Mumsema islam Arsivi
Anasayfa Forum Kuralları İletişim Bugünkü Mesajlar
Geri git   Mumsema islam Arsivi >
Dini Kavramlar Bölümü
> Dini Kavramlar Alt Başlıklar > Q-R
Google
 
Kullanıcı ismi
Şifreniz
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

Cevapla
 
Konu Araçları
Alt 03-22-2007   #1
Bilgiler
mum
Administrator
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nerden: filistin
Mesaj: 11,416
İtibar
Tecrübe Puanı: 123
Rep Puanı : 8125
Rep Derecesi :
mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.
mum RSS Feed
Standart Rü'yetullah - Allah'ın kıyamet günü mü'minler tarafından görülmesi meselesi



[Üye Olmadan Linkleri Göremezsiniz. Üye Olmak İçin Tıklayın...]


RÜ'YETULLAH

Kur'ân âyetlerinin ve Hz. Peygamberden rivayet edilen bir kısım hadislerin delaletiyle Yüce Allah'ın kıyamet günü mü'minler tarafından görülmesi meselesi. Bir çok konuda olduğu gibi, meseleye farklı boyutlarda bakılmasının bir sonucu olarak, bu konuda da İslâm ekolleri arasında farklı görüşler belirtilmiştir. Bazı bilginler ve ekoller rü'yetin mümkün olamayacağını ileri sürerek, Allah'ın görülmesi inancına İslâm dışı bir hüviyet kazandırırken, bazı fırkalar da mümkün olacağını kabul ve ileri sürmekle kalmayıp, bir ifrat ve tefrit örneği sergileyerek, Yüce Allah'a cisim isnad etme yolunu tutmuşlardır. Ehl-i Sünnet ekolü ise, geneldeki tutumunu devam ettirip, orta yolu takip ederek, Yüce Allah'ın ahirette mü'minler tarafından görülebileceğini, ancak bunun keyfiyetinin bilinemeyeceğini kabul etmiştir.

"Rü'yet" kelimesi, Arapça'da (re-a-ye)kökünden gelen bir mastardır. Bu kelimeye ise, sözlüklerde çeşitli anlamlar verilmektedir. Bunlar arasında görmek, bakmak, inanmak, bilmek, sanmak, sonunu düşünmek, tefekkür etmek, planlamak ve rüya görmek anlamları sayılabilir. Bu fiilin bu kadar çeşitli anlamlara gelmesi, elbette Arapça'daki kurallara bağlı olarak bazı hal ve durumlara göre olacaktır ve öyle de olmaktadır. Bu anlamlar fiilin beraberinde kullanıldığı harfi cerlere göre söz konusu olmaktadır ki, bunun Kur'ân-ı Kerim'de çeşitli örnekleri mevcuttur. Bu kadar geniş bir anlam grubu ifade etmesine rağmen, bu fiilin anlamının genelde görmek olarak ele alındığı görülmektedir. Bu da, fiilin genel yapısının bu minval üzere olduğunun bir göstergesidir.

Terminolojik olarak, bir başka ifadeyle ıstılah bakımından rü'yet denilince, İslâmî literatürde: Yüce Allah'ın mü'minler tarafından Cennet'te görülmesi meselesi akla gelmektedir. Bu mesele Kelam ilminde üzerinde en çok tartışılan konulardan birisi haline gelmiştir. Bazı Kelam kitapları, bu konuyu Allah'ın zatına ait bir mesele olarak kabul edip onu Allah'ın zatı ile ilgili meseleler başlığında incelemişler (Gazzali, el-İktisad fil-İtikad, s. 41-48), bazıları ise Allah hakkında caiz olan ve olmayan hususlar bahsinde ele almışlardır (Amidî, Gâyetül-Meramı fî İlmi'l Kelâm, s. 159-179).

Rüyet meselesi genel olarak iki noktada ele alınmaktadır. Birincisi, rüyetin, dünyada cevazı meselesi: İkincisi ise, rüyetin ahirette vücûbu meselesidir. Bunlardan birincisine, daha çok bir takım aklî izahlar delil olarak kullanılmakta olup, Kur'ân'dan ise, el-A'raf suresi,143. ayet delil olarak getirilmektedir. İkincisi, yani ahirette vücûbu hususuna ise, hem Kur'ân'dan hem de hadislerden bir çok delil ileri sürülmektedir. Ancak burada özellikle bu konuya has bir durum vardır ki, o da hem rü'yetin imkanını hem de mümkün olmayacağını ileri sürenlerce aynı âyetlerin delil olarak kullanılmış olmasıdır. Söz konusu olan nokta, sözü geçen âyetlerin çeşitli yönlerden tevil edilmesi ve farklı şekillerde anlaşılmasıdır. Bu da bize İslam dininde esas olan meseleler ile, esasa dahil olmayan meselelerdeki farklılığı ortaya koymaktadır. Zira, rü'yet meselesinde, imkanını veya mümkün olmadığını ileri sürenlerden hiç birisi, İslam dinine göre, tekfir edilemez. Çünkü bu konu dinin özünden telakki edilmeyen bir husus olup, yorum ve anlayışa, temel kabul edilen prensiplere göre farklı anlaşılabilen meselelerdendir. Bu bakımdan her iki grup da aynı âyetleri delil olarak kullanmışlardır. Eğer böyle değil de, İslamın temel meselelerden birisi olmuş olsaydı, bu derece bir serbestlik ve hoş görünün olması düşünülemez ve aynı âyetlerin her iki grup tarafından kullanılması mümkün olamazdı.

Rüyetin Dünyadaki Cevazı; Bu hususta daha çok aklî delillerin kullanıldığını biliyoruz. Bunlara göre: Rü'yetullah aklen caizdir. Akıl, arızî sebeplerden uzak olarak, kendi halinde bırakılırsa, rü'yetin imkansızlığına değil, imkanına, yani olabileceğine hükmeder. Çünkü görülme özelliği, var olan şeylerin ortak özelliklerindendir. İnsan fıtrî olarak da arzu ettiği, hem de iştiyakla arzu ettiği yüce yaratıcısını görmek ister ve bunun arzusuyla hayatını sürdürür. Öyle ise isbat zarureti görülebilir iddiası için değil; görülmez iddiası için söz konusu olur. Öte yandan Yüce Allah'ın görülüp görülmeyeceğinin tartışılması da bir bakıma O'nun görülmesinin bir başka yönden ispatına esas teşkil etmektedir.

Rü'yetin aklen cevazı ile ilgili olarak "vücûd delili" ismi verilen bir başka delil vardır ki, bunu şöyle açıklamak mümkündür:

İnsan, kainattaki varlıkları göz ile görmekte ve aradaki farkları yine göz ile ayırd etmektedir. Mesela insan ile at, beyaz ile siyah göz ile farkedilmektedir. Buradan şu noktaya gelinebilir: Rü'yetin sıhhati için ortak bir illet lazımdır ki; bu da ya vücûd ya hudûs ya da imkan olmalıdır. Bir dördüncü illeti düşünemeyiz. Bu ortak illet olmadan; cevher, cevher olduğu için, araz da araz olduğu için görülür diye bir sonuca ulaşamayız. Zira muhtelif illetler ile rü'yetin sıhhati ortaya konulamaz.

Bu üç illetten hangisinin ortak illet olabileceğine gelince.

İnce hudus illetini ele alırsak; hudus, öncesinin sonsuz yokluk olmasının kabul edilmesine rağmen yine de vücûddan ibarettir. Adem, yani yokluk da, illetten bir cüz olamaz. Hem de hudus, yokluktan varlığa geçiştir, oluştur. Yani varlığa geçişte yine varlığa, bir başka ifadeyle vücuda muhtaçtır. Dolayısıyla söz konusu ortak illet, hudûs olamaz.

İmkana gelince; imkanın varlığa da, yokluğa da şumûlü vardır. Yokluk ise görülemez. Yokluğa, yani görülmemeye şümulü olan imkanın ise ortak illet olması düşünülemez. Zira, imkanda yokluğun ve varlığın eşit derecede bulunması söz konusudur.

Hudûs ve imkanın her ikisinde de yokluğun düşünülmesi söz konusudur. Yokluğun ise görülemeyeceği açıkça bilindiğine göre, ne hudûs ne de imkan ortak illet olamaz.

Geriye, vücûd illeti kalmaktadır ki, duyular aleminde görme hadisesinin mümkün oluşu başka şeyden değil, doğrudan doğruya sadece "var olmak"tan doğmuştur. Yüce Allah da, var olduğuna ve bunda şüphe söz konusu olmadığına göre, Yüce Allah görülecektir. O'nun görülmesi mümkündür. Öte yandan var olan şey hakkında onun görülüp görülmeyeceği tartışması yapılır. Olmayan şey hakkında bu yapılmaz. Eğer tartışma yapılıyorsa bu bir bakıma o şeyin görülme özelliğine delalet eder (Bu delilin geniş tartışması için bkz. Sırrı Paşa, Nakdul-Kelam fî Akaidil-İslam, İstanbul 1324, s. 147 vd.).

Burada şunu da söylemek yerinde olacaktır: Burada esas tartışma konusu olan husus, Yüce Allah'ın görülebilme imkanıdır. Yani O'nun, görülme özelliğine sahip olması meselesidir. Yoksa bu dünyada ve dünyevi gözle mutlaka görüleceği iddiası değildir. Tartışma dünyada caiziyyet konusu üzerinedir; yoksa ahiretteki vucubiyyet konusu üzerine değildir. Bu noktanın özellikle belirtilmesi ve bilinmesi gereklidir.

Rü'yetin dünyadaki cevazı ile ilgili olarak delil getirilen el-A'râf suresi 143. ayeti ele alalım:

Bu ayet, Hz. Musa'nın Yüce Allah'tan rüyet talebinde bulunması hususunu ifade etmektedir ki, ayetin metni şöyledir:

"Musa, tayin ettiğimiz zaman için gelip de, Rabbı onunla konuştuğu zaman, dedi ki; "Rabbim bana (kendini) göster, sana bakayım". Allah, (ona şöyle) dedi; "Beni göremezsin, fakat (şu) dağa bak; eğer yerinde durursa beni göreceksin ". Rabbi dağa tecelli edince, onu un ufak etti. Musa da baygın düştü. Kendine geldiği zaman şöyle dedi; "Ya Rabbi! Seni tenzih ederim, sana tövhe ederim; ben mü'minlerin ilkiyim"

Bu ayet, rü'yetin ispatı ve nefyi yani mümkün olup olmayacağı açısından iki yönde ele alınmaktadır.

Birinci Yön: Hz. Musa'nın, rü'yet isteğinde bulunması ve bu konudaki tartışmaları kapsamaktadır.

Hz. Musa'nın Yüce Allah'tan, O'nu görmeyi istemesi, O'nun görülebileceğine delildir. Zira açıkça "Rabbim bana kendini göster. Sana bakayım" demiştir. Eğer, rüyet mümkün olmasaydı, Hz. Musa, mümkün olmayan ve Allah üzerine caiz bulunmayan bir şeyi istemek durumuna düşmüş olurdu ki, Allah için mümkün olmayan bir şeyi istemek, bir peygamber için doğru olmayan bir harekettir.

Burada Hz. Musa'nın bu isteğini aynı zamanda iki ihtimal dahilinde düşünmek mümkündür;

1. İhtimal: Hz. Musanın, Yüce Allah'ın görülmesinin imkansız olduğunu bilerek böyle bir istekte bulunmuş olması ihtimalidir ki, bu ihtimal, Hz. Musa'nın bir peygamber olması ve tevhid konusunda cahil olmasının imkansız bulunması hasebiyle son derece zayıf bir ihtimaldir.

2. İhtimal: Hz. Musa'nın, rü'yetin mümkün olup olmadığını bilerek böyle bir istekte bulunmuş olmasıdır. Bu da iki şekilde mümkün olabilir:

a) Hz. Musa, rü'yetin mümkün olmadığını bildiği halde böyle bir istekte bulunmuştur, denilebilir ki; bunu söylemek biraz önce sözü edildiği gibi bir peygamber için düşünülemez. Öte yandan Kur'ân'da Allah'ın kanunlarına aykırı isteklerde bulunan bazı peygamberlerin Allah tarafından nasıl serzenişe maruz bırakıldıklarını gösteren ayetler vardır. Mesela, Hz. Nuh'un tufana kapılan oğlunu kurtarmak istemesi ile, Hz. Adem ile Havva'nın yasak ağacın meyvelerini yemek istemeleri üzerine Yüce Allah'ın onlara ikazda bulunup dikkatlerini çekmesi ve serzenişte bulunması bu hususa örnek teşkil eder. Burada yani Hz. Musa'nın isteğinde ise, böyle bir durum söz konusu değildir. Zira, Hz. Musa'nın rüyet isteği karşısında, Yüce Allah, Hz. Musa'ya itab etmemiş, Hz. Nuh'a dediği gibi "Böyle bir şeyi benden isteme! Sana öğüt veriyorum, Cahillerden olma" dememiştir.

b) Hz. Musa rü'yetin mümkün olduğunu bilerek böyle bir istekte bulunmuştur. Zira biraz evvel sözü geçtiği üzere, Yüce Allah Hz. Musa'ya Hz. Nuh ve Hz. Adem'e olduğu şekilde cevaplandırmayıp onlara olduğu gibi bir itabla karşılık vermemiştir. Bu da bize Hz. Musa'nın rü'yetin mümkün olduğunu bilerek böyle bir istekte bulunmuş olduğu kanaatını oluşturur ki; bu taleb, rü'yetin imkanı ile ilgili önemli bir delildir.

İkinci Yön: Rü'yetin, dağın istikrarına taalluk edilmesi hususu ve bununla ilgili tartışmaları içine almaktadır.

Yüce Allah biraz önce sözü geçtiği üzere, Hz. Nuh hadisesinde olduğu gibi Hz. Musa'yı bu isteğinden dolayı suçlamamış ve "Beni göremeyeceksin fakat şu dağa bak. Eğer yerinde durursa beni görürsün" demiştir. İşte bu ifade tarzı bir diğer yönden rü'yet için delil teşkil eder.

Şimdi bu ifade üzerinde durursak; Cenab-ı Hakk'ın verdiği cevap dikkat çekicidir. Şöyle ki; eğer Allahu Teala'nın görülmesi muhal olsaydı, Arap lugatine göre, "Seni göreyim" isteğine karşılık verilmesi gereken cevap, kısaca, "Ben görünmem" olurdu. Veya da "Benim görünmem caiz ve mümkün değildir", "Benim için caiz olmayan şeyi nasıl taleb ediyorsun?", ya da, görünmeyen bir şeyin haberi için kullanıldığı üzere "Ben görünücü değilim" cevabı verilebilirdi. O halde, buradan anlaşılmıştır ki, buradaki nefy, işin bizzat kendisinde değil, bilakis talebin ve bu işi isteyenin halindeki noksanlıktadır. İsteyenin halinin nefyi söz konusudur (Cevheretü't-Tevhid, s. 186; Ruhul-Beyân, III, 232-33). Nitekim, Yüce Allah, dağa tecelli ettiği zaman dağ bile o haliyle tahammül edememiş ve paramparça olmuştur.

Rü'yet, genel anlamda nefyedilmiş olsaydı, böyle cevap verilmezdi. Zira, elinde bir taş tutan kimseye, birisi, "Şu taşı ver de yiyeyim" dese, buna verilecek cevap, "Bu taş yenmez"dir. Yoksa, burada dağın istikrarına taalluk edildiği gibi, "bu taşı filan kimse yerse, sen de yersin" veya "bu taşı yeme" olmazdı. Çünkü, taş zaten yenilmez.

Rü'yetin dağın istikrarına taalluk edilmesi de, bir başka yönden rü'yetin ispatı için bir delil olmaktadır. Şöyle ki; dağın yerinde durması, mümkün olan bir iştir ve nitekim dağa tecelli edilmeden öncede dağ yerinde duruyordu. Dağın yerinde durması da durmaması da mümkündür. Bu konuda bir mantık kuralı vardır ki, o da "Olması mümkün ve caiz olan şeye taalluk edilen her iş her şey mümkündür". İşte burada da mümkün olan bir işe taalluk söz konusudur. Böyle olmayıp da mümkün olmayan bir işe, mesela, "Balık kavağa çıkarsa bu iş olur" gibi veya Kur'ân'da bir başka yerde geçtiği üzere. "Deve iğnenin deliğinden geçerse bu iş olur" gibi (el-A 'raf, 7/40) bir taalluk olmuş olsaydı, o zaman durum farklı olabilirdi. Burada ise, mümkün ve caiz olan bir şeye taalluk edilmiştir. O halde bu iş, yani rü'yet mümkün ve caizdir.

Burada sayılan ve benzeri açıklamalarla, rüyetin dünyada caiz olabileceği kanaatına varılmıştır. Burada unutulmaması gereken önemli nokta rü'yet ile ilgili tartışmanın caiziyyet noktasında olduğu, yani işin mümkün olup olmaması meselesidir. Yoksa bu halimizle mutlak surette görüleceği iddiası değildir. Böyle bir iddiada bulunabilmek için çok kuvvetli kesin deliller olması gerekir ki; yukarıda görüleceği üzere, ileri sürülen ayetlerle ilgili istidlal farklı izahlara dayanmakta olup, aynı ayet her iki farklı görüşte olanlar tarafından kullanılmaktadır. Ulaşılan netice farklı izahlara göre şekil kazanmaktadır.

Rü'yetin Âhiretteki Vücubu Rü'yetin ahiretteki vücubu ile ilgili olarak bazı ayetler delil olarak kullanılmaktadır. Burada özellikle ahiretteki vucubiyyetin söz konusu edilmesi, bu ayetlerde, ahiret halinden ve Cennet'ten söz edilmesinden dolayıdır:

Cenab-ı Allah şöyle buyurur: "O gün yüzler vardır, Rabblarına bakıp parıldayan" (el-Kıyame, 75/22-23).

Rü'yetin ahirette vucubu ile ilgili olarak, Ehl-i Sünnet nazarında en kuvvetli delillerden birisi bu ayettir. Ayetin öncesine dikkatle bakıldığında; ayetin içinde bulunduğu surenin isminin bile, ahiret ahvalinden bahsedildiğine işaret ettiği görülecektir. Zira, surenin ismi "Kıyame suresi"dir. Surenin başında kıyamet ahvalinden bahsedilmekte ve bu ayetten bir iki ayet öncesine kadar, müşriklerin acıklı hallerinden söz edilirken, sıra mü'minlere gelmekte ve Cennet ahvaline geçilmekte; o arada da, rü'yet ile ilgili bu ayetin zikri geçmekte ve o gün mü'minlerin büyük bir neşe ve sürur içinde oldukları ifade edilmektedir. Dolayısıyla açık ve net bir şekilde rü'yetin vukuu ifade edilmektedir.

Ayet üzerindeki tartışma ve mütalaalara gelince; özetle şunları söylemek mümkündür:

Rüyetin caiz olmadığını ileri sürenlerce-ki, bunların öncülüğünü Mutezile fırkası yapmaktadır- bu ayette geçen "nazar" kelimesinin, görmek anlamında değil, "bekleme" anlamında alınması gerektiğini, bunun Kur'ân'da bir çok örneklerinin bulunduğunu söylemektedirler.

Ehl-i Sünnet ise, "nazar" kelimesinin Kur'ân'da sadece beklemek değil, daha bir çok anlamlarda kullanıldığını; bunlar arasında ummak, şefkat etmek, ibret almak, düşünmek, hüküm vermek gibi anlamların bulunduğunu da söylemektedir. Ancak, bu ayette zikri geçen "nazar" kelimesinin bir özelliği bulunduğunu zira burada bu kelimeyle birlikte, aynı cümle içinde hem (e-l) harfi cerinin bulunduğunu, hem de insan yüzü anl----- gelen (ve-ce-ha) kelimesinin bir arada bulunduğunu, bunun ise, bütün dilcilerin ittifakıyla, mutlaka (re-a-ye) yani "görmek" anl----- geldiğini ifşade etmektedir ki, bu gerçekten ittifakla kabul edilen bir husustur. Bu ittifaktan dolayıdır ki, rü'yetin nefyini avunan Mutezile fırkası burada zikri geçen (i-la) harfi cerinin, harfi cer olmayıp, "nimet" anlamında bir kelime olduğunu ifade etmiştir. Zira, onlar da bu ittifakın olduğunda hem fikirdirler. Öte yandan mantıkî bütünlük açısından da, gerek beklemek ve gerekse şefkat göstermek gibi anlamların burada kullanılması mümkün değildir. Zira Cennet bir bekleme yeri değil, mükafatların verildiği nimet yeridir. Ayrıca, beklemekte bir bıkkınlık ve sıkıntı vardır. Oysa Cennet'te böyle şeylerin olması düşünülemez bile. İbaredeki kullanılış açısından da, şefkat anlamının olması mümkün değildir. Zira, ibarenin akışına göre kulların Yüce Allah'a şefkat göstermesi gerekir, gibi bir anlam çıkmış olacaktır ki; bu, düşünülmesi bile mümkün olmayan bir ihtimaldir.

Netice itibariyle, bu ayetin delaletiyle, rü'yet, ahirette vacibtir ve mü'minler Yüce Allah'ı keyfiyeti belli olmayacak bir şekilde göreceklerdir. Keyfiyeti belli olmayacak şekilde diyoruz; zira ahiret aleminde söz konusu olacak şeyler hakkında keyfiyet belirtmek, şekli ve durumu şöyle veya böyle olacaktır demek mümkün değildir. Sevgili Peygamberimiz, Cennet ile ilgili bir sözlerinde "Cennette gözlerin görmediği, kulakların işitmediği nimetler vardır" buyurmuşlardır. Şu ana kadar gözlerin görmeyip, kulakların işitmediği bir şey hakkında her hangi bir tavsifde, vasıflandırmada bulunmak doğru değildir. Yapılan zannî bir tahminden öteye geçmez.

Rü'yetin mümkün olup olmadığı hususunda kullanılan bir başka ayet ise el-Enâm suresi 6/103. ayettir:

"Gözler O'nu idrak edemez. O bütün gözleri idrak eder" Bu âyet-i kerime de diğer ayetler gibi hem ehl-i Sünnet hem de Mutezile tarafından kuvvetli bir delil olarak ileri sürülmüştür. Tartışma esas itibariyle daha çok, ayette geçen "idrak" kelimesinin değişik manalara gelmesinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki; idrak, mahdut olan bir şeyi ihata etmek, demektir. Mahdut ise, hududu ve nihayeti olan bir şeydir ki, idrak o hududla vukû bulur. Renk, tad, zevk ve koku gibi şeyler de böyledir. Her birinin kendine has yönü ve hududû vardır. Onları idrak etmek, ancak bununla mümkün olabilmektedir. Kısacası idrak, bir şeyin hududunu; rü'yet ise, genelde görmektir. Buradan anlaşılıyor ki, idrak ile rü'yet aynı şey değildir. İdrak hususi, rü'yet ise umumidir.

Fahreddin Razi, idrak ile rü'yet ilişkisi ve farkını şöyle izah etmektedir;

Rü'yet ikiye ayrılır: Birincisi: Sınırları ve sonu olan bir şey, bu sınırlar ve son ile görüldüğü zaman, o şeyin görülmesi, idrak ile ifade edilebilir. Bu takdirde rü'yet ile aralarında bir fark olmayabilir.

İkincisi ise; hududsuz ve nihayetsiz olan bir şeyin görülmesidir ki; onun idrak edilmiş olduğu anl----- gelmez. Buna göre, rü'yetin bazen idrakle birlikte, bazen de idrakten ayrı olarak meydana geldiğini söylemek mümkündür.

Şimdi her iki halde de "rü'yet" kelimesinin kullanılması mümkün olsa ve mesela "falan şeyi gördüm" denilmek suretiyle, hem mücerred rü'yet, hem de idrakle birlikte rü'yet kastedilmiş olsa bile; idrak kelimesinin kullanılması ve mesela, "falan şeyi idrak ettim" denilmesi, idrak etmeksizin mücerred rü'yetin kastedilmiş olduğuna delalet etmez.

Bundan da anlıyoruz ki; rü'yet genel, idrak ise özeldir. Bu bakımdan özel olan bir şeyin ispatı, genel olanın ispatını gerektirmiş olsa da özel olanın olumsuz kılınması, genel olanın olumsuz olmasını gerektirmez. Her idrak rü'yettir, fakat her rü'yet idrak değildir.

Bu açıklamalar ışığında sözü geçen ayete bakacak olursak; Yüce Allah bu ayette id'raki nefyetmiş olsa bile, onun nefyi, rü'yetin nefyini gerektirmez. Bu ayette Yüce Allah, kendisinin yön ve hududu olmadığını, bu bakımdan da gözlerin O'nu görse bile idrak edemeyeceğini bildirmiştir. Görmek idrak, etmek demek değildir. Zira, idrak etseydik, Yüce Allah sınırlı bir varlık olmuş olurdu ki, bu Yüce Allah için düşünülemez. O, hududu ve sınırı olmayan, düşündüklerimizin de ötesinde olandır. Bu duruma göre, ayetin manası şöyle ifade edilebilir: "Gözler Allah Teâlâ'nın hakikatını ihata edemezler. O ise bütün gözleri görür ve ihata eder".

Ayetin delil olarak ele alındığı bir başka yön de; Yüce Allah'ın burada kendisini methetmesi yönüdür. Bu konuda hemen hemen bir ittifak söz konusudur. Şayet, rü'yet mümkün olmasaydı, tıpkı, görülmesi imkansız olduğu işin, görülmemesi övgü konusu olmayan "yokluk" gibi, "Gözler O'nu idrak edemez" sözüyle bir medh söz konusu olamazdı. Bir şeyin görülmesi mümkün olur da, büyüklükte tek ve eşsiz olduğu için, şartlar müsait olmadığı için görülmez ise, o zaman bir medh söz konusu olur. Yoksa şayet görülmesi mümkün değil ise nasıl bir medh söz konusu olacaktır? Zaten görülmesi o anlayışa göre mümkün değildir.

Bu ayette O'nun görülür olduğu ortaya konulmuş, fakat aynı zamanda O'nu görecek olan gözlerin de, bu dünya hali ile görmekten aciz olduklarına işaret edilmiştir. Gözleri, kendisini görmekten aciz bırakan da kendisidir. İşte, medhe ve övgüye layık olan da bu noktadır. Buna göre, gözlerin O'nu görmekten aciz kalması, O'nun görülmez olmasını gerektirmez. Fakat O'nun görülür olduğu halde, gözlerin O'nu görmemesi, kudret ve azametine layık bir iftihar ve öğünme vesilesi olur. Gözleri bu haliyle görmekten aciz bırakan O'dur. Fakat dilediği anda, onları acizlikten kurtaracak ve onlara görme gücünü verecek olan yine kendisi olacaktır ki; bu, ahirette vukû bulacaktır. Mü'minler için de en büyük nimet mesabesinde olacaktır.

Rü'yet ile ilgili olarak delil getirilen diğer bir ayet de Yunus süresi 10/26. ayetidir:

"İyi davrananlar için Cennet ve nimetleri ve (bir de) ziyade vardır. "

Bu ayetin rü'yete delaleti, ayetin içinde yer alan "ziyade" kelimesinin

"Allah'a nazar etmek" şeklinde tefsir edilmesi dolayısıyladır. Bu tefsir Hz. Peygambere ve bazı sahabelere varan isnadlarla kuvvet kazanmıştır.

Ubeyy b. Ka'b'a varan bir isnada göre, Hz. Peygambere "ziyade" kelimesinin manası sorulduğunda, Hz. Peygamber "Rahman'ın yüzüne nazardır" diye cevap vermiştir.

Ehl-i Sünnet alimleri bu ve benzeri isnadlara dayanarak bu ayeti rü'yete delil olarak kabul etmektedirler.

Ayet üzerindeki etimolojik yorumlara gelince; bunları da şöyle özetlemek mümkündür:

Ayette geçen "el-Hüsnâ" kelimesi, harf-i tarif almış müfred bir kelimedir, yani marifedir. Bu bakımdan bir önceki ayette geçmiş olan bir isme delalet etmiş olmalıdır. Önceki ayetle beraber bu ayetin meali ise şöyledir; Allah, Dâru's-Selam'a çağırır ve dilediğini doğru yola eriştirir. İyi davrananlar için hüsnâ ve bir de ziyade vardır. "

Allah'ın insanları davet ettiği yer, Dâru's-Selam, yani Cennettir. Binaenaleyh iyi davrananlar için ve güzel amel sahipleri için Cennet vardır. Nitekim, gelen haberlerden "hüsnâ" kelimesi Cennet ile tefsir edilmiştir. Bu sabit olunca, insana Cennetle birlikte verilecek olan "ziyade"nin Cennetten ayrı bir şey olması gerekir. Çünkü, insana verilen Cennet, içindeki bütün nimetleriyle birlikte verilir. Ziyade ise, bunların dışında bunlardan ayrı bir şeydir. Aksi halde, eğer Mutezile'nin dediği gibi burada ziyadeden maksat Cennet olmuş olsaydı, iki ayrı kelime ile aynı şeyin verileceği bildirilmiş olurdu ki, bu da lüzumsuz bir tekrardan ibaret olurdu.

"Ziyade"nin Cennet nimetlerinden ayrı bir şey olması hususunda Fahrettin Razi'nin güzel bir açıklaması vardır:

"Üzerine ilave olunan şey, belirli bir miktar ile tayin edildiği zaman "ziyade"nin o şeyin cinsinden olması gerekir. Fakat belirli bir miktar ile tayin olunmamışsa, "ziyade"nin ondan başka bir şey olması gerekir. Mesela, bir kimse, "Sana on kilo buğday ve bir de ziyade verdim" derse, bu ziyadenin buğday cinsinden olduğu anlaşılır. Fakat miktar tayin etmeksizin "Sana buğday ve bir de ziyade verdim" derse, buradaki "ziyade" buğdaydan farklı bir şey olması gerekir ve öyledir" (er-Razi, Tefsir-i Kebir, IV, 333).

İşte burada da, "Cennet ve bir de ziyade" ifadesi vardır. Öyle ise, söz konusu olan nimetin, Cennetten farklı bir şey olması gerekir ki, o da rüyettir.

Diğer bir delil el-Mutaffifin suresinin, 15. ayetidir: "Hayır, onlar o gün muhakkak ki, Rablarından mahcub kalırlar".

Bu ayet de Ehl-i Sünnete göre, rü'yete delalet eder. Örtmek ve menetmek manasına gelen "hicab" kelimesi, ayette ba'sı ve hesap gününü inkâr eden kimseleri tehdit etmek ve onlara korku vermek için zikredilmiştir. Kâfirler için tehdit ve korku vasıtası olarak zikredilen bir şeyin, mü'minler hakkında söz konusu olması düşünülemez. Bu bakımdan kâfirler kıyamet günü Rabblarını görmekten alıkonulacaklar. Fakat mü'minler O'nu göreceklerdir.

Ehl-i Sünnet ve Mutezile, ayette geçen "mahcub" kelimesinin "memnü" manasına geldiğini kabul etmekte, fakat, hangi hususta mahcub oldukları hususunda ayrılmaktadırlar. Bir kimsenin bir başkasının yanına girip, onu görmesine engel olunmasının "hicab" kelimesi ile ifade edildiğini kabul etmiş görünse bile, Mutezile, burada aynı manayı ifade eden ayeti, tecsim ve teşbihe götürür endişesiyle kabul etmemekte, ayetin manasını; "Kâfirler Allah'ın rahmet ve sevabından uzak kalacaklardır" şeklinde anlamaktadır. Zira Mutezile'ye göre, rü'yet, göz bebeğini bir yöne çevirmek olarak anlaşılmaktadır. Bunun için de, yani göz bebeğinin bir yöne çevrilmesi için de o şeyin cisim olması gerekir. Öyle ise; Yüce Allah'ın görülebilmesi için cisim olması gerekir. O halde O, görülmez.

Ehl-i Sünnet ise, "kesin bir delil olmaksızın ayetin zahirini terketmek ve ondan uzaklaşmak mümkün değildir" prensibinden hareketle, burada da manayı rü'yete hamlederek rü'yetin vukûuna delil getiriyor. Zira Ehl-i Sünnet alimleri de Yüce Allah'ın cisim olmadığı hususunda müttefik oldukları gibi, bu hususta her iki grupta da bir şüphe söz konusu değildir. Ancak, Ehl-i Sünnet alimleri burada "bir şeyin görülüp görülmemesinin mümkün olması, O'nun cisim olup olmamasına bağlı değildir görüşündedirler. Nitekim, renkler de cisim ve cevher olmadıkları halde görülürler. Görülmesi caiz olmayan şey, yalnız "ma'dum"dur. Allah Teala ise mevcud olduğuna göre, kendi nefsini bize göstermesi imkansız değildir.

Burada önemli bir noktaya gelinmiştir, o da; Ehl-i Sünnetin bu hususa özellikle önem vermiş olmasıdır. Zira ay'ı görmemiz, bizim irademizin dışındadır. Biz istesek te istemesek de onu görürüz. Tıpkı, görmek ve bakmak arasındaki fark konusunda görmenin irade dışında da mümkün olması gibi... Rü'yeti yaratmaya yani Yüce Allah'ın kendisini göstermesine bir engel yoktur. Onu Yüce Allah yaratmaktadır; isterse görme fiilini yaratabilir. Zira burada konu vucubiyyet değil, caiziyyet safhasındadır. Biz, görülmez demekle O'na bir engel getirmek hakkına sahip değiliz. Öte yarıdan O'nun görülmez oluşu, bir nevi noksanlık olarak telakki edilmektedir.

Netice itibariyle, İslam akaidinde önemli bir yer tutan "rü'yetullah" meselesi, temelde Yüce Allah'ın teşbih ve tecsimi kaygısından kaynaklanmaktadır. Zira gerek Ehl-i Sünnet "Yüce Allah görülür" derken ve gerekse Mu'tezile "O görülmez" derken, her ikisinin de taşıdıkları ortak bir kaygı ve korku vardır ki; o da acaba görülür veya görülmez dersek, O'nu teşbih ve tecsime düşürmek gibi, akaid esaslarına göre sakıncalı olan bir konuma düşebilir miyiz korkusu ve kaygısıdır. Bir başka ifadeyle her ikisinin de düşünce yapılarının temelinde, iyi niyet ve Yüce Allah'ın azameti ve yüceliğine her hangi bir leke düşürmeme düşüncesi yatmaktadır. Bu itibarla bu konuda yapılan tartışma ve ileri sürülen görüşleri, kendi içerisinde ve bütünlüğüne göre değerlendirmeli ve öyle görmelidir.

Öte yandan bu mesele, esas itibariyle de, İslam Akaidinde temel hususlar, dinin özü ve esası olarak kabul edilen Tevhid, Nübüvvet ve Mead prensiplerinin esasından olmadığı gibi; bunlara aykırılık teşkil eden hususlardan da değildir. Bir mesele eğer bu üç meselenin esasına dahil olmayan bir mesele ise, bunlar üzerinde farklı düşünmekte hiç bir mahzur olmadığı gibi; bunlar üzerinde düşünmek meselenin hikmetini anlamak bakımından teşvik bile edilmiştir, denilebilir. Zira, Kur'ân bu konuda oldukça serbest ve geniş bir tablo sergilemekte olup, bir bakıma bu gibi hususları "eşyanın hakikatını anlama" teşviki çerçevesinde bile ele almaktadır. Önemli olan düşünce çerçevesinin Kur'ân ve Hz. Peygamberin sünneti çerçevesinde olmasıdır.

Abdurrahim GÜZEL

___________________

 

mum isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 05-05-2008   #2
Bilgiler
Özel Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: Sükûtun kıyısı...
Mesaj: 1,891
İtibar
Tecrübe Puanı: 21
Rep Puanı : 2646
Rep Derecesi :
Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.
Ecir RSS Feed
Standart --->: Rü'yetullah



Allah razı olsun

Rüyet nedir? Rüyet hakkında İslâm alimlerinin görüşü ne merkezdedir?

Bir ömür boyu, onun yarattığı şu kâinattan yine onun ihsan ettiği beden ile istifade eden ve her biri ayrı bir ilâhî ihsan olan akıl, kalp ve hissiyatıyla nice hakikatlere muhatap olan insanoğlu, kendisini bu kadar lütuflara gark eden rabbini görmeyi elbette aşk derecesinde arzu ediyor İnsan kalbine yerleştirilen bu arzunun cevabı, cennette verilecek ve insan, cennet lezzetlerini çok gerilerde bırakan en ileri ihsana böylece ermiş olacaktır Rüyet hakkında çok münakaşalar cereyan etmiştir Onların ayrıntısına girmeyeceğiz Ana hatlarıyla, ehl-i sünnet alimleri rüyetin haktır ve câiz olduğunda, mahiyetinin ise bilinemeyeceğinde ittifak etmişler Dalâlet fırkalarından olan Mutezile mezhebinde ise rüyet kabul edilmez

Her şeyi akılla halletmeye çalışan insanoğlu bu büyük tecellinin nasıl olacağına da az kafa yormuş değil Gerçekte bu saha aklın değil kalbin, düşüncenin değil zevkin sahasıdır Ama,akıl uzaktan uzağa da olsa bir şeyler anlamak, bazı ipuçları yakalamak ve tatmin olmak istiyor ALLAH Resulünün (asm) ifadesiyle, "Gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve insan kalbine gelmemiş" bir âlem olan cenneti ve en büyük bir ilâhî rahmet olan rüyeti, bu dünyada nasıl anlayabilir ve nasıl kavrayabiliriz! Ama insan aklı rahat durmuyor Öte âlemde ihsan edilecek ve ancak orada zevk edilebilecek bir hakikatin aklî izahını bu dünyada istiyor

Nur Külliyatından Sözler’de "Göz bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder" buyrulmakla, ruhun başka âlemleri bu göze muhtaç olmadan da seyredebileceğine işaret edilir Bunun en güzel misâli rüya hadisesidir Mesnevî-i Nuriye de ise "Ruhu cismaniyetine galib olan evliyanın işleri, fiilleri, sürat-ı ruh mizânıyla cereyan eder" buyrulur Bilindiği gibi, cihet ve yön ancak beden için söz konusu Ruh için ön, arka, sağ sol gibi kelimeler kullanılmaz O halde, ruh bedene galip olunca yön ve cihet devreden çıkar ve ruh, her tarafı birlikte ve beraber görebilir Nitekim, ALLAH Resulü (asm), arkadan gelenleri de aynen öndekiler gibi rahatlıkla görürdüEhl-i cennetin ruhları bedenlerine galiptir Bir anda birçok mekânda birlikte bulanabilirler Ve yine cennet ehlinin görmeleri de bu dünyadakinden çok ileri bir seviyededir Aralarında gölge ile asıl kadar fark vardır Dünyada sadece maddi eşyayı görebilen insan gözü kabirden itibaren artık melekleri göremeye başlayacaktır

Buna bir de, rüyetteki ilâhî yakınlığın nuru eklendiğinde, o kâmil ruh, o anda bir feyze gark olacak ve rabbini cihetten, mesafeden ve şekilden münezzeh bir keyfiyetle seyrederek kendinden geçecek ve kalbi nice mânevî zevklerin cevelan ettiği bir ummana dönecek ve o bahtiyar kul, cennetten edindiği zevkle kıyaslanmayacak kadar ileri bir hazzı, rabbinin rüyetiyle tadacak, mest olacaktır

Üstad Bediüzzaman hazretleri, vahdetül-vücut meşrebi için, "Tevhitte istiğraktır" buyurur Bu fâni âlemdeki görme, işitme, yeme, içme kısacası her şey, ebediyet yurdundakilere göre ancak gölge derecesinde kaldığı gibi, bu dünyadaki istiğrak hâlinin aslı da tariflere sığmaz bir ulviyet ile, rüyet hadisesinde kendini gösterecektirRüyeti müjdeleyen bir âyet-i kerime:"Nice yüzler o gün ışıldar, parlar; rabbine nâzır (onun cemâline bakmaktadır)" (Kıyamet Suresi, 22)

Asrımızın büyük âlimlerinden Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin tefsirinde şöyle buyurur: "Ehl-i sünnet, bu bakışı, rüyet mânâsıyla anlayarak ahirette müminlerin Cemâlullahı rüyetini ispat etmişlerdir ‘lenterani’ye (sen beni göremezsin ) ayetine sarılan Mutezile bu bakışı intizar (bekleme) mânâsına haml eylemişlerdir Halbuki gayeye ermeyen intizarın neticesi neşe değil, inkısar-ı hayal ve elem(dir)" Lenterani, "sen beni göremezsin” mânâsına geliyor Cenâb-ı hakk’tan, rüyet talebinde bulunan musa aleyhisselâma bu ilâhî kelamla karşılık verilmişFüsus şarihi, değerli bilim ve fikir adamı Ahmed Avni bey , Musa alehisselâmın rüyet talep etmesini rüyete delil olduğunu beyan eder ve buyurur ki: Rüyet muhâl olsaydı, Musa (as) böyle bir talepte bulunmazdı"

Ahmed Avni Bey, rüyet halinde kişinin kendinden geçeceğini, kendisinde varlık namına bir şey kalmayacağını, ilâhî tecelliye ve yakınlığa gark olacağını ifade ederek cennetteki rüyet için önemli işaretler verir

Rü’yetle ilgili bir âyet-i kerime: "İyi davrananlar için daha güzel karşılık, bir de ziyade vardır" (yunus suresi, 26)Ayette geçen "ziyade" kelimesini, ALLAH resulü (asm), "Rahmanın cemâline nazar" şeklinde tefsir etmişlerdir

 

Ecir isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 07-02-2008   #3
Bilgiler
Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: Almanya
Mesaj: 9,018
İtibar
Tecrübe Puanı: 95
Rep Puanı : 4411
Rep Derecesi :
rana Çok ünlü.rana Çok ünlü.rana Çok ünlü.rana Çok ünlü.rana Çok ünlü.rana Çok ünlü.rana Çok ünlü.rana Çok ünlü.rana Çok ünlü.rana Çok ünlü.rana Çok ünlü.
rana RSS Feed
Standart --->: Rü'yetullah



Allah cc razi olsun

 

rana isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 10-28-2008   #4
Bilgiler
mum
Administrator
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nerden: filistin
Mesaj: 11,416
İtibar
Tecrübe Puanı: 123
Rep Puanı : 8125
Rep Derecesi :
mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.mum Çok ünlü.
mum RSS Feed
Standart --->: Rü'yetullah



amin cümlemizden kardeşler

 

mum isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 10-29-2008   #5
Bilgiler
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Oct 2008
Mesaj: 3
İtibar
Tecrübe Puanı: 1
Rep Puanı : 15
Rep Derecesi :
hüzünyılı Seçkin bir yolda.
hüzünyılı RSS Feed
Standart --->: Rü'yetullah - Allah'ın kıyamet günü mü'minler tarafından görülmesi meselesi



[ı]bismillahhirrahmanirrahim Diyerek Başlıyalımallah Cc Sizlerden Razı Olsun[/ı]

 

hüzünyılı isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 10-29-2008   #6
Bilgiler
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Oct 2008
Mesaj: 3
İtibar
Tecrübe Puanı: 1
Rep Puanı : 15
Rep Derecesi :
hüzünyılı Seçkin bir yolda.
hüzünyılı RSS Feed
Standart --->: Rü'yetullah - Allah'ın kıyamet günü mü'minler tarafından görülmesi meselesi



Ben Yani üye Oldum Sizlerle Bilgi Paylaşımında Bulunmaktan Mutluluklar Duyarımaeo

 

hüzünyılı isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Cevapla
Tags:

Ramazan kavramı . | Rukye

Konu Araçları


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cvp son Mesaj
Sohbet-Vaaz Örneği: Kıyamet Günü Allah'ın Gölgesinde Gölgelenmeyi Hakeden mumsema Vaaz ve Sohbet Konuları 1 10-26-2008 17:20 PM
Cennet de Allah'ın Görülmesi fevziay Cennet & Cehennem 4 09-16-2008 00:07 AM
Kıyamet Günü 1;Kıyamet Günü Yaklaşarak Gelmektedir greenmushroom Ölüm & Kıyamet 13 04-17-2008 17:57 PM
Evrenin ölümü ve kıyamet ( Kıyamet Günü Gerçekleşecek Olaylar) Engin Ölüm & Kıyamet 6 04-17-2008 17:57 PM
Kıyamet Günü LeoparGS Ölüm & Kıyamet 49 10-06-2007 21:09 PM

Frmacil | Yudumla | Dantel | Klup | Orgu | Oya | Derya TOPlist Saat 06:11 AM.


Powered by vBulletin® Version 3.6.11
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Forum Etiketleri

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308