlâ insana bir baş gözü bir de kalp gözü vermiştir
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Her insanın kalbinin iki gözü vardır O gözlerle gaybı kavrayabilir Allah bir kuluna hayır murad ederse, gözünün göremediği şeyi görebilmesi için kalbinin gözlerini açarbuyurmuşlardır
Siz perdeyi ve perdenin üstündekileri görüp O’nu görmüyorsunuz Fakat içinde olanı gören ve bilen var İçinde olanı gören ve bilen, yalnız O’nu görür Kâinatın da, kendisinin de, perdenin de hükümsüz olduğunu bilir Fakir bunu bir cümle ile ifade ederiz:
“Allah-u Teâlâ’yı gören kendini görmez, kendini gören Allah-u Teâlâ’yı göremezBütün esrar işte bu noktadadır
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Size Rabb’inizden basiret (kalp gözü) gelmiştir Kim görürse kendi lehine ve kim körlük ederse kendi aleyhinedir(En’âm: 104)
Göze göre “Görme” ne ise, kalbe göre “Basiret” de odur
Gözlerin görmesine sebep olan görme nuruna göz denildiği gibi, kalbin görmesine sebep olan kalp gözüne de basiret denilir
Basiret; Allah-u Teâlâ’nın subûtî sıfatlarından biri olan “Basar”ın kullarındaki tecellisidir Bu tecelliden nasibi olanların gözlerinden perde kalkar İnsanın dış âlemi gören bedendeki iki gözüne karşılık, kalbin de iç âlemi gören gözü vardır ve buna “Mârifet gözü” ve “Kalp gözü” gibi isimler verilmiştir
Allah-u Teâlâ Haşr sûre-i şerif’inin 2 Âyet-i kerime’sinde bu basiret sahiplerini “Ulü’l-ebsâr” olarak vasıflandırmaktadır
Basiret Allah-u Teâlâ’nın mümin kulunun kalbine attığı öyle bir nurdur ki, bu nur sayesinde hakikati kavrar
İnsanların hakikati görmelerine ışık tuttuğu için Kur’an-ı kerim âyetlerine “Basiretler” mânâsına gelen “Besâir” denilmiştir (A’râf: 203 ve Kasas: 43)
Kalp gözü körleşmiş ve basireti bağlanmış kimseler hakkında da “Körler” gibi tabirler kullanılmaktadır (Bakara: 18)
Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Yalnız gözler kör olmaz, sinelerde olan kalpler de körleşir(Hacc: 46)
Asıl körlük göz körlüğü değil kalp körlüğüdür Bu körlükteki zararın sınırı ve sonu yoktur
Allah-u Teâlâ “Hakikat”ı apaçık ortaya koyar, duyurmak istediklerinin basiretlerini açar, duyurmak istediğini duyurur, göstermek istediğini gösterir Diğer taraftan da lâyık olmayan gözlere göstermez, basiretlerini bağlar, körlük ve karanlık içinde bırakır
Gerçek mürşidin Hazret-i Allah olduğunu O’nun bana ilham ettiği üslupla âcizâne o kadar sade bir şekilde anlatıyorum ki, anlamamanız mümkün değildir Fakat anlamıyorsunuz, çünkü aklınız orada değil, nefsiniz o mertebede değil
Basiret sahiplerine gelince, Allah-u Teâlâ onların gözlerini açmış, hakikati göstermiştir
Hülâsa olarak arzetmek istediğimiz şu ki; zâhirî ilmi halk öğretir, bâtınî ilmi Hakk öğretir Zâhirî ilim tahsil edildikçe insanın bilgisi artar, Allah-u Teâlâ öğrettikçe insanın hakikat bilgisi artar

Uyku ve Uyuklama:
O öyle bir “Hayy” ve “Kayyum”dur ki, Zât-ı Akdes’ine hiçbir eksiklik ve gaflet ulaşmaz, mahlûkatından aslâ gafil kalmaz Mükevvenatın her haline dâima vâkıftır
“O’nu uyuklama da uyku da tutmaz(Bakara: 255)
Yarattığı bütün âlemleri tuttuğu için, âlemlerin varlığı O’nunla kâim olduğu için O’nda ne bir uyuklama, ne de uyku aslâ düşünülemez
Şoför direksiyonda uyursa ne olur? Bütün âlemleri yaratan, yaşatan, ayakta tutan Allah-u Teâlâ uyuklamaz, O’nu uyku da tutmaz Bir an için uyuklamış olduğu farzedilse, böyle bir durum bütün kâinatın yok olmasına vesile olur

O’nun ve O’ndandır:
Mülk Allah-u Teâlâ’nındır Mülkünün hem sahibi, hem hükümdarıdır Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder Hâkimiyetinde, mülkünde hiç kimse O’na ortak değildir
“Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur(Bakara: 255)
O, göklerde ve yerde, ikisi arasında olan her şeyin sahibidir Melekler, insanlar, cinler, ne varsa hepsi O’nun mülküdür, yarattığı ve yönettiği varlıklardır Her birisinde yegâne mutasarrıf O’dur Hepsi O’nun idaresi, gücü ve hâkimiyeti altındadır Dilediğini var eder, dilediğini yok eder Ululuğu ile göktekileri yere indirir, inâyet nuru ile yerdekileri göklere çıkarır
O’nun mülkünde ancak O’nun emirleri ve kudreti hüküm sürer Takdirine ve tedbirine hiç kimse karşı gelemez Bu muazzam ve muhteşem nizamın binlerce seneden beri hiç şaşmadan devam edegelmesi, ancak ezelî ve ebedî bir yaratıcının hikmeti mucibince mümkün olmaktadır

Yaratmak Allah-u Teâlâ’ya Mahsustur:
Yaratmak; olmayanı, bilinmeyeni ortaya koymak, hiç yoktan var etmektir Bu da yalnız Allah-u Teâlâ’ya mahsustur
Her şeyi nizam ve intizam içinde yoktan var eden, her yarattığını birbirine uygun, yeni bir icat ile numunesiz olarak yaratan O’dur
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Allah her şeyin yaratıcısıdır(Zümer: 62)
Her şeye ihtimamla bir şekil ve hususiyet verir, düzenler ve en güzel bir biçimde terkip eder Yarattığı şeylerde güzelliğinin kemâlini gösterir
Bir şeyi yaratmak istediğinde; onu düşünüp tasarlamaya, zamana, mekâna ve numuneye muhtaç değildir Kâinatı ve içindeki her şeyi misilsiz, benzersiz yaratmıştır Her şeyin en güzelini, en güzel hikmetlerle yaratan O’dur İnsanların yaptığı, sadece O’nun verdiği akıl sayesinde yaratılanların sırlarını keşfetmekten ibarettir
Bütün insanlar bir araya gelseler, ilimlerini fenlerini ortaya koysalar bir tek incir çekirdeğini, bir buğday tanesini yapabilirler mi? Veyahut bir sivrisineği, bir tek kılı yoktan var edip onlara can verebilirler mi?
Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî’de şöyle ferman buyuruyor:
“Benim yarattığım gibi birşey yaratmaya kalkışandan daha zâlim kim olabilir? Bir karınca veya bir arpa tanesi yaratsınlar!” (Müslim Libas, 101)
Bir tek yaprak karşısında bütün yarattıkları âciz kalır O ise o yaprağın ne zaman yaratılacağını, o yaprağın vazifesini, yapacağı zikrini, ömrünü bilmektedir O’nun izni olmadan o yaprak düşmez
Âyet-i kerime’sinde:
“O’nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmezbuyuruyor (En’âm: 59)
Ezelî ilmi her şeye şâmildir Her nerede ve her ne zaman bir ağaçtan bir yaprak düşerse, Allah-u Teâlâ onun yerini de zamanını da en ince teferruâtı ile bilir
En küçük misal olan “Yaprak düşmesi” misali ile bütün hal ve ahvale işaret edilmiştir
Büyük ve küçük, gizli ve açık, görünmeyen ve görünen, düşünülen ve hissedilen, hayat ve ölüm, olmuş ve olacak her şey bütün genişliği ve inceliğiyle Allah-u Teâlâ’nın ilmindedir
İşte Allah böyle bir Allah’tır, yaratıcı yalnız O’dur

Allah-u Teâlâ’nın beni yaratış şeklini gözünüze getiriyorum Ben kendimi orada bir resim, bir robot olarak görüyorum Beni yaratıyor, yaratış şeklini görüyorum Âzâ nimetleriyle donatıyor, onu görür gibiyim Sonra o uzuvları bir bir yerine koyuyor, onu görüyorum Sonra sıfatı ile beraber beni gösteriyor
Ve derim ki:
“Allah’ım! Sen beni yarattın, nimetlerle donattın, âzâ nimetlerini dilediğin şekilde teşekkül ettirdin Varlığından, birliğinden, azametinden, kudretinden, mülkünden haberdar eyledin Sana sonsuz şükürler olsun
Bana bir suret verdin, suretiyle beraber çıkardın
Yarattığın için varlığını biliyorum, birliğini biliyorum, azametini görüyorum, mülkünde de bulunuyorum
Bütün bunları bu şekilde gözden geçiririm Ben orada robot oldum, O yaratıcı oldu
Yine derim ki:
“Allah’ım! Râzı olup olmadığın şeyleri bildirmek için ve Zât’ına ulaşacak yolu göstermek ve buldurmak için kitaplar indirdin, peygamberler gönderdin
Allah’ım! Lütfunla ulaştırdığın kullarından eyle!
Mülkünde bulunduruyorsun, cennet-i âlâ’da yaşatır gibi nimetlerle rızıklandırıyorsun Sen bana dünyayı cennet hâline getirdin
Beni şükredici, zikredici, tefekkür edici ve sabredicilerden et, amma nankörlerden etme
Asıl şükür Allah ile Allah’a yapılan şükürdür Hakiki namaz da, hakiki zikir de böyledir, övünmek de böyledir O’nunla ibadet edilirse, ibadetin özüne inilmiş olur Bir insan Allah ile övünürse, övünmelerin en güzelini yapmış olur
Her gün bu şekilde bu işin içinde yoğurulurum Söylüyorum değil yoğuruluyorum O zaman O Hazret-i Allah oluyor, ben ise kurulmuş bir robot oluyorum O bana ruh verdiği için o robot konuşuyor Ben bir robottan ibaretim O’nun idare ettiği bir robot Robotu O yapıyor, düzenliyor, insan şekline koyuyor Ben de görüyorum, bir robot! Robotla onun arası ne ise, Hâlik ile mahlûkun arası da budur Birisi halkın robotu, birisi Hakk’ın robotu
İşte Hazret-i Allah budur! Yaratan, yaşatan, nimetlerle merzuk eden hep O Mülk de O’nun O Hazret-i Allah, sen yaratılmış bir mahlûk Kâinatı da bununla ölçerim Ben ne isem kâinat da budur Tabii ki bu noktada söyleyemediğim çok sırlar var
Hazret-i Allah’ı gördüğüm zaman kâinatı resim olarak görürüm Yalnız O var, ötekiler resimden ibaret
İnsan Allah-u Teâlâ ile kendisini ayıramıyor, müstakil bir varlık zannediyor Ayırması da mümkün değildir Ancak murad ettiği kuluna âit bir bilgidir Bütün kâinat bu şekildedir Perdeyi kaldırdığın zaman O var Sana bu elbiseyi geçiren, kâinata da aynı elbiseyi geçiriyor Halbuki içinde O var
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“İçinizde Görmüyor musunuz?” buyuruyor (Zâriyat: 21)
O, içinde O’nun olduğunu biliyor, onunla irtibat kuruyor, O’nunla nefes alıyor
Bu ilâhî hitap insana olduğu gibi, bütün âlemlere de şâmildir Allah-u Teâlâ’nın göstermesiyle, fakir, âlemlerde O’ndan başka bir şey görmüyorum
Tabii ki bir noktaya kadar açabiliyorum Eğer Allah-u Teâlâ size bu noktayı ayn’el-yakin kavratırsa; yaratılanları görmüş, Yaratan’ı da bilmiş olursunuz Zaten yaratılanların bir kısmı görülüyor, amma Yaratan görülmüyor Biz âlemleri gördüğümüz zaman bir kabuk olarak görüyoruz Fakir onu görür de söyler Yani görmediğim şeyi söylemiyorum Fakat anlatmam mümkün değildir Öz Hakk’ı bilmek ve bulmaktır, öz budur
Onun içindir ki İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:
“Onların ilimleri bu ilimlere nisbetle kabuk kalırbuyurmuşlardır (317 Mektup)
İşte bu sırlar bunlardır
Allah-u Teâlâ zâtına çektiği kimseleri kendi odasına almıştır O, O’nun verdiği ilimle ilimlenmiş, has odanın esrarını oradan almıştır Ondan başka hiçbir ferdin aklı ve ilmi yetmez Doğrudan doğruya O’nun ihsanıdır, O’nun ikramıdır, O’nun vergisidir, O’nun bildirmesidir, O’nun göstermesidir Çünkü robot robottur, hükümsüzdür
Bu anlattığımız sırlar esrar odasının sırlarının sırlarından, hakikat incilerindendir
Şefaat İzni:
Şefaat bir kimsenin suçunu affettirmek, kendisinden cezayı gidermek için hakkında yapılan bir iltimas ve istirhamdan ibarettir
Günahı sevabından çok olduğu için cehenneme girmeyi hak eden günahkâr müminlere; Allah-u Teâlâ’nın izni ile peygamberler, sıddıklar, âlimler, şehidler şefaat edeceklerdir
O kime şefaat yetkisi verirse, ancak o şefaat edebilir Bu yetki O’na âittir
“O’nun izni olmadan, katında kim şefaat edebilir?” (Bakara: 255)
Buna kim cesaret edebilir? Şefaat izni verilenler de hep O’nun rızâsı ve izni doğrultusunda âile efrâdına, yakınlarına ve dostlarına şefaat ederler O’nun izin vermediği hiç kimse şefaat edemez
Şefaat ancak şefaata ehil olanlara fayda sağlar Ehil olmayanlara o gün hiçbir şefaatçinin şefaati fayda vermez