|
| | #1 |
| | ![]() Fatih Ruhlu Muallimler… Güzel, ortak değer. Dil, din, ırk gözetmeksizin hüsnü kabul görendir o. Güzelin sabit bir dili yok zira. Çünkü o halde mündemiç zaten. Zatı ile kaim ayrıca. Tortusuzdur, bu yönüyle de saydam. Kayma yaşamaz, bu tarafıyla da sabit. Erozyon bilmez yamaç o. Halde de, dilde de, kalde de bulunan ortak envanter. Ancak dilinden anlayana açılan değer. Arısını bulmuş çiçek hali gibi. Güle vurgun bülbül sevinci. O elmas kılıç bu yönüyle. Fethi maksat kılan nadide. İdealleri reele çevirme cehdiyle bezeli hal da ondan nasipli. Ne dediyse onu yapma, ne söylediyse onu yaşama gayreti. Bu dışa bakan fethi tarif için en kestirme gidiş biçimi. Hayatiyeti temin için zorunlu olan devamiyet rayındaki yenilenebilme başarısıyla doğrudan alakalı hal. Yüksek bir heyecanı canlı kılma elzem bu vadide. Bu da ancak beslenilen ulvi değerlerin zindeliği ile alakalı dem. Belki de en büyük fetih, Fatih’e karşı yapılan hamlelerde saklı. O sahibini onarma mecburiyetinde bir yönüyle. Süvari sağlam olmalı ki küheylan işe yarasın. Bu minval üzere yapıla gelenler, inandırma ile alakalı. İkna ile cezbe kurmada saklı. Nazarları kedinde toplama başarısı. Görünmek için değil, yaptığı için farkedilen değer o. Yoksa ilki riya yamaçlarından talihsiz bir yuvarlanıştan başka ne ki. Saygı ile bezeli hal öncelikle o. Muhatap ayırtmaksızın herkese değerini verebilme cehdi. Yaratandan ötürü nazar etme yaratıkların cemi cümlesine. Hak sahibine, eşrefi mahlukat yönüyle hakkını teslim ekme becerisi. Sınıf ayırtmaksızın, herkese karşı aynı çizgi de durabilme başarısı. Samimi halleri, çıkar batağına saplamama direnci. Bu yönüyle, tebessümle bile kıymet kazanmak mümkün ve dahi vaki. O zaman her tebessüm bir sadaka kıymetinde. Hoşgörü ile gerçekleşir gerçek fetih de. Yaptıklarımız bize ışık tutan gerçek şahit. Her hamlemiz bizden bir parça. Her sözümüz kalbimize ayine. İnsan değil mi ki, nakıs yanları itibariyle Hakk’a (celle celaluhu) şahit, yani o hatalar çetelesi hayli kabarık mahluk. Bu yönüyle değerlendirebilme tüm kabahatleri de. Bu çizgiden ölçme bütün eksiklikleri de. Buradan hizaya gelme tavır almadan önce tepki gösterilecek küçük ya da büyük her fiile. Ve kabullenişle olmalı insana olan muamele. Ve öylece değerlendirip affedilme de saklı gerçek yücelik ve de değer. O, başka değil sadece imandan nasipli karakter artığı. Dürüstlük kirlenmeye karşı başkaldırıya konulan ad. Alabildiğine saf ve alabildiğine duru. Ahlaki değerlerin diğer vechlerine basamak hali o bir yönü itibariyle. Ancak o haldir ki, diğer kıymetlere şahit ve de işaret mesabesinde. El emin sırrı buradan nasipli değil mi sanki. Peygamberliği haykırmadan önce, hal diliyle dillendirilen ortak paydaydı o. Dürüsttü hayatta. Ondan sonra da dürüstlükle dedi diyeceklerini. Bu hal değil mi kalp fetihlerinde savrulan keskin kılıç. Niyet, söz, hal, mizaç bütünlüğü ile ayakta kalan karakter göstergesi. Sorumlu, güvenilir, doğru olmak mühim ayıraç. Kendisine umut bağlanma hali nihayetinde, sadece o tiplere has olabilmekte bu üstün paye de. Yoksa nice el edenlerin elleri kalmıyorlar mı böğürlerinde öylece. Laubalilikten uzak, yılışıklıktan arınmış, kaypak bir halden cüda yapı. Ona gelen acabalarla gelmemeli hiçbir şekilde. Neye ne tepki vereceğini bilerek hamleler seçilmeli. Başkalarına karşı bakışı yan olmaz, kimseyi o hafife almaz. Haliyle kendini iç aleminde bir yerlere koymaz. Yani Firavunluk makamı ona uzak. Nemrutluk tahtı Lut gölüyle aynı seviyede nazarında. Hal böyle olursa, değer de gelir peşinden hem de peşinen. İşte bu çizgi üzerine sürdürülen bir hayat mevcuttu Kabil’in Türk okulunun bekar öğretmelerinin kaldığı yerde de. On dört katlı binanın dokuzuncu katında sürdürülen bir hayat, alabildiğine sade ve alabildiğine çalımsız. Okuldan oraya, oradan okula süren iddiasız bir hayat bu. Kalınılan yer aslında bir iş yeri. Ülke ziraat bankalarının merkez binası. Ama o dönem itibariyle sadece birkaç kat kafi idi tüm ülkenin işlerini yürütme adına. Diğerleri de boş durmasın için kiralanmış yine başka ticaretle meşgul insanlara. Ve akşam 5’ten sonra yasak binaya giriş ve çıkış, tek istisna Türk öğretmenler ve o referansla kapıyı çalanlar. Kimi katta Kanadalı, kiminde Amerikan, kimin de ise başka milletler bulunmakta, güvenliği de ayrıca mühim bir ayıraç talebinin fazla olması yönüyle. Gün boyu haliyle diğer katlarda çalışanlar mevcut, ve ekserisi bayan. İster istemez karşılaşılıyor inip çıkarken binaya orda bulunan herkes. Dışarıda o dönem burkalar içinde gezen bayanların olabildiğince rahat oldukları mekanlar dışarıya nazaran. Ve banka müdürü de her sabah kahvaltısını öğretmenlerle yapmayı adet edinmişti. Sabah gelir, kahvaltıyı beraber yapar öğretmen arkadaşlarla ve onlar okula o da ofisine, ta ki öğle vaktine dek. İyi bir gözlemcidir de ayrıca. Öğretmenlere aşık her yönüyle, onlarla beraber olmak onun için ayrıcalık. Bu her halinden belli, ve bunu gizleme derdinde de değildi zaten. Hakikaten severdi onları, onlarla birlikte olmak büyük mutluluktu onun adına. O dönem itibariyle kimse doğru dürüst Farsça bilmiyordu, o da Türkçe. Biraz İngilizcesi vardı ve tek anlaşma yolu çat pak mecburen bu lisandı. Genel Müdürümüz de her mesai günü Kabil’de olursa orasının aynı zamanda genel müdürlük olması hasebiyle orada olurdu. Ziraat bankaları müdürüyle de yine bu yol ile anlaşma sağlanırdı. Yine bir gün bir öğle yemeğinde toplantı tüm öğretmen arkadaşlar ofiste. Elbette hane sahibimiz de bizimle, genel müdürümüz de ofiste. Farsçası çok iyi olan muhasebecimiz Murat bey yoksa, mecburi tercüman bizdik haliyle. Onun kırık dökük İngilizcesini anlamak ve bir şeyi ona istediğimiz gibi anlatabilmek çilesi bize düşmekteydi o demlerde. Neyse yemek serilirken, müdür bey bana döndü: - Yücel beye bir şey diyeceğim, ama tam olarak, hiç değiştirmeden çevireceksin, dedi. - Olur, çevirmeye çalışırız inşallah. - Yücel Abi, müdür bey benden istirham etti, size bir diyeceği varmış, yardımcı olmamı istiyor ediyor. - Estağfirullah, buyursun, dedi Yücel bey de. - Kaç öğretmen var burada? Dedi. - Bekar olarak, Kemal bey, Oktay bey, Muhammed bey, Hüsamettin bey, Osman bey, muhasebecimiz Murat bey ve Birol bey, dedi Yücel bey. - Bunları evlendirmeyi düşünmüyor musunuz hala? İyi olmaz mıydı? Diye bir giriş yaptı. Farklı bir şeyler diyeceği belliydi, zira konuşurken de yüz ifadesi mütebessüm, mimikleri de imalıydı. - Olur inşallah, ama şimdi biraz hizmet etsinler, gençler henüz, daha sonraları evlenirler inşallah. Hem evlenince bu kadar rahat da hizmet edemezler, diyerek güzel bir manevra yaptı Yücel bey de. - Bence artık birkaçını evlendirmek lazım bunların, diyerek imalı imalı güldü müdür bey. Laf bir yerlere gidiyordu ama nereye kimse kestiremiyor henüz. O esnada sofra serildi, herkes yerini aldı, meraklı meraklı sohbeti takip etmede. Ağzında bir bakla vardı ama ne? - Sizin öğretmenler burada yaşıyorlar, malum burada aşağı katlarda çalışanlar da var. Gidip gelirken ister istemez binada karşılaşıyorlar öğretmen kardeşlerimizle. Biliyorsunuz bu bayanların çoğu da bekar ve bizim yanımızda çalışıyorlar bizim memurlarımız …. Mevzu sarpa sarmaya başladı ağır ağır. İşin hem tercümanı hem de mevzu bahis edilenlerden biri biziz. Soğuk soğuk terlemeye başlayınca biz, Yücel bey tebessüm etti. Son kısmı tercüme etmedim, bu anladı. Bana tatlı sert biraz kızdı, aramızdaki hukuka güvenerek biraz da çıkıştı. -Tercüme et tamamıyla ne dediysem, dedi. Tercüme etmeyeceğimizi bildiği için, o esnada orada bulunan Afgan bir çalışanımızı çağırdı, bu kez tam anlaşılsın için muradı, Farsça olarak anlattı her şeyi. Bende devam etmeyince Yücel bey merak edip sordu. - Ne dedi, diye. - Mühim bir şey değil abi, dedim. - Mühim değil de neden yana yakıla tercüman arıyor bu adam, dedi gülerek. - Bilmiyorum abi, deyip kenara çekildik biz sakince. Tercümanlık yapan Afganlı ağabeymiz gülerek anlattı dediklerini ağabeyimize. - Burada çalışan Afganlı bekar bayanlarla konuşmuş müdür, bizim öğretmenleri görüyorlarmış girip çıkarken ofislere. Diğer milletten insanlar, hatta Afganlılar bile dik dik bakıp rahatsız ederken onları, sizin öğretmenler kafalarını kaldırıp bakmıyorlarmış hiç onlara. Bu da onların uzun zamandır dikkatlerini çekmiş. Aralarında konuşurlarken bundan bahsetmişler müdür beye. O da şakayla karışık ‘İsterseniz evlendirelim sizi onlarla’ demiş. Bakmış çok da itiraz etmiyorlar, ben bir ağız yoklayayım isterseniz diyerek gelmiş bu kez. Kızlarımız çok güzeldir demiş. Biz de adettendir, dışarı kız verilmez, bunu da ayrıca ilave ediyor, niyetimizi de bilin diyor. Herkeste, huzur dolu bir an. Kalbler mutmain, zihinler selim. Temsilin yerini bulması rahatlığı mevcut her simada o esnada sofra başında. Genç öğretmenlerin ismet imtihanlarını tasdik makamı yaşanılan an. Güvenilirlik zırhını kuşanma dönemi. Talip değil, o işte bile matlup olma keyfiyetinin zirve dönemi. İçlerde inşirah, bakışlar aşkınlık halinde cerbezede sanki. Bu gerçeği beraber olunan bir Afgan’a da tasdik ettirmek çok önemliydi. Yücel bey devam etti : - Çok teşekkür ederiz. Bu bizim için çok önemli bir teklif. Arkadaşlarımız adına bizzat ben teşekkür ederim sizlere. Sizlerin bu şekilde bizden emin olmanızı duymak ayrıca kıymetli. Lakin, bizim hizmetlerimiz tüm dünyada. Bunlar da bugün burada, lakin yarın kim bilir nerede. Bizler de olsun isterdik ama yarın bir gün başka bir ülkeye gidildiğinde, hem bunlara hem onlara dert olur. Kısa bir tatilleri olur, nereye gidecekler, buraya mı gelinecek Türkiye’ye mi gidilecek? O yüzden genelde dışardan evlendirmiyoruz biz onları. Siz bacılarımıza da teşekkür edin. Bu zamana dek oldukları gibi, bu binanın bekçisi sadece iki kişi değil bilsinler. Bizim tüm kardeşlerimiz ayrıca burada emniyet bekçileri, hem de sizin de buyurduğunuz gibi hemen her konuda. Müdür bey, mütebbessim, o da teşekkür etti aynı nezaketle. Şimdi bakıyorum da o kadronun bugün sadece biri Afganistan’da, diğerleri ise Kamboçya, Türkmenistan, Gürcistan, Türkiye ve İngiltere olmak üzere yine aynı şekilde aynı minval üzere. Orda müdür beyin gördüğünü ve tasdik ettiklerini bugün o ülkelerde olan insanlar da görür mü dersiniz. Hiç şüpheniz olmasın inşallah… İşte bu tebliğ kabından sızan sızıntı. Tebliğin temsil ile mücessemleşmiş yanı. O, peygamber nişanesi. Onunla kıymet kazanmakta kişiler de. Ona kıymet katmada ayrıca hayatlarından onları geçirmek suretiyle. Bu onsuz, o da bunsuz olmaz ve de olmayacak da kıyamete dek. Haliyle ona talip her talebe sıfat ve dahi vasıflar yönüyle seçkin olmaya mahkum bir yönüyle. Kendi aleminde tatbik yoluyla yer etmemiş hiçbir mesele tohum olamaz katiyen başka bir sineye, dertli bir gönle. Söylenir belki kuru bir malumat sadedinde, sonrası ise koca bir muamma. Tebliğ varoluş gerekçemiz. Onsuz hayat zindanlara eş, karanlık hem de zifiri alabildiğine. Onsuz alınan her soluk boş, atılan her adım beyhude çaba. O olmadan olanlar hiç. Meta olarak elde ne varsa bikıymet. Belki de en mühim vasıf sabırdır bu yönüyle. Hem tebliğ için talim yönüyle azimle sabra dayanma, hem de muhatap açısından sabırla ve müsamaha ile sebat edip kalma. Bir çırpıda derdest edip rafa kaldırmama elde ne varsa. Merhamet, empati kurma becerisinde gizli değer. O dahi mühim bir dönemeç, zinaya giden sahabeye karşı peygamberane çözüm metodunun adı. ‘Senin annenle, halanla, kardeşinle, teyzenle aynı şeyleri başkası yapsın ister misin?’ öğretisi. İstikamet, en mühim olanı temsil adına. Günde kırk kez talep edile gelen. İsmette istikamet, ibadette istikamet, irşatta istikamet, haramlardan cüda oluşta istikamet, değer verdiklerini bir ömür değere vermede istikamet. Kısaca Hak cenahlı her hadisede bu minval üzere olabilmek, o dahi ayrı bir kıymet. Bunların ve benzerlerinin cemiyle ortaya çıkan manzaraya takva denmekte. Kısaca, hayatı hayvaniyetten ayrı olmaya karşı verilen söz veriş kişinin kendi aleminde ve bunu da hal tavır ve dahi davranışlarına aksettirebilme keyfiyeti. Değil sadece ulu orta kalabalıklarda alınan hal, değil mi ki O’nun (celle celaluhu) bir sıfatı da Basar, yani her yere her an birden bakar, her halime nigahban olur ve haberdardır, o zaman her adımı basiretle atabilmek büyük kıymet olur. Bu bağlamda, el ettiğini, basiretle el etmek iktiza eder. Zira hem imkan kısıtlı hem de imtihan çetin. İnceden inceye dokumak mühim. Hiçbir hamleyi harcamamak önemli. Her attığını vurabilmek, işte bu ancak mahir ve de donanımlı avcı işi. Muallimlerimiz de başka değil, işte bu hal üzere değiller mi? Cümlesine buradan selam olsun… Birol Topuz
|
| |
| | #2 |
| Devamlı Üye ![]() | ![]() Allah razı olsun ![]()
|
| |
| | #3 |
| Devamlı Üye ![]() | ![]() Amin cümlemizden
|
| |
![]() |
| Konu Araçları | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Konuyu Başlatan | Forum | Cvp | son Mesaj |
| Mûte Günü ………….asr-i Saadet’ten Tablolar…….. | mumsema | Peygamberimizin Hayatı | 3 | 10-25-2008 13:03 PM |
| Kur'ân Mucizesi …….Rahle-i Edeb……. | mumsema | Kur'an ile ilgi yazılar & Makaleler | 4 | 10-25-2008 12:55 PM |
| Âh…….Tek hece…Bütün Lisanlarda aynı olan manâ… | Gülehasret | Dini Şiirler | 1 | 10-08-2008 22:37 PM |
| Fatih’i “fatih” yapan âlim: Molla Gürani | neva | Sohbet & Muhabbet | 0 | 03-28-2008 13:06 PM |
| Derviş Ruhlu Olacaksın... | elif | Dini, Güzel Yazılar / Makaleler | 2 | 01-16-2008 03:12 AM |