![]() |
| | Konu Araçları |
| | #1 |
| | ![]() Kader ile ilgili çok sorulan ve cevabı en çok merak edilen sorulardan bir tanesi de; Dünyanın ıssız bir köşesinde doğmuş ve islamı hiç duymamış kimselerin durumunun ne olacağıdır Bir kimsenin, hiç tanımadığı, akrabası ve yakını olmadığı, hatta bir defa bile görmediği insanların akıbetiyle bu derece meşgul olmasının sebebi acaba nedir? Bu kimselerin islamı duymamaları onlar için bir mazeret midir? Yoksa onlarda İslam topraklarında doğan kimseler gibi Allah'a imanla ve İslamın namaz, oruç gibi diğer ibadetleriyle mükellef midir?Bizler bu sorunun cevabına geçmeden evvel, bu sorunun zihinleri meşgul etmesinin sebebini sorgulamak istiyoruz Zannımızca bu sorgulama, sorumuzun cevabından daha önemlidir![]() Eğer "onlara karşı duyduğu şefkat olabilir" derseniz, bizce bu olamaz Zira en yakın kapı komşusunun halini merak etmeyen, komşusunun derdi varsa bile, değil derdine derman olmak için çabalamayı, derdini aklına bile getirmeyen, hatta arabasıyla yolda giderken, gördüğü bir trafik kazasında, yaralıya, arabasını kirletir düşüncesiyle yardım elini uzatmayan, hatta kendi öz ana-babasını ihtiyarlığında kimsesizler yurduna bırakacak kadar vicdansız olan bir insanın, hiç tanımadığı, görmediği, ismini, kişiliğini bilmediği insanların akıbetini merak etmesi, onlara duyduğu şefkat olamaz Hem o kişilerin akıbetinin ne olduğunu merak etmesinden daha ilginç olanı da şudur: hemen hemen her akaid kitabında cevabı olan bu sorunun cevabını öğrenmek için hiç uğraşmaz Tek yaptığı, hiçbir ilmi olmayan kişilere bu soruyu sormak, ve onları sözde köşeye sıkıştırarak bununla ferahlamaktır Bu kişinin hali, dünyada namaz kılmadığı halde, ayda kıblenin nasıl tayin edileceğini ve namazın nasıl kılınacağını soran kişinin hali gibidir Aydaki namazda kıblenin nasıl tayin edileceğini merak etmesi, "Bir gün aya giderim de, aman namazımı kazaya bırakmayayım" düşüncesi değildir Zira o dünyada namaz kılmamaktadır Zaten aya gideceği de yoktur Hem aya giden insanlara, nasıl kıbleyi tayin edeceklerini öğretmekle vazifeli de değildir Yada bu soruyu insanlık n----- da sormamaktadır O halde bu soruyu ona sorduran şey nedir? Halbuki, aklınca cevabını yok zannettiği bu sorunun cevabı çok basittir; ayda kıble; dünyadır Ayda namaz kılacak olan, dünyaya doğru döner ve namazını öyle kılar![]() Ancak şu soruyu bir daha sormak istiyoruz, dünyada namaz kılmayan bu kişiye, aydaki namazı merak ettiren şey nedir? Bu sorunun cevabı ile, hiç görmediği insanların akıbetini merak ettiren şey nedir? sorusunun cevabı aynıdır ![]() Ve bizce, ilk önce cevabı bulunması gereken soru budur Bu sorunun cevabı: Allah'ı hakkıyla tanıyamaması, onun adalet ve rahmetinden şüphe etmesi, en kötüsü de Allah'ın emirlerini yerine getiremediğinden dolayı cehennemi hatırlaması, ve bu hatırlamanın verdiği elemden kurtulmak için "belki bu dinde bir şüphe vardır" düşüncesini, cevapsız zannettiği sorularla yeşertmek istemesi ve derinden derine cehennemim yokluğunu arzu etmesidir Yıllardır cevabını merak ettiği halde, cevabını bulmak için hiçbir kitap karıştırmayan kişi, bu teşhisi insafla iç aleminde tetkik etse, bizi tasdik edecektir Ve biz, görüşümüzü tasdik edecek bir kuran kıssasını şimdi sizlere nakledeceğiz: "Allah, Musa ve Harun'a dedi ki, haydi gidin ve firavuna deyin ki: Biz senin rabbinin elçileriyiz İsrail oğullarını hemen bizimle birlikte bırak, onlara eziyet etme! Biz senin rabbinden bir ayet getirdik Kurtuluş, hidayete uyanlarındır Muhakkak bize vahyolundu ki; azap, yalanlayan ve yüz çevirenlerin üzerinedir Firavun: "Rabbin de kimmiş, ey Musa" dedi O da: "Bizim rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonrada ona hidayet edendir" dedi Firavun dedi ki: "Öyle ise, önceki milletlerin hali ne olacak" Musa (AS): "Onlar hakkındaki bilgi, rabbimin yanındaki bir kitapta bulunur Rabbin ne yanılır, ne de unutur" dedi (Taha: 47-52 )Ayette görüldüğü gibi, firavun kendisini hakka davet eden Hz Musa'ya, kendinden önce geçmiş ve kendisinin davetini işitmemiş insanların halini soruyor Acaba Firavuna bu soruyu sorduran şey, o insanlara duyduğu şefkat midir? Elbette hayır, zira o, kendi halkına bile şefkat göstermemiş, Hz Musa'yı bulmak ümidiyle binlerce çocuğu katletmiştir Firavuna bu soruyu sorduran şey: Hz Musa'yı cevapsız bir soru ile mağlup etmek arzusudur Buna karşı, Hz Musa sorunun cevabını vermiyor Cevabı, "Onlar hakkındaki bilgi, rabbimin yanında bir kitapta bulunur, rabbim ne yanılır, nede unutur" diyerek Allaha havale ediyor![]() Hz Musa'nın cevabı Allah'a havale etmesi, ehl-i fetret denilen, peygamberin davetini duymayan insanların durumlarının ne olduğunu bilmemesinden değil, Allah'ın adalet ve merhametine teslim olmak arzusundandır Hz Musa imanın öyle bir mertebesindeydi ki, Allah'ın ne yaparsa yapsın, şefkat ve adalet ile yapacağından zerre miskal şüphesi yoktu "rabbim ne yanılır, ne de unutur" diyerek, Allah'ın hükmüne rızasını bu şekilde göstermiştir![]() İşte firavunun Hz Musa'nın davetine karşı, önceki nesillerin halini sorması, Musa (AS)ın ise, o nesillerin halini Allah'ın ilmine havale etmesi ispat eder ki, mesele, sorunun sadece cevabını merak değil, mesele bir iman meselesidir İmanda kemal bulanlar bu tür soruları akıllarına bile getirmezler Onlar Allah'a teslim olmuşlardır İnanırlar ki, Allah ne yaparsa yapsın, adaletin tâ kendisidir Hatta imanın bu mertebesine ulaşanlara göre, Allah bütün insanları cehennemde toplasa, yine rahmetidir ve adaletidir O halde sorumuzun cevabını öğrenmeden önce yapılacak ilk iş, bizleri imanda kemale ulaştıracak eserleri okumak ve bu sayede imanımızı taklitten tahkike çıkarmaktır Bunu yaptığımızda, teslimiyet mak----- ulaşacak ve göreceksiniz ki, cevabını merak ettiğimiz bir çok soru artık aklımıza bile gelmeyecektir Artık bu soruların cevaplarını, sadece bu soruların cevaplarını merak eden insanlara ulaştırmak için öğreneceğiz Şimdi geldik "Küfür topraklarında doğan ve İslamı hiç duymayan kişinin durumunun ne olduğu sorusunun cevabına: Zamanın ve mekanın insanın üzerinde, iman ve İslam noktasında negatif veya pozitif bir etkisi olmakla birlikte, zaman ve mekan unsurları, neticeyi tek başına belirleyen bir sebep de değildir Bu ikisi, sadece imtihana avantajlı yada dezavantajlı bir şekilde başlamamızı sağlayan iki faktördür İslam topraklarında doğan bir kimse, imtihana avantajlı başlarken, küfür topraklarında doğan bir kimse ise bu imtihana dezavantajlı başlamış olur Ancak avantajlının, avantajını kaybettiği, dezavantajlının imtihanı başarıyla tamamladığına misaller o kadar çoktur ki, had ve hesaba gelmez Mesela Hz Nuh'un oğlunun, babası peygamber olmasına rağmen imansız ölmesiHz Lut'un eşinin, kocası peygamber olmasına rağmen imansız ölmesi buna delildir Evet, Hz Nuh'un oğlu ve Hz Lut'un eşi, imtihana avantajlı hem de çok avantajlı başlamışlardı Birisinin babası, diğerinin eşi peygamberdi Ama onlar buna rağmen imtihanı başarıyla tamamlayamadılar![]() Yine Hz Musa, firavunun sarayında yetişmiş, firavunun evlatlığı idi Ancak firavun, Hz Musa'dan istifade edemedi ve imansız öldü Bununla birlikte aynı sarayda olan, firavunun eşi Asiye validemiz, imanını kurtardı ve ettiği şu dua ile de Kur'ana geçti: "Ey rabbim bana, katında, cennette bir ev yap ve beni Firavundan ve amelinden ve zalimler kavminden kurtar "Demek aynı sarayda, yan yana yaşayan iki kişiden birisi, imansız ölüyor ve Allah düşmanı olarak Kur'an da bahsi geçiyor iken, o kişinin eşi, mümin olarak ölebiliyor Yine Peygamber Efendimizin amcaları olan Ebu talip ve Ebu leheb, peygamberimizle yan yana yaşamalarına ve hakkı ondan dinlemelerine hatta birçok mucizesine şahit olmalarına rağmen imansız olarak ölürken, Peygamberimizi hiç görmeyen Veysel Karani, Efendimize ve Allah'a aşık olabiliyor ve aşkından tarihin sayfalarına geçebiliyor Demek mesele sadece İslam topraklarında doğmak değil Hatta çok uzağa gitmeğe gerek bile yok, toplumumuza baksak yeterlidir Memleketimiz bir İslam memleketi, ve halkının %99'u Müslüman olmasına rağmen, meyhanelerin camilerden daha fazla olması, ve az olan camiler boş iken, çok olan meyhanelerin hınca hınç dolu olması ispat eder ki, sadece Müslüman topraklarda doğmak neticeyi belirleyen bir faktör değildir Evet, o meyhaneleri dolduran insanlar, İslam topraklarında dünyaya gelmişler ve günde 5 defa Ezanı işitmek devletine ulaşmışlardır, dahası İslam ile ilgili birçok meseleyi çocukluklarından beri dinlemişlerdir, ancak bunların hiçbirini Allah'a yakınlığa vesile yapamamışlardır Namazsız, zikirsiz, tefekkürsüz olarak, günah ve isyan içinde bir hayat sürmektedirler Demek mesele imtihana avantajlı başlamakla bitmiyor Toplumumuz, elindeki avantajı kullanamayan binlerce insanla doludur Buraya kadar yaptığımız izah ile şunu anlatmak istedik: Müslüman olmayan bir beldede doğan bir kişide pekâla İslam ile tanışabilir ve çok iyi bir Müslüman olabilir Ve tarih bunun binlerce örneğiyle doludur Bu izahlardan sonra şimdi meselenin fetva yönüne geldik: İki peygamberin devirleri arasında, önceki peygamberin getirdiği dinin unutulmasından başlayarak sonraki peygamberin gelişine kadar geçen zamana "fetret devri",Ve bu zamanda yaşamış ve iki peygambere yetişememiş kimseye de ehl-i fetret denilir Kendinden önceki peygamberin dininin unutulduğu ve kendinden sonraki peygambere de yetişemediği için bu ismi almıştır![]() Ehl-i fetret, namaz, oruç, zekat gibi ibadetlerle ve dinin diğer emirleriyle mükellef değildir Bu hususta ittifak vardır Ahirette onlara bu ibadetleri yapmadıklarından dolayı hiçbir hesap ve ceza olmayacaktır Çünkü bunların bilinmesi bir peygamberin tebliğine bağlıdır Halbuki bu kişiler, bir peygambere ulaşamamışlardır Bu yüzden ibadet ve emirlere muhatap değildirler![]() Fakat bu kimselerin, Allah'a iman etmekle mükellef olup olmayacakları hususunda ihtilaf vardır İmam Maturidiye göre; Ehl-i Fetret, ibadet ve emirler ile mükellef değil ise de, Allah'a iman ile mükelleftir Çünkü Cenab-ı Hak, onlara aklı vermiş, ve şu alemi, varlığına ve birliğine delil olacak sayısız mahluklarla doldurmuştur Bir iğnenin ustasız, bir harfin katipsiz ve bir memleketin sahipsiz olamayacağını bilen insan, şu alemdeki sanat eserlerinden sanatkarları olan Allah'a ulaşmalıdır Ve ona iman etmelidir Akıl, bir peygamberin davetini işitmese de bunu tek başına yapabilecek bir kabiliyettedir Dolayısıyla fetret asrında yaşamış insanlar, eğer Allah'a iman etmeden ölürlerse, İmam Maturidiye göre bunlar kafir olarak ölmüş sayılırlar![]() İmam Eş'ari ise: Ehl-i fetretin, Allah'a imanla da mükellef olmadığı görüşündedir Çünkü İmam Eş'ariye göre; İnsanları peygamber vasıtasıyla imana davet eden Allah-u Teala, fetret ehline bir peygamber göndermemekle, onları imana davet etmemiştir O halde sorumlu olmamaları gerekir Zira sırf akıl ve fikir, Allah'ı bilmede yeterli değildir Dolayısıyla İmam Eş'ariye göre: fetret devri insanları, iman etmemekten dolayı cehenneme girmeyeceklerdir Peygamber Efendimizin gelişinden sonraki insanların durumu hakkında ise; İmam Gazali şöyle bir tasnif yapar ki, bu tasnif, günümüzdeki Hristiyan ve Yahudilerin akıbetlerini merak edenler için de bir cevap niteliğindedir İmam Gazali şöyle demektedir: Peygamber Efendimizin (sav) gönderilmesinden sonra, inanmayan insanlar üç sınıftır: 1 Sınıf: Peygamber Efendimizin davetini duymamış ve kendisinden haberdar olmamış kimselerdir Bu sınıf kesin olarak cennet ehlidir![]() 2 Sınıf: Peygamberimizin davetini, gösterdiği mucizelerin durumunu ve güzel ahlakını duymuş olmakla birlikte iman etmemiştir Bu sınıfta kesin olarak cehennem ehlidir 3 Sınıf: bu iki derece arasında bulunan sınıftır Hz Peygamberimizin ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır Daha doğrusu bunlar Hz Peygamberi tâ küçüklüklerinden beri, ismi- Muhammed olan ve -haşa- peygamberlik iddiasında bulunan yalancı bir peygamber olarak tanımışlardır Peygamber Efendimiz hakkında, menfi propagandadan başka hiçbir şey duymamışlardır İmam Gazali bu sınıfta olanlar hakkında kesin konuşmamakla birlikte şöyle devam eder: Kanaatime göre bunların durumu, 1 grupta olanların, yani Peygamberimizi hiç duymamış olanların hali gibidir Çünkü bunlar Peygamberimizin ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıtlarıyla birlikte duymuşlardır Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez![]() Bugün gerek Hristiyan ve Yahudi aleminde ve gerekse başka ülkelerde İmam Gazalinin tasnifindeki üç gruba giren insanları bulmak mümkündür Zira teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan ilkel kabilelerin varlığı malumdur Bunlar ne bir televizyon görmüş, ne de bir telefon tutmuştur Dolayısıyla bunlar İmam Gazalinin tasnifinde, efendimizin ismini hiç duymamış kimselere dahil olurlar ki, İmamı Gazali'ye göre bunlar cennet ehlidir![]() Dünyanın birçok yerinde ve ülkemizde 2 gruba giren insanlar da vardır Bunlar Efendimizin peygamberlik sıfatlarını işitmişler, ama buna rağmen iman etmemişlerdir Hatta teknolojinin gelişimi ve bilgiye ulaşmanın kolaylığı ile, bu grup en kalabalık grup olmaktadır Bunlar kuranın birçok ayetinin ifadesiyle cehennem ehlidir Çünkü İslam, kendinden önce gelen bütün dinleri neshetmiş ve hükümden kaldırmıştır![]() Bununla birlikte zamanımızda İmam Gazalinin tasnifinden 3 gruba giren insanlar da yok değildir Hristiyan veya Yahudi aleminin ücra bir köşesinde, toplum hayatından uzak olarak yaşayan ve çocukluğundan beri kendisine peygamberimizin kötü tanıtıldığı insanlar olabilir İmam Gazali hazretleri bu kimseler hakkında kesin bir hüküm söylememekle birlikte bu kimselerin cennet ehli olan 1 sınıfa benzediklerini bildirmektedir En iyisini Allah bilir![]() Bizler bu meseleyi zamanımızın büyük bir alimi olan, Bediüzzaman Said-i Nursi hazretlerinin görüşüyle noktalıyoruz ve hakikatin kendisini, "şaşırmayan ve unutmayan" rabbimizin ilmine havale ediyoruz: "Ehl-i fetretin, dinin teferruatındaki hatalarından dolayı ceza görmeyecekleri hususunda bütün alimler fikir birliği içindedir Hatta İmam Şafi ve İmam Eş'ariye göre, bunlar iman etmeyip, küfre girse, ondan dahi mesul olmazlar Çünkü mesuliyet ancak peygamber gönderilmesi ile tahakkuk eder Ayrıca peygamber gönderildiğinin ve peygamberin vazifesinin mahiyeti de bilinmiş olması gerekir ki, mesuliyet mevzu bahis olabilsin Eğer peygamberlerin irşatları, zamanın geçmesi ve gaflet gibi sebeplerden dolayı gizli kalır da anlaşılmazsa, bunlara vakıf olmayanlar, ehl-i fetret sayılırlar ve azap görmezler"
|
| |
| İstediğini Bulamadıysanız Üye Olmadan
BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz. |
| | #2 |
| | ![]() İslamı Duymayanların Durumu Ne Olacak Dünyanın dörtte biri Müslüman, dörtte üçü ise İslâm dışı inançlara sahip İslâm dairesi dışındaki bu dörtte üçün yarısı Ehl-i Kitap, yani Hıristiyan ve Yahudi Kalan yarısının önemli kısmı da, Hinduizm, Budizm, Jainizm gibi değişik inançlara mensup Bir bölümü ise ateist, yani tanrıtanımaz Böyle bir durumda, zihinlere çokça takılan ve dolayısıyla çokça sorulan bir soru mevcut Soru, şu: İslâm ülkesinde doğup büyüyen, Müslüman bir ortamda yaşayan bir insan İslâm’ı tanıma ve yaşama fırsatına kavuşuyor, dolayısıyla Allah’ın varlık ve birliğine inandığı için Kur’ân’ın ifadesiyle cennet ehli oluyor Bunun yanında, İslâm’ı duyduğu halde Allah’ın varlık ve birliğini kabul etmeyen bir insan da, yine Kur’ân’ın ifadesiyle, cehennem ehli olacak Fakat İslâm’ın mesajı kendisine hiçbir şekilde ulaşmamış veya ulaşmış olsa da, yanlış bir biçimde tanıtılmış olan bir insanın durumu nasıl olacak? Ki, böyle bir insan, genellikle gayrimüslim bir ülke vatandaşı olduğu gibi, Müslüman bir ülkede yaşadığı halde ailesinin ve çevresinin yönlendirmesiyle İslâm’dan uzak kalmış biri de olabiliyor Bu çeşit insanlar ne derecede sorumlular? Burada bir fırsat eşitsizliği yok mu? Allah mutlak adalet sahibi olduğuna göre, bütün insanlara kendisini tanıma yolunda ve İslâm’ı bulma yönünde eşit fırsatlar vermemiş mi? Açıkçası, ortada, bir yönü kulun iradesi ve seçimi ile ilgili, asıl önemli tarafı ise ilâhî adaletin tecellisi ile alâkalı bir sorular yumağı mevcut Esas itibarıyla, ilk insan ve ilk peygamber Hz Âdem’le birlikte insanlara hak din ulaştırılmış ve öğretilmiş, son peygamber olan Hz Muhammed’e (a s m ) kadar bütün peygamberler aynı hakikati dile getirmişler Ancak hiçbir şekilde peygamberin mesajının ulaşmadığı insan ve toplumlar da vardır yeryüzünde Bunların sorumlu olup olamayacağı hususunu Kur’ân açıkça cevaplandırıyor: “Peygamber göndermedikçe, Biz kimseye azap edici değiliz ” (el-İsrâ, 17:15); “Kendilerine öğüt veren ve Allah’ın azabından sakındıran peygamberler göndermedikçe, Biz bir belde halkını helak etmedik Çünkü Biz haksızlık edici değiliz ” (eş-Şuarâ, 26:208-209) Ayrıca el-Kasas, 28:47 ve Tâhâ, 20:134 âyetlerinde de insanların sorumlu tutulmaları için peygamber gönderildiği bildiriliyor İlâhî adalet burada hemen kendisini gösteriyor Bu âyetlerden açıkça anlaşılıyor ki, sorumluluk ve dolayısıyla ceza, ancak doğru bilgiden sonra sözkonusu oluyor Peki, insanların hak din hakkında ‘doğru bilgi’den mahrum oldukları, yani peygamberin davetinin ve mesajının insanlara doğru biçimde ulaşmadığı zamanlar var mıdır? Hangi zamanları bu tarif içinde görebiliriz? Peygamberin getirdiği mesajın ulaşmadığı zamanlar ve ortamlar tarih içinde var olagelmiştir Dinî ıstılahta bu dönem veya ortamlara ‘fetret,’ bu çeşit insanlara da ‘fetret ehli’ adı veriliyor Bu tür insanlar ya bir peygamberin mesajını duymamışlardır veya peygamberle gelen ilâhî mesaj çarpıtılmış yahut unutulmuştur Terim olarak ‘fetret’ Hz İsa ile Hz Muhammed (a s m ) arasında hiçbir peygamberin gelmediği dönem için kullanılmış olsa da, İslâm’dan sonraki dönemde de ‘bir derece fetret’ mevcut olabilmektedir Nitekim, yaşadığımız çağın en büyük İslâm âlimlerinden Bediüzzaman Said Nursî, Hz İsa’ya gelen hakiki vahiyden mahrum olduğu gibi, İslâm hakkında doğru bilgiye ulaşma imkânından da uzak olunan bir ortamı, ‘fetret ortamı’ olarak gördüğünü belirtmektedir (bkz Kastamonu Lâhikası, 2:1615 ) Fetret ehlinin sorumluluğu ve ahiretteki durumu ile alâkalı olarak, İslâm âlimleri arasında belli başlı iki önemli görüş vardır Birinci ve ağırlıklı olan görüşe göre; fetret ehli, putperest ve ateist de olsa, dinî bakımdan mükellef değildir Ahirette ise kurtuluşa erecek ve cennet ehli olacaktır Çünkü, bu insanların peygamber davetinden haberleri olmamıştır Gelen vahiyden haberleri olmadığı için de, akıllarını kullanarak dinî yükümlülüklerinin nelerden ibaret olduğunu bilemezler Çünkü, akıl tek başına iyi ile kötüyü ayırt edebilecek kapasitede değildir Kur’ân’da, peygamber göndermedikçe insanların azaba uğratılmayacağı ve helâk edilmeyeceği belirtilmiştir İtikadî bir mezhep olan Eş’ariyye’nin çoğunluğu bu görüşü benimser İmam Şâfiî ve Ahmed bin Hanbel ile birlikte, bir diğer itikadî mezhep olarak Mâtüridî mezhebine mensup Serahsî ve İbnü’l-Humam gibi âlimler de bu görüştedirler İkinci görüşe göre ise, fetret ehli Allah’ın varlık ve birliğine inanmakla; ayrıca, kendi aklıyla bilebildiği kadarıyla iyi işleri yapıp kötü işlerden kaçınmakla yükümlüdür Bu yükümlülüğü yerine getirenler kurtuluşa erecek, getirmeyenler ise cehennem ehli olacaklardır Çünkü, ergenlik yaşına gelen bir insan kâinatın bir Yaratıcısının var olduğunu aklıyla bulabilir Akıl, mükemmel anlamda olmasa da, Allah’ın varlığını ve birliğini bulma ve bilme kapasitesine, temel konularda da iyiyi kötüden ayırt etme gücüne sahiptir Nitekim Kur’ân’da Hz İbrahim’in aklını kullanarak Allah’ın varlığına ve birliğine ulaştığı haber verilmiştir (el-En’âm, 6:76-79) Yine aklın yardımıyla insanın cehennem azabından kurtulabileceği ifade edilmiş (el-Mülk, 67:10); pek çok âyette ise, kâfirlerin affedilmeyip cehennem azabına çarptırılacakları bildirilmiştir (el-Bakara, 2:39 ve 2:162 gibi birçok âyet) Peygamberler ise ahiret âlemi, ibadetler, hukuk ve ahlâk kuralları gibi aklın bilemeyeceği konularda insanlara bilgi verirler Başta İmam-ı Âzam olmak üzere Ebû Mansur Mâtürîdî ile bu mezhebe bağlı olan âlimlerin çoğunluğu, ayrıca Fahreddin er-Râzî, Reşid Rıza gibi âlimler ağırlıklı olarak bu görüşü kabul ederler Zamanımıza gelince; esasen, ‘fetret dönemi’ şartları zamanımızda değişik tarzda devam ediyor İslâm geldi, bâtıl din ve inançlar geçersiz oldu; ama hak dinden hiçbir biçimde haberdar olamayan, İslâm gibi bir hak dinin varlığını duymakla birlikte bazı tabiî engeller, fizikî imkânsızlıklar, güçlü psikolojik ve sosyal baskılar ve engeller sonucu hidayet nimetinden mahrum olan insanlar da az değildir bugün dünyada Buna göre, günümüz şartları içinde İslâm diye bir dinden hiç haberi olmayan insanları, Eş’ariyye mezhebi âlimleri, hiçbir şeyden sorumlu tutmazlar Mâtüridî âlimleri ise, bu insanların normal zihinsel yeteneğe sahip olanlarının gözlemlerine dayanarak, akıllarını kullanarak, düşünce melekelerini çalıştırarak Allah’ın varlık ve birliği gerçeğine ulaşabileceklerini belirtirler Yine genel hatlarıyla belli başlı kötülük ve iyilikleri birbirinden ayırt edebilirler Bu husus hem hak dinlerin temel esaslarına, hem de insanın fizik ve psikolojik yapısına uygundur İslâm’dan hiç haberi olmayan insanlar hakkında Eş’arî ve Mâtüridî yaklaşım bu şekilde iken, İslâm’dan haberi olduğu halde onun hidayetinden yeteri kadar nasibi olmayanların durumu nasıl görülmektedir? Eski âlimlerden Câhiz ve İmam Gazalî, çağımız âlimlerinden ise Reşid Rıza’nın ele aldıkları üzere; bu sınıfa giren insanların durumu, İslâm’ın veya Peygamberimizin sadece adını duyup mevcut hükümler konusunda sağlam bir bilgiye ulaşamamak şeklindeyse, bu insanlar, Eş’ariyye mezhebinin görüşü istikametinde, fetret ehline dahildirler Öte yandan, İmam Gazalî hak din olan İslâm konusunda yanlış bilgi ve telkinler sonucu yanlış bir kanaate varanları da aynı kategoriye tâbi tutmaktadır Bediüzzaman Said Nursî de bu konuya temas ederek şu açıklamayı getirir: “Fetret zamanında ‘Peygamber göndermedikçe Biz kimseye azap edici değiliz’ sırrıyla fetret ehli kurtuluşa ermiştir İttifakla, teferruattaki meselelerdeki hatalarından dolayı hesaba çekilmezler İmam-ı Şâfiî ve İmam Eş’arî’ce, küfre de girseler, iman esaslarını kabul etmezlerse de, yine kurtuluş ehlidirler Çünkü ilâhî teklif peygamberin gönderilmesi ile olur Peygamberin gönderilmesi ile haberdar olunur, mükellefiyet de kararlaşır ” (orijinal ifade için bkz Mektubat, 1:531) Ayrıca İkinci Dünya Savaşında Avrupa’da ve Rusya’da öldürülen çoluk çocuğun ve halkın katliamından dolayı büyük bir acı duyan Bediüzzaman, onbeş yaşına kadar olanların—“Her çocuk fıtrat [İslâm] üzere doğar” hadisi mucibince—hangi dinden olursa olsun şehit hükmünde olduklarını ifade ettikten sonra, şu açıklamayı getirir: “Onbeşinden yukarı olanlar, eğer mâsum ve mazlum ise, mükâfatı büyüktür, belki onu cehennemden kurtarır Çünkü ahirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a s m ) bir lâkaytlık perdesi gelmiş Ve madem âhirzamanda Hazret-i İsâ’nın (a s ) hakiki dini hükmedecek, İslâmiyetle omuz omuza gelecek Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa’ya (a s ) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler, onlar hakkında bir çeşit şehadet denilebilir Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zâlimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenâb-ı Erhamü’r-râhîmîn’e hadsiz şükrettim Ve o elîm elem ve şefkatten tesellî buldum ” (Kastamonu Lâhikası, 2:1615) Bu noktada belirtmemiz gerekiyor ki, insanların hak dine ulaşmada karşılaştıkları bütün engel ve engellemelere rağmen, Kur’ân âyetlerinde açıkça ifade edildiği üzere, her insanın hak dine karşı güçlü bir eğilimi vardır İnsan, yapısı gereği, geçmişi de dikkate alarak, yaşadığı âlem ve gelişen olaylar sonucu düşünme durumundadır “Bu âlem nedir, bu kâinat neden var, ben nereden geldim, nereye gideceğim?” gibi sorular her insanın aklına hayatının bir döneminde muhakkak gelen sorulardır İnsan, bu soruların cevabını sorup soruşturmaya çalışmalıdır—velev bu arayış içinde doğru olmayan veya eksik cevaplara takılma durumunda olursa olsun Bu araştırmadan müstağni kalıp da kibir, gurur, inat, zevkine düşkünlük ve tembellik gibi sebeplerden dolayı hak dinden ve hakikatten uzak bir hayatı tercih ederek iman ve faziletten mahrum bir ömür süren bir insan ise, âhirette ebedî saadete kavuşmayı da düşünmemelidir Çünkü burada hiçbir çaba sarfetmeden sonuca katlanma durumu sözkonusu olmaktadır Dünyevî çıkarı, menfaati, geçimi, geleceği ile alâkalı her türlü incelemeyi, araştırmayı, sormayı, soruşturmayı yaptığı halde, ruhunda mevcut olan inanma ihtiyacı, bir Yaratıcıyı bulma lüzumu üzerinde hiç durmayan, bu konuda emek harcamayan bir insan, bütün bütün sorumluluktan kurtulamayacaktır Öte yandan, vahiysiz bir ortamın insanı, bu dünyanın ve bu dünyada varoluşunun amacını araştırsa bile, akıl hakikati tek başına bulmaya yeterli olmadığı için, yanlış cevaplara takılıp kalabilir; böyle bir insanın durumu, Hesap Günü elbette içinde bulunduğu şartlara göre değerlendirilecektir Ki, ilâhî adalet hem bu dünyada, hem de âhirette en küçük bir haksızlığa meydan vermeden tecelli etmektedir Hesap Günü insanlar konumlarına, durumlarına, yaşadığı şartlara, zamana ve niyetlerine göre muameleye tâbi tutulacaklardır Allah hiçbir kuluna zulmedecek değildir, hiçbir kulunun kaldıramayacağı bir yük ve mükellefiyet de vermemiştir Meallerini vereceğimiz şu âyetler meseleye açıklık getirmektedir: “İman edenler, Yahudiler, Sâbiîler, Hıristiyanlar, Mecusîler ve müşrikler arasında şüphesiz ki Allah Kıyamet gününde hükmünü verecek ve haklıyı haksızdan ayıracaktır ” (Hacc, 22:17) “Kıyamet gününde Biz adalet terazisini kurduğumuzda hiç kimse en küçük bir şekilde haksızlığa uğratılmaz Hardal tanesi kadar bir amel de olsa onu mizana koyarız Hesap görücü olarak Biz kâfiyiz ” (Enbiyâ, 21:47) “Zulmetmiş olan herkes o gün yeryüzündeki herşey kendisinin de olsa kurtulmak için feda ederdi Onlar azabı gördüklerinde için için pişmanlık duyarlar Sonra, haksızlığa uğratılmaksızın aralarında adaletle hükmedilir ” (Yunus, 10:54) Ama insan duymak istemiyor, görmek istemiyor, kabul etmeye yanaşmak istemiyorsa, hiçbir şeye inanacak da değildir ve sorumluluğu kabul etmiş demektir “Sen ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçan sağırlara da davetini duyuramazsın” (Neml, 27:80-81) buyuruyor Kur’ân Kabul edilmesi gerekir ki, artık dünya eskisi gibi değil bugün İletişim, ulaşım, bilgi ve bilgisayar ağının zirveye dayandığı bir dönemi yaşıyoruz Gerek ilim, gerekse sanat çevresinde meşhur insanların İslâm’ı seçmesi, özellikle Batıda okuma alışkanlığının ileri bir seviyeye ulaşmış olması, turizmin yaygınlaşması sonucu insanların imkânları ölçüsünde İslâm kültür ve medeniyeti ile yakından tanışmaları, İslâm âdet ve geleneklerini bizzat görmeleri, son olaylarda olduğu gibi İslâm’ın öne çıkması gibi durumlar artık belli bir oranda insanların gözünü açmalı ve hakikate doğru hızını artırmalıdır Ancak bütün bu gelişmelere ve değişimlere rağmen henüz birtakım engelleri aşamayıp hak dine, İslâm’a ve Kur’ân’a ulaşamayan bir kesim varsa—ki vardır—Eş’ariyye’nin belirtmiş olduğu görüşe göre, onların Allah katında sorumluluğu bulunmamaktadır İlâhî muameleye tâbi tutulduğunda ise durumuna, konumuna, kendisine verilen akıl nimetini kullanma gücüne göre hüküm görecektir KAYNAK "Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi 'Fetret' maddesi" MEHMET PAKSU
|
| |
| | #3 |
| | ![]() Allah razi olsun bu guzel paylasimlar icin bunlar cok isime yarayacak ![]()
|
| |
| | #4 |
| | ![]() Allah cc razı olsun teşekkürler ![]() ![]()
|
| |
![]() |
| Tags: dogmak, durumu, duymayanlarin, hic, islami, kaderinde, kufur, olan, topraklarinda |
| Konu Araçları | |
| |