Mumsema islam Arsivi
Anasayfa Forum Kuralları İletişim Bugünkü Mesajlar
Geri git   Mumsema islam Arsivi >
Kur'an-ı Kerim Bölümü
> Kur'an-ı Kerim Alt Başlıklar > Kur'an Arapça & Türkçe meal
Google
 
Kullanıcı ismi
Şifreniz
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et

Cevapla
 
Konu Araçları
Alt 03-26-2008   #1
Bilgiler
Özel Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: Sükûtun kıyısı...
Mesaj: 1,887
İtibar
Tecrübe Puanı: 21
Rep Puanı : 2646
Rep Derecesi :
Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.
Ecir RSS Feed
Standart 41.Fussilet Suresi




















Bismillâhirrahmânirrahîm
1 Mîm
2 (Kur'an) rahmân ve rahîm olan Allah katından indirilmiştir
3 (Bu,) bilen bir kavim için, âyetleri Arapça okunarak açıklanmış bir kitaptır
4 Bu kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır Fakat onların çoğu yüz çevirdi Artık dinlemezler
3 âyette geçen «fussılet» (açıklanmıştır) kelimesi şu şekillerde izah edilmiştir: a) Kur’an’ın hükümleri, kıssaları, mev’izeleri açıkça beyan buyurulmuştur b) Lâfzı itibariyle fâsılaları, sûrelerin evvel ve âhirleri ayırdedilmiştir c) Manası itibariyle vaadleri, tehditleri, kıssaları, hükümleri, misalleri, öğütleri ayrı ayrı belirtilerek açıklığa kavuşturulmuştur
5 Ve dediler ki: Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır Onun için sen (istediğini) yap, biz de yapmaktayız!
Kureyş, bu sözleriyle Kur’an’ı dinlemekten kaçınarak, Hz Peygamber’le aralarındaki din ihtilâfını açığa vuruyor ve Allah’ın Resûlü Kur’an okuyup Allah’a çağırdığı zaman kendisiyle alay ediyordu
6 De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım Bana ilâhınızın bir tek İlâh olduğu vahy olunuyor Artık O'na yönelin, O'ndan mağfiret dileyin Ortak koşanların vay haline!
«Allah’a yönelme» iman, itaat, tevhid, ibadet ve ihlâsla mümkündür Aynı zamanda, şeytanın telkinlerine uymamak, Allah’ı bırakıp başka dost ve uydurma şefaatçılar edinmemek, Allah’a yönelmenin temel şartlarıdır
7 Onlar zekâtı vermezler; ahireti inkâr edenler de onlardır
8 Şüphesiz iman edip iyi iş yapanlar için tükenmeyen bir mükâfat vardır
9 De ki: Gerçekten siz, yeri iki günde yaratanı inkâr edip O'na ortaklar mı koşuyorsunuz? O, âlemlerin Rabbidir
10 O, yeryüzüne sabit dağlar yerleştirdi Orada bereketler yarattı ve orada tam dört günde isteyenler için fark gözetmeden gıdalar takdir etti
11 Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: İsteyerek veya istemeyerek, gelin! dedi İkisi de «İsteyerek geldik» dediler
Cenab-ı Hakk’ın «yer ve gökten istediği», her ikisinin de kendilerine yüklenen görevlerin gereğini yerine getirmeleridir
12 Böylece onları, iki günde yedi gök olarak yarattı ve her göğe görevini vahyetti Ve biz, yakın semâyı kandillerle donattık, bozulmaktan da koruduk İşte bu, azîz, alîm Allah'ın takdiridir
Her göğe görevinin vahyedilmesi, meleklerin, yıldızların ve diğer gök cisimlerinin, yaratılmak suretiyle her birine işlerinin bildirilmesidir
13 Eğer onlar yüz çevirirlerse de ki: İşte sizi Âd ve Semûd'un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırgaya karşı uyarıyorum!
14 Peygamberler onlara: Önlerinden ve arkalarından gelerek Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, dedikleri zaman, «Rabbimiz dileseydi elbette melekler indirirdi Onun için biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz» demişlerdi
Bu kavimlere her devirde peygamberler gönderildiği ve peygamberlerin onlarla yakından ilgilendiği anlaşılmaktadır
15 Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: Bizden daha kuvvetli kim var? dediler Onlar kendilerini yaratan Allah'ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi (mucizelerimizi) inkâr ediyorlardı
16 Bundan dolayı biz de onlara dünya hayatında zillet azâbını tattırmak için o uğursuz günlerde soğuk bir rüzgâr gönderdik Ahiret azabı elbette daha çok rüsvay edicidir Onlara yardım da edilmez
«Uğursuz günler» gönderilen şiddetli fırtınanın ardı arası kesilmeden devam ettiği ve bu yüzden kavmin helâk olduğu günlerdir Yoksa bizzat günlerin kendisinde uğursuzluk diye bir şey yoktur
17 Semûd'a gelince onlara doğru yolu gösterdik, ama onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler Böylece yapmakta oldukları kötülükler yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarptı
18 İnananları kurtardık Onlar (Allah'tan) korkuyorlardı
19 Allah'ın düşmanları, ateşe sürülmek üzere toplandıkları gün, hepsi bir araya getirilirler
20 Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir
21 Derilerine: Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz? derler Onlar da: Her şeyi konuşturan Allah, bizi de konuşturdu İlk defa sizi o yaratmıştır Yine O'na döndürülüyorsunuz, derler
22 Siz ne kulaklarınızın, ne gözlerinizin, ne de derilerinizin aleyhinize şahitlik etmesinden sakınmıyordunuz, yaptıklarınızdan çoğunu Allah'ın bilmeyeceğini sanıyordunuz
23 Rabbiniz hakkında beslediğiniz zan var ya, işte sizi o mahvetti ve ziyana uğrayanlardan oldunuz
24 Şimdi eğer dayanabilirlerse, onların yeri ateştir Ve eğer (tekrar dünyaya dönüp Allah'ı) hoşnut etmek isterlerse, memnun edilecek değillerdir
25 Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bunlara süslü gösterdiler Kendilerinden önce gelip geçmiş olan cinler ve insanlar için (uygulanan) azap onlara da gerekli olmuştur Kuşkusuz onlar hüsrana düşenlerdi
Kötü arkadaşların inanmayanlara süslü gösterdikleri şey, dünya işleridir Çünkü dünyanın yalnız maddî menfaat ve nefsânî isteklere uygun tarafını görürler ve sadece onu isterler Âhiret işlerini de arkalarına atarlar Dirilme ve hesabı inkâr etmekle rahata kavuşacaklarını telkin ederler
26 İnkâr edenler: Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın Umulur ki bastırırsınız, dediler
27 O inkâr edenlere şiddetli bir azabı tattıracağız ve onları yaptıklarının en kötüsüyle cezalandıracağız
28 İşte bu, Allah düşmanlarının cezası, ateştir Âyetlerimizi inkâr etmelerinden dolayı, orada onlara ceza olarak ebedî kalacakları yurt (cehennem) vardır
29 Kâfirler cehennemde: Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi saptıranları bize göster de aşağılanmışlardan olsunlar diye onları ayaklarımızın altına alalım! diyecekler
30 Şüphesiz, Rabbimiz Allah'tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner Onlara: Korkmayın, üzülmeyin, size vâdolunan cennetle sevinin! derler
Melekler, âyette vasıfları belirtilen müminlere, zikredilen müjdeleri ölüm sırasında vereceklerdir Dosdoğru yolda yürümek, imanda sebattır Bunu Hz Ebu Bekir, söz ve davranışla düzgün olmak; Hz Ömer münafıklık etmemek; Hz Osman, amelde ihlâslı olmak, Hz Ali, farzları edâ şeklinde yorumlamışlardır Meleklerin, «korkmayınız» müjdesi, ölüm sonrası ve geçmiş amellerle ilgilidir «Tasalanmayınız» diye müjdeleri ise, geride bırakılan evlât ve aile ile ilgilidir
31, 32 Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız Gafûr ve rahîm olan Allah'ın ikramı olarak orada sizin için canlarınızın çektiği her şey var ve istediğiniz her şey orada sizin için hazırdır
33 (İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş yapan ve «Ben müslümanlardanım» diyenden kimin sözü daha güzeldir?
Âyette vasıfları anlatılan zat, Resûlullah (sa)’dır Bazılarına göre âyet müezzinler hakkında nâzil olmuştur Allah’ın dâvetine uyan ve insanları da uymaya dâvet eden herkesin de bu vasfın sahibi olacağı belirtilmiştir
34 İyilikle kötülük bir olmaz Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur
Kötülük, en güzel haslet ne ise onunla önlenir Mesela gazaba sabır, bilgisizliğe hilim, kötülüğe af ile karşılık verilir
35 Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur
Şeytandan gelen kötü düşünce, şeytanın insanı güzel tutum ve davranışlardan uzaklaştırmak için verdiği vesvesedir
36 Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın Çünkü O, işiten, bilendir
37 Gece ve gündüz, güneş ve ay O'nun âyetlerindendir Eğer Allah'a ibadet etmek istiyorsanız, güneşe de aya da secde etmeyin Onları yaratan Allah'a secde edin!
38 Eğer insanlar büyüklük taslarlarsa (bilsinler ki) Rabbinin yanında bulunan (melekler) hiç usanmadan, gece gündüz O'nu tesbih ederler
39 Senin yeryüzünü kupkuru görmen de Allah'ın âyetlerindendir Biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, harekete geçip kabarır Ona can veren, elbette ölüleri de diriltir O, her şeye kadirdir
40 Âyetlerimiz hakkında doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapanlar bize gizli kalmaz O halde, ateşin içine atılan mı daha iyidir, yoksa kıyamet günü güvenle gelen mi? Dilediğinizi yapın! Kuşkusuz O, yaptıklarınızı görmektedir
Âyetler hakkında, doğruluktan ayrılıp eğriliğe sapma hususu, doğruyu kötüleme, tahrife yeltenme, bâtıl tevillere kalkışma ve manasız tartışmalara girişme şeklinde yorumlanmıştır
41 Kendilerine Kitap geldiğinde onu inkâr edenler (şüphesiz bunun sonucuna katlanacaklardır) Halbuki o, eşsiz bir kitaptır
42 Ona önünden de ardından da bâtıl gelemez O, hikmet sahibi, çok övülen Allah'tan indirilmiştir
43 (Resûlüm!) Sana söylenen, senden önceki peygamberlere söylenmiş olandan başka bir şey değildir Elbette ki senin Rabbin, hem mağfiret sahibi hem de acı bir azap sahibidir
44 Eğer biz onu, yabancı dilden bir Kur'an kılsaydık, diyeceklerdi ki: Ayetleri tafsilatlı şekilde açıklanmalı değil miydi? Arab'a yabancı dilden (kitap) olur mu? De ki: O, inananlar için doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifadır İnanmayanlara gelince, onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur'an onlara kapalıdır (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor (da Kur'an'da ne söylendiğini anlamıyorlar)
45 Andolsun biz Musa'ya Kitab'ı verdik, onda da ayrılığa düşüldü Eğer Rabbinden bir söz geçmiş olmasaydı, aralarında derhal hükmedilirdi (işleri bitirilirdi) Onlar Kur'an hakkında derin bir şüphe içindedirler
Geçmiş sözden maksat, hesabın ve cezanın kıyamet gününe kadar tehir edilmiş olmasıdır Kitap’ta ayrılığa düşenler Kitab’ı yalanlayanlar bundan dolayı dünyada ceza görmemişlerdir
46 Kim iyi bir iş yaparsa, bu kendi lehinedir Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir Rabbin kullara zulmedici değildir
47 Kıyamet gününün bilgisi, O'na havale edilir O'nun bilgisi dışında hiçbir meyve (çekirdeği) kabuğunu yarıp çıkamaz, hiçbir dişi gebe kalmaz ve doğurmaz Allah onlara: Ortaklarım nerede! diye seslendiği gün: Buna dair bizden hiçbir şahit olmadığını sana arzederiz, derler
48 Böylece önceden yalvarıp durdukları onlardan uzaklaşmıştır Kendilerinin kaçacak yerleri olmadığını anlamışlardır
49 İnsan hayır istemekten usanmaz Fakat kendisine bir kötülük dokunursa hemen ümitsizliğe düşer, üzülüverir
İnsanın istediği hayır; mal, sıhhat, refah gibi dünyalık arzulardır Şer ise; fakirlik, mihnet ve sıkıntıdır
50 Andolsun ki, kendisine dokunan bir zarardan sonra biz ona bir rahmet tattırırsak: Bu, benim hakkımdır, kıyametin kopacağını sanmıyorum, Rabbime döndürülmüş olsam bile muhakkak O'nun katında benim için daha güzel şeyler vardır, der Biz, inkâr edenlere yaptıklarını mutlaka haber vereceğiz ve muhakkak onlara ağır azaptan tattıracağız
51 İnsana bir nimet verdiğimiz zaman (bizden) yüz çevirir ve yan çizer Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur
52 De ki: Ne dersiniz, eğer o (Kur'an), Allah tarafından ise siz de onu inkâr etmişseniz o zaman (haktan) uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim vardır?
53 İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kuran'ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun Rabbinin her şeye şahit olması, yetmez mi?
Âyetteki «ufuklar» kelimesinden insanı çevreleyen dış âlemi, «kendi nefisleri» ifâdesinden de insanın kendi biyolojik ve ruhî yapısını anlamak mümkündür Buna göre âyetin mânâsı, «Biz insana gerek kendisini çevreleyen dış âlemde, gerekse bizzat kendi maddî ve rûhî yapısında bulunan ve bizim varlığımızı ve gücümüzün mükemmelliğini ısbatlayan delilleri göstereceğiz» demek olur ki, gerçekten, mutasavvıfların «büyük âlem» ve «küçük âlem» dedikleri bu iki âlemle ilgili olarak ilmin tesbit ettiği akıllara durgunluk veren bilgiler, Allah’ın varlığına ve gücünün sonsuzluğuna dair önemli deliller ortaya koymaktadır
54 Dikkat edin; onlar, Rablerine kavuşma konusunda şüphe içindedirler Bilesiniz ki O, her şeyi (ilmiyle) kuşatmıştır

 

Ecir isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 03-26-2008   #2
Bilgiler
Moderatör
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Mar 2008
Nerden: aşkından eriyim ya Rasulullah
Mesaj: 3,429
İtibar
Tecrübe Puanı: 36
Rep Puanı : 1952
Rep Derecesi :
Gülehasret Mükemmel bir geleceğe sahip.Gülehasret Mükemmel bir geleceğe sahip.Gülehasret Mükemmel bir geleceğe sahip.Gülehasret Mükemmel bir geleceğe sahip.Gülehasret Mükemmel bir geleceğe sahip.Gülehasret Mükemmel bir geleceğe sahip.Gülehasret Mükemmel bir geleceğe sahip.Gülehasret Mükemmel bir geleceğe sahip.Gülehasret Mükemmel bir geleceğe sahip.Gülehasret Mükemmel bir geleceğe sahip.Gülehasret Mükemmel bir geleceğe sahip.
Gülehasret RSS Feed
Standart --->: 41.Fussilet Suresi



Allah razı olsun

 

Gülehasret isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 03-27-2008   #3
Bilgiler
Özel Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Jul 2007
Nerden: Sükûtun kıyısı...
Mesaj: 1,887
İtibar
Tecrübe Puanı: 21
Rep Puanı : 2646
Rep Derecesi :
Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.Ecir Çok ünlü.
Ecir RSS Feed
Standart --->: 41.Fussilet Suresi



Alıntı:
ftm11´isimli üyeden Alıntı
Allah razı olsun
Ecmain olsun kardeşim tefsiride ekleyelim inşAllah



KURAN'I KERİM TEFSİRİ
(ELMALILI MUHAMMED HAMDİ YAZIR)


41-FUSSİLET:
1-4- Âyetleri "tafsîl olunmuş" hem lafzı itibarıyla fâsılaları ve sûrelerinin başları ve sonları ayırt edilmiş, hem de mânâsı itibarıyla vaad ve tehdit, kıssalar ve ahkâm ve diğer kısımlara ayrılarak açıklanmış ve izah olunmuştur (Hud Sûresi'nin başındaki Hud, 11/1 âyetinin tefsirine bkz) "Kalblerimiz örtüler içinde" Bunu söyleyenler Ebu Cehil ile yanında bulunan Kureyş'ten bir topluluktu Hz Ömer'den rivayet olunmuştur ki Kureyş Resululallah'a doğru bakmışlardı Resulullah onlara "Sizi İslâm'a gelip de Araplara efendilik etmekten alıkoyan nedir?" buyurdu Dediler ki: "Ya Muhammed, biz senin söylediğini anlamıyoruz, işitmiyoruz, kalplerimizde gılîf var" Ebu Cehil de tuttu kendisiyle Resulullah'ın arasına bir perde çekip ya Muhammed dedi
5-8- "Kalplerimiz senin bizi çağırdığın şeyden örtüler içinde, kulaklarımızda da bir ağırlık var ve seninle bizim aramızdan bir perde çekilmiştir" dedi dedi Fakat ertesi gün onlardan yetmiş kişi Resulullah'a gelip "Ya Muhammed bize İslâm'ı anlat" dediler, arzedip anlatınca İslâm'a girdiler Resulullah gülümseyip "Elhamdülillah, dün benim davetime karşı kalplerinizde gılîf, kabuk olduğunu, kulaklarınızda ağırlık bulunduğunu söylüyordunuz, bugün müslüman oldunuz" buyurdu "Ya Resulallah, biz dün yalan söylemişiz, öyle olsa idi asla hidayet bulamazdık" dediler
Meâl-i Şerifi
9- De ki: "Siz yeri iki günde yaratanı gerçekten inkâr edip duracak mısınız? Bir de O'na eşler koşuyorsunuz ha? O bütün âlemlerin Rabbidir"
10- O, yerin üstünde sabit dağlar yarattı Orada bereketler meydana getirdi Orada araştırıp soranlar için rızıkları tam dört günde belli bir seviyede takdir edip, düzene koydu
11- Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi Ona ve yerküreye: "İsteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin" dedi Her ikisi de: "İsteyerek geldik" dediler
12- Böylece Allah onları iki günde yedi gök olmak üzere yerine koydu Her göğe kendi işini bildirdi Biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve koruduk İşte bu çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir
13- Eğer onlar, yine yüz çevirirlerse de ki: "Ben sizi Âd ve Semud'un başına gelen yıldırıma benzer bir yıldırıma karşı uyardım"
14- Onlara Allah'tan başkasına kulluk etmeyin diye önlerinden ve arkalarından peygamberler geldiği zaman: "Eğer Rabbimiz dileseydi mutlaka melekler indirirdi Biz sizin tebliğ için gönderildiğiniz şeylere inanmayız" dediler
15- Âd kavmine gelince onlar yeryüzünde büyüklük tasladılar ve: "Bizden daha kuvvetli kim vardır?" dediler Onlar kendilerini yaratan Allah'ın kendilerinden daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi bile bile inkâr ediyorlardı
16- Bu yüzden biz de onlara dünya hayatında rezillik azabını tattırmak için o uğursuz günlerde dondurucu bir kasırga gönderdik Ahiret azabı ise elbette daha çok rezil edicidir Onlara yardım da edilmeyecektir
17- Semûd kavmine gelince, biz onlara doğru yolu gösterdik Fakat onlar körlüğü doğru yola tercih ettiler Bunun üzerine kazandıkları kötülük yüzünden alçaltıcı azabın yıldırımı onları çarpıverdi
18- Biz iman edenleri ve kötülükten sakınanları ise kurtardık
9- Bu kaydında iki ihtimal vardır Birisi "Yarattı" fiiline bağlı olarak mef'ulün fîh olmak, ikincisi zarf-ı müstekar olarak "arz" kelimesinden "Hal-i mukaddere" olmaktır Birinci cümle analizine göre mânâ, yeryüzünü iki günde yarattı demek olur Yeryüzü yaratılırken henüz bildiğimiz "gün" bulunmayacağından "yevm" (gün) mutlak zaman, mânâsına, yani iki nöbette demek olur ki Allah en iyisini bilir Birisi "Göklerle yer bitişik halde iken, bizim onları birbirinden yarıp ayırdığımızı görmediler mi?" (Enbiya, 21/30) ifadesi gereğince, yeryüzünün gökten, ayrıldığı gün, birisi de "O yeri uzatıp döşeyendir" (Ra'd, 13/3) buyurulduğu üzere, yeryüzünün "medd" olunduğu, yani yerkürenin kabuğunun kaymak halinde döşenmeye başladığı gündür İkinci tahlile göre, mânâ yerküreyi iki günde olmak üzere yarattı demek olur Bu şekilde yerkürenin kaç günde yaratıldığı söylenmiş olmayarak yaratıldıktan sonra iki gün içinde bulunması hali anlatılmış olur ki, bu da bir seneyi ikiye bölen iki gün dönümü nöbetidir Çünkü yeryüzü bu iki zaman içinde deveran etmek, dönmek üzere yaratılmıştır
10- Hem onda üstünden baskılar yaptı; dağlar, yeryüzünün kabuğunu tabanına çiviler gibi kazıklar Bu "vav", istinafiyedir, fiiline atıf değildir, çünkü fasıl vardır Ve onda bereketler meydana getirdi Yeryüzünde hayır ve hayrata elverişli şeyler, sular madenler, doğma ve gelişme kuvvetleriyle bitkiler ve hayvanlar gibi feyz ve bereket kaynaklarını yetiştirdi Ve onda azıklarını da takdir buyurdu, yani bitkilerin ve hayvanların yaşamak için muhtaç oldukları yağmur ve diğer hasılatı da miktar ve sayılarıyla tayin buyurup yeryüzünde biçimine koydu Dört gün içinde, yani bütün bunları dört gün içinde yaptı Yahut dört gün içinde olarak yaptı Önceki "iki"de içinde dahil olmak üzere, "dört" ki, bunda da gösterdiğimiz şekilde öbürleri gibi iki mânâ vardır Birisi, madenlerin ve dağların yaratılması nöbeti, biri de bitkilerin ve hayvanların yaratılması nöbeti ki iki önceki ile dört olur Birisi de dan hal olmasıdır ki, dört mevsimi göstermiş olur, bu şekilde önceki iki burada dahil olmuş bulunur Benim aciz anlayışıma göre burada bu mânâ, öbüründen daha ön plânda, ifadenin akışına daha uygundur Çünkü yeryüzünün bereketleri ve rızıkları her sene bu dört mevsim içinde yetişir Sayısı ve miktarı ile biçimini bunlar içinde alır, bu sebepten dolayı nin, ve fiillerine bağlanması dahi aynı mânâyı ifade edebilir Ve bu mânâca şu kayıt da açık olur Bütün araştıranlar için eşit olmak üzere dört gün, çünkü her yerde rızık isteyenlerin hepsinin rızkı bu dört mevsim içinde yetişir, rızıklar eşit olmazsa da günler eşittir Dört mevsim hepsi için dörttür Burada ye müteallık (bağlı) olmaması ve meseleyi soranlar mânâsına olması da düşünülebilir
Bu dört günü, önceki "iki"ye ekleyerek, toplamını "altı" olmak üzere tefsir etmeyi uygun görmüyorlar, çünkü bu şekilde gökyüzünün zikrolunacak iki günüyle günlerin toplamı sekize ulaşıyor Oysa birçok âyetlerde "O gökleri ve yeri altı günde yarattı" (A'raf, 7/54) buyurulmuş olmakla bu günler, o altı günün beyanı olduğuna göre o sayıyı aşmamak gerekir
(Bu nokta için A'raf Sûresi'ndeki "Şüphesiz ki Rabbiniz gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra (emri) Arş üzerinde hükümran olan Allah'tır" (A'raf, 7/54) âyetine bkz)
11- Sonra "sema"ya (göğe) doğru doğruldu, yani ilâhî inayetini, ilgisini dosdoğru göğe yöneltti Kelimesi ile kullanıldığı zaman "istikamet almak", "dosdoğru yönelmek" mânâsınadır ki, yüce Allah hakkında doğrudan doğruya "irade" ile tefsir olunur Yani ilâhî inayetini, iradesini göğe doğru yöneltti O bir duman halinde idi İrade buyurdu da ona ve yeryüzüne dedi ki ikiniz de ister istemez gelin İkiniz birden emrime boyun eğin, huyunuza gerek uygun olsun, gerek olmasın, yahut ikiniz de vücuda gelin, yoktan var olun
Dediler ki ikimiz de isteyerek geldik Buradaki yi, Râzî ve Kâdı Beydâvî gibi tefsir bilginlerinin bir kısmı "zamanî" değil, "rütbî terahî" (sonralık) ile anlamışlar, yani göğün yaratılışı, yeryüzünün yaratılışından önce olup, yalnız burada yeryüzünün yaratılmasını beyandan sonra açıklanmıştır Bu şekilde demek, "vücuda gelin" (var olun) mânâsına gelen "tekvin"den ibarettir "Dühan" (Buhar) da ilk maddenin yaratıldığı haldir İlk önce, ilk madde yaratılmış ve onda henüz bir ışık olmadığı, karanlık bir halde bulunduğu veyahut madde tabiatı esas itibarıyla karanlık bulunduğu için "duhan" denilmiştir Bu güzel bir mânâdır Fakat cümlesinin hal cümlesi olarak, ya, bitişmesi ve emrinden önce olması gerekeceğine göre, bu tefsirin maddenin "kıdem"ini (ezelî oluşunu) ifade etmek gibi, bir kusur ve lekesi vardır Buna karşılık çoğu tefsir bilginleri ise nin "terahisi" (sonralığı)nin zamanî olduğu kanaatine varmışlar ve yeryüzünün ilk yaratılışı gökyüzünden önce olup, ancak "Bundan sonra da yeri yayıp döşedi" (Naziat, 79/30) âyetinin ifadesince döşenmesinin sonra olduğunu söylemişlerdir Acizane ben de bunu cumhurun üslubu üzere anlamayı tercih ediyorum Şu kadar ki gökten murad, "Biz gökten de su indirdik" (Lokman, 31/10) âyetinde olduğu gibi, yeryüzünün yukarısı, hava tarafı demek olduğu kanaatine varıyorum Bu şekilde "Sonra göğe doğru doğruldu" âyeti yukarıdaki ya atfedilmiş olarak şöyle demek olur: İlk kez yeryüzünü yarattıktan sonra doğrudan doğruya yukarısını yaratmayı irade buyurdu, bir duman olarak Demek ki yeryüzü ilk yaratılışında ilkin gökten ayrıldığı sırada ateş halinde idi, sonra bu ateşten onun yukarısına doğru seması olarak duman halinde gazlar püskürüyordu Bu halde bu duman halindeki göğe ve yeryüzüne
"İkiniz de ister istemez gelin Tabiatınıza uygun gelse de gelmese de ikiniz birlikte, birbirinize uyarak, bir nizam üzere hareket edin" dedi Bütün gökyüzü içinde, yeryüzünün ve havasının birlikte hareket etmesini emreyledi "İkimiz de isteyerek geldik" dediler Bazıları bu emri ve isteyerek boyun eğmeyi şuurî mânâda anlamak istemişlerse de mutlak emre uyma ve boyun eğme mânâsına olması daha ağır basmaktadır Yani verilen emirde, icra edilen tesirde her biri tabiatındakinin aksine bir fiil ve harekete dahi sevkedilseler, onlar onun kabulünü bir tabiat, bir huy edinmişlerdir Onun için hareket ve hareketsizlik gibi çeşitli tabiatta tesirleri tabiî gibi kabul ederler İlâhî emre karşı hiçbir muhalefetleri meydana gelmez Onun için "atalet" kanunu denilen bu boyun eğme ve kabiliyet ile bütün gök cisimlerinin ve yeryüzü cisimlerinin olayları tabiî imiş gibi açıklanabilir Burada eserden olmak üzere şöyle bir (söz) de naklederler: Denilmiş ki gökler ve yeryüzü yaratılmadan arş su üzerinde idi, sudaki sıcaklıktan bir kaymak ve bir duman çıktı, kaymak suyun yüzünde kaldı, ondan kuraklığı yarattı ve ondan yeryüzünü meydana getirdi Duman da yukarı yükseldi ondan da gökyüzünü yarattı Fahrü'r-Râzî der ki: Bu hikaye Kur'ân'da yoktur Yahudilerin Tevrat dediği kitabın başında vardır Bir delil delalet ederse kabul olunabilir Zemahşerî garip bir fıkra daha nakleder de kuraktan bir yeryüzü yaptı, sonra da onu ayırdı, iki yeryüzü yaptı der Ayrılan bu iki yeryüzü nedir? Ya yeryüzünden ayın ayrılması olacak, yahut da Amerika'nın ayrılması olacaktır
12- Şimdi asıl, göklere geçilerek buyuruluyor ki Kısacası onları iki günde sağlam yedi göğe tamamladı Bu iki günün birisi yeryüzünün de yaratılmasından önceki ilk maddenin yaratılması, birisi de cisimlerin teşekkülü günleridir ki A'raf Sûresi'nde beyan olunduğu üzere altı günden ikisini teşkil eder Yahut birisi yerin yaratılmasından önce, birisi de yerin yaratılmasından sonradır Çünkü Ay, Zühre (Venüs) ve Utarid (Merkür) gibi bazı gök cisimlerinin yaratılması, yeryüzünün yaratılmasından sonradır Buna göre deki, nın takip mânâsı da saklı kalmış olur (Bakara Sûresi'nde "Onları yedi gök halinde düzenledi" Bakara, 2/29 âyetinin tefsirine bkz) Benim acizane fikrime göre, bu iki gün, göklerden hâl-i mukaddere olmak üzere birisinin dünya, birisinin ahiret olması da muhtemeldir Bunları böyle sağlam yaptı ve tamamladı Her gökte ona ait emri de vahyetti Her "sema"nın meleklerine orada cereyan edecek işlerin emrini de telkin buyurdu ki bu da "tamamlama" cümlesindendir Bütün bunların bu yolda ortaya çıkmasından ve tamamlanmasından yüce Yaratıcının kudretinin delilleri tecelli edip ortaya çıktığı için bu noktada "gıyab"dan (üçüncü tekil şahıs) "tekellüm"e, (birinci şahsa) dönülüyor ki ve dünya göğünü mısbahlar, yani parlak kandillerle donattık, süsledik "En yakın göğü bir zinetle, yıldızlarla süsledik" (Saffât, 37/6) Hem de korunmuş kıldık Şeytanlar yanaşamazlar İşte o, o azîz ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir
13- Siz onu hep inkâr mı edip duracaksınız, de Yine yüz çevirir aldırmazlarsa, o zaman de ki size bir yıldırım tehlikesi haber veriyorum Yani yıldırım gibi bir çarpışta helak edecek şiddetli bir azap "Âd ve Semud'un uğradığı yıldırım gibi" Delailü'n-Nübüvve'de Beyhakî ve İbnü Asâkir Cabir b Abdullah'tan rivayet ederler O demiştir ki: Ebu Cehil ile Kureyş'in ileri gelenlerinden bir topluluk şöyle dediler: "Muhammed'in işi bizi şüpheye düşürdü, sihir, kehanet, falbakıcılık ve şiiri bilen bir adam arasanız, onunla konuşsa da bize onun durumunu bir anlatsa" dediler Bunun üzerine Utbe b Rebia: "Ben vallahi şiiri, fal bakmayı, sihri dinlemişim, ona dair bir ilim edinmişimdir Eğer öyle ise Muhammed bana gizli kalmaz" dedi ve vardı: "Ya Muhammed, sen mi daha hayırlısın, Haşim mi; sen mi hayırlısın, Abdulmuttalib mi?" dedi Resulullah cevap vermedi "Ya sen bizim ilâhlarımızı kötülüyor, atalarımızı sapık olarak gösteriyorsun, eğer başkanlık senin olsun istiyorsan bayraklarımızı sana dikelim ve eğer mal istiyorsan sana mallarımızdan senin ve arkandakilerin ihtiyaçlarını giderecek mal toplayalım ve eğer kadın ihtiyacın varsa Kureyş kızlarından beğeneceğin on tanesini seninle evlendirelim" dedi Resulullah susuyor söylemiyordu Utbe sözünü bitirdiği zaman, Resulullah (sav) "Bismillahirrahmanirrahim" deyip, diye okudu "Bunun üzerine yine başlarını çevirirlerse o zaman de ki: Size Ad ve Semud yıldırımı gibi bir yıldırım haber veriyorum" âyetine gelince, Utbe hemen Resulullah (sav)ın mübarek ağızlarını tuttu "Rahime" yemin vererek vazgeçmesini rica etti Kureyş'e çıkmadı, birkaç gün görünmeyince Ebu Cehil "Ey Kureyş topluluğu!" dedi "Utbe neden görünmüyor? Zannederim Muhammed'e saptı, galiba onun yemeği hoşuna gitti, bu mutlak ihtiyacından olmalı, kalkın gidelim bakalım" dedi Vardılar Ebu Cehil "Ey Utbe" dedi "Sen Muhammed'e saptın o galiba hoşuna gitti, bir ihtiyacın varsa seni Muhammed'e muhtaç etmeyecek mal toplayabiliriz" Bunun üzerine Utbe kızdı ve bundan sonra Muhammed'e ebediyyen bir şey söylemeyeceğine billahi diyerek yemin etti de dedi ki: "Bilirsiniz, ben Kureyş'in malca en zenginiyim, fakat ben ona vardım" diye hikayeyi anlattı "Bana" dedi, "bir şey ile cevap verdi ki: Vallahi o sihir değil, şiir de değil, fal bakıcılık da değildir" O, okudu: âyetine gelince, ben ağzını tuttum ve Rahîm'e yemin verdim, bunun üzerine kesti Vallahi bilirsiniz ki Muhammed bir şey söylediği zaman yalan çıkmaz, onun için başınıza bir azap inmesinden korktum"
14-18- Önlerinden ve arkalarından, yani her taraflarından geldiler ve her yönden her şekilde çalıştılar, uğraştılar yahut ilerisini gerisini, geçmişi geleceği anlattılar, korkuttular, uyarıda bulundular "Sarsar" rüzgarı, soğuğunun şiddetinden yakıp kavuran veya gürültüsü çok olan fırtına uğursuz günlerde, müneccimler buradan bazı günlerin uğursuz olduğuna delil getirmişlerdir Fakat kelam bilginleri demişlerdir ki günlerin "uğurluluk" ve "uğursuz"lukla nitelenmeleri zatî değil, izafîdir Yani gün bir adama göre uğursuz, diğer bir adama göre de uğurlu olabilir Elem gören bir adam için uğursuz, nimet gören bir adam için uğurlu olur Denilir ki bu günler Şubat'ın sonundan "Berdü'l-acûz" (kocakarı soğuğu) denilen günleri idi Şevval'in sonunda çarşambadan çarşambaya olduğu da rivayet edilmiştir
Meâl-i Şerifi
19- O gün Allah'ın düşmanları cehennem ateşine sürülmek üzere hep bir araya toplanırlar
20- Nihayet oraya vardıkları zaman kulakları, gözleri ve derileri yaptıkları şeyler hakkında onların aleyhinde şahitlik ederler
21- Onlar derilerine: "Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?" derler Derileri de: "Bizi her şeyi konuşturan Allah konuşturdu, sizi ilk defa yaratan O'dur ve siz yine O'na döndürülüyorsunuz" derler
22- Siz kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinizde şahitlik edeceğinden korkarak kötülükten sakınmıyordunuz Fakat yaptıklarınızdan birçoğunu Allah'ın bilmeyeceğini zannediyordunuz
23- İşte Rabbiniz hakkında beslediğiniz bu zannınız sizi helak etti de zarara uğrayanlardan oldunuz
24- Şimdi eğer dayanabilirlerse onların yeri ateştir Yok eğer hoşnutluğa dönmek isterlerse bile artık onlar hoşnut edileceklerden değildirler
25- Biz onlara birtakım arkadaşlar musallat ettik de onlar kendilerine önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini güzel gösterdiler Böylece kendilerinden önce gelip, geçmiş olan cin ve insan toplulukları hakkındaki, azab sözü onlar için de hak oldu Doğrusu onların hepsi de kendilerine yazık etmişlerdir
19- Kulakları, gözleri ve derileri aleyhlerine şahitlik ederler Kendilerinin duyu, idrak, kavrama ve ezberleme araçları olan organları ve âletleri şahitlik ederler ki değişikliklerin en dehşetli ve korkunç safhalarından biridir Kâdı Beydâvî şöyle diyor: Allah'ın onları konuşturması ile veya üzerlerinde kazançlarını gösterecek birtakım eserler, izler ortaya çıkarmasıyla ki, bu şekilde lisan-ı hâl (durumlarının dili) ile söylemiş olurlar Fakat biraz sonra "Bizi her şeyi söyleten Allah şöyle söyletti" diye açıkça ifade edilecektir Hadiste yer almıştır ki "İnsanda ilk söyleyen fahz-i yüsra sol oyluktur, sonra organlar söyler" Bunun üzerine kahrolası der, ben seni savunuyorum
20-25- Ve işte bu sizin Rabbinize karşı beslediğiniz zannınızdır ki sizi helak etti Bu zann Allah hakkında yanlış olan kötü zandır ki helak edicidir Demişlerdir ki "Zann iki çeşittir Biri kurtarıcı, biri de helak edicidir" "Ben kulumun hakkımda beslediği zanna göre olurum" kudsi hadisinin mânâsını yanlış anlamamalıdır Hasan Basri hazretleri bu âyeti okumuş da demiştir ki: İnsanların amelleri Rablerine karşı besledikleri zanna göredir Mümin Allah'a güzel zan besler, güzel amel yapar, kâfir ve münafık da kötü zanda bulunur, kötü amel yapar Artık onlar arzularına erdirilecek, döndürülecek değillerdir Bir hadis-i şerifte, "Öldükten sonra geri çevrilecek yoktur" buyurulmuştur Ve onlara birtakım arkadaşlar takdir ettik, sardırdık Şeytanlardan kendilerine yakın olup yanaşan birtakım arkadaşlar ki, kabuğunun yumurtayı sarması gibi onları sarmışlar, başlarına dolanmışlardır Çünkü "Kim o çok esirgeyici (Allah)nin zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz Artık bu onun (ayrılmaz) bir arkadaşıdır" (Zuhruf, 43/36) buyurulmuştur Ve üzerlerine o söz, hak oldu O söz, azab kelimesi, yani Hak Teâlâ'nın İblis'e şu sözüdür: "İşte bu doğru Ben şu gerçeği söyleyeyim: Andolsun cehennemi senden ve onların sana tabi olanlarından, topunuzdan tıka basa dolduracağım" (Sâd, 38/84-85)
Meâl-i Şerifi
26- İnkâr edenler: "Bu Kur'ân-ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki üstün gelirsiniz" dediler
27- Biz mutlaka inkâr edenlere şiddetli bir azab tattıracağız Ve onlara yaptıkları amellerin en kötüsünün cezasını vereceğiz
28- İşte Allah'ın düşmanlarının cezası ateştir Âyetlerimizi bile bile inkâr etmelerinin cezası olarak, onlar için orada ebedî olarak kalacakları cehennem yurdu vardır
29- İnkâr edenler: "Ey Rabbimiz! Cinlerden ve insanlardan bizi doğru yoldan saptıranları bize göster de onları ayaklarımızın altına alalım, böylece cehennemin en altında kalanlardan olsunlar" diyeceklerdir
30- "Rabbimiz Allah'tır" deyip, sonra da doğrulukta devam edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve derler ki: "Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin"
31- "Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin dostlarınızız Cennette sizin için canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır"
32- Bunlar çok bağışlayıcı ve çok merhametli olan Allah tarafından bir ağırlamadır
26-29- Bir de dedi ki o inkâr edenler: Şu Kur'ân'ı dinlemeyin ve onun hakkında yaygara, gürültü yapın Rivayet olunduğuna göre Resulullah (sav) Mekke'de iken yüksek sesle Kur'ân okuduğu zaman müşrikler etraftan dinleyen insanları kovar, dağıtırlar; dinlemeyin şu Kur'ân'ı ve asılsız yaygara, gürültü yapın derler ve ıslık çalar gürültü ederlerdi
30-Cenab-ı Allah kâfirlere olan tehdit ve uyarıdan sonra müminlere vaad ve müjde ile buyuruyor ki: Onlar ki Rabbimiz Allah'tır dediler, sonra istikamet üzere bulundular, doğru gittiler, yani Allah'ın birlik ve Rabliğini tasdik ve ikrar edip şirke dönmeksizin o ikrarda sabit olarak gereğince gittiler Keşşaf tefsirinde denilir ki: Âyet metnindeki "sonra" istikametin mertebede ikrardan terahisi (sonralığı) ve onun üzerine üstünlüğü dolayısıyladır Çünkü bütün mesele istikamettedir" "Müminler ancak o kimselerdir ki Allah'a ve Resulüne iman ettikten sonra şüpheye sapmayıp" (Hucurat, 49/15) ifadesi de bunun benzeridir Mânâ: "Sonra o ikrar ve gereği üzerinde sebat ettiler" demektir Hz Ebu Bekir'den bir rivayette: "Sözde doğru yolda oldukları gibi fiilde de doğru yolda oldular" Diğer bir rivayette de yine Ebu Bekir Sıddık (ra) bu âyeti okuyup "Ne dersiniz?" dedi "Günah işlemediler" dediler "Pek zor ihtimale tefsir ettiniz, ibadeti yaparlarken putlara dönmediler" dedi Hz Ömer (ra) bir hutbesinde bu âyeti tefsir edip demiştir ki: "Allah'a itaatte istikamet yaptılar, tilkiler gibi hilekarlığa sapmadılar" Hz Osman (ra)dan, "Amelde ihlas yaptılar" Hz Ali (kv)den: "Farzları eda ettiler" Süfyan-ı Sevri'den: "Dediklerine uygun amel ettiler" Rebi'î b Enes'ten: "Allah'ın masivasından (Allah'tan başka her şeyden) yüz çevirdiler" Süfyan b Abdillahi's-Sakafî (ra) hazretleri de demiştir ki: "Ya Resulallah! Bana tutunacağım bir iş haber ver" dedim Resulullah buyurdu ki "Rabbim Allah de, sonra da, dosdoğru ol" Bunun üzerine, "Benim hakkımda en korkacağım şey nedir?" dedim Resulullah (sav) kendi dilini tutup "işte bu" buyurdu Üzerlerine peyderpey Allah'ın elçileri melekler iner Kâfirlere şeytanlar arkadaş olduğu gibi, bunlara da melekler iner Mücahid ve Süddî demişlerdir ki: Ölüm anında; Mukatil: Yeniden dirilme anında; bazıları da hem ölüm, hem kabir, hem yeniden dirilme anında demişler Bununla birlikte âyet mutlaktır Dünyada hayatın her anına da uyar fiili Hem "müzari" kipi olmakla, "istimrar" süreklilik, hem "tefe'ul" kalıbından olmakla tekellüf (kendini zorlama) ve tevali (peşi peşine olma) ifade eder Özellikle biraz sonra hem dünya ve hem ahiret açıkça belirtilecektir