![]() |
| | Konu Araçları |
| | #1 |
| | ![]() En sevdiğim şiir, şair, şehir “Bismillah-ir-Rahman-ir-Rahim!” diyerek, çok üzgün bir halde, uçaĝa girdim. Hostes’e biletimi gösterip, koltuĝuma doĝru ilerledim. “Allah’tan cam kenarında oturuyorum.” diye düşünerek koltuĝa oturdum. “Elveda ülkem, elveda Hindistan! Ne zaman tekrar döneceĝimi bilmiyorum.” diye düşündüm. Camdan baktım, ama sabahın erken saatleri olması, epey sis olduĝu için de, hiç birşey göremedim. Böylece gözlerimi kapatıp, geçen günleri zihnimde canlandırmaya koyuldum. Geçen gün, bir Ocak’ta, akşama doĝru, kardeşim Akber arabasıyla beni Delhi’nin Hazrat Nizamuddin mahallesinin ana caddesine götürmüştü. İşi olduĝu için o benimle gelememişti. Bana, “Saat onda burada ol, seni alırım.” diyerek ayrılmıştı. Caddeye iner inmez çok şaşırdım. Sanki Hindistan’ın bütün pisliĝi, kirliliĝi, fakirliĝi yüzüme çarpıyordu. Her taraf toz toprak, sağırlaştıran bir gürültü, sayılamayacak kadar çok insan vardı. Dar sokak, insan, bisiklet, motosiklet, rikşa, ve hayvanlarla doluydu. Satıcı ve dilencilerin baĝırışları, araçların gürültüleri, ve hayvanların sesi bu dar sokağı doldurmuştu. Etrafıma bakınarak yavaş yavaş yürümeye başladım. Her iki tarafta küçük dukkanlar ve lokantalar vardı. Lokantaların mutfakları önünde, tam sokaĝın yanındaydı. Aşçiler tandırlarda ekmek ve kebap pişiriyor, sobalarında kavurma gibi yiyecekler yapıyor, çay ve pirinç kaynatıyorlardı. Ne kadar çok dilenci vardı! Çocuklar, küçucuk bebekli kadınlar, yaşlılar, sakatlar, her tür insan yalvararak dileniyordu. Dilenci çocuklar zorla gelip geçenlerin kollarına yapışıyorlardı. Dilenci kadınlar bebeklerini yoldan geçenlerin gözlerine sokmak istercesine yüzlerinin tam önüne kadar kaldırıyorlardı. Geri çekilmek istedim. Ama yürümeye devam ettim. Aĝır aĝır ileriyordum. İki üç yüz metre yürüdüm yürümedim kendimi bir mezarın önünde buldum. Hindistan’ın en önemli şairlerinden birisi olan, 1869 senesinde hayata gözlerini yummuş, Mirza Galib burada yatıyordu. Ruhuna bir Fatiha okudum. Sonra, mezara bakarak, bir müddet durup, Galib’in hayatıyla şiirlerini düşündüm. Ama orada uzun uzun vakit geçirmek de istemiyordum: amacım daha ilerideydi, başka bir mezardı. İlerideki sokak daha da dardı, daha kalabalıktı. Havada keskin bir hayvan kokusu ile baharatlı yemek kokusu vardı. Yan taraflardaki dükkanlar ve lokantalar arkadakilerden çok daha yıkık dökük bir haldeydi. Hele lokantalar. Çok haraptı. Doğru dürüst bir mutfakları bile yoktu. Onun yerine sokaĝın tam önünde, sobaların üstünde tencereler vardı. Lokantaların önlerinde üstü başı yırtık pırtık, pejmürde, bitkin, ve yorgun adamlar, kadınlar, ve çocuklar bir dilim ekmek için yalvarıyorlardı. “Vallahi! Hiç bir şey yemedim! Allah rızası için bir lokma ekmek!” diye baĝırıyorlardı. Aynı anda lokanta sahipleri, “Buyurun efendim. Fakirleri doyurun! Sadece on rupiya’yla bir garibanın karnını doyurabilirsiniz! Buyurun!” diyorlardı. Yoldan geçen bir bayan, bir lokanta sahibine on kişiyi doyurmek üzere yüz rupiya verdi. Parayı verir vermez insanlar hizlica lokantaya girmeye başladı. Lokantacı ise, girenleri saymaya başladı. Bir, iki, ... , sekiz, dokuz. On olunca, “Tamam! Dur!” dedi. Ama iri gözlü, uzun ve siyah saçlı, incecik, eski püskü giyimli küçük bir kız içeriye girmeye çalışıyordu. Birden lokanta sahibi, ipince kolunu tutarak ona, “Yok!” diye baĝırdı. Bunu görunce bayan, gözlerini irice açarak ve dehşete düşmüş bir halde, “Ya! Efendim! O da girsin!” diye haykırıp, lokantacıya yüz rupiya daha uzattı, apar topar oradan ayrılıverdi. Sersem bir halde yavaş yavaş ilerlemeye devam ettim. İki ya da üç yüz metre sonra sokak yine deĝişti. İyice daraldı ve kıvrılmaya başladı. Üzeri kapalıydı. Yan tarafında lokantalar yerine çiçek, renkli ve baskılı çarşaflar, ve şeker satan dükkanlar vardı. Satıcılar gayet girişkendiler, “Mezarlar için çarşaflar alın ya!” “Taze çiçeklerim var. Alın götürün!” “Şeker! Hazret’in şekeri! Şekersiz nasıl mezara girersiniz!” “Ayakkabalarınız burada emanete alınır!” diyerek baĝırışıyorlardı. Kıvrık bir dehliz gibi olan yoldan geçmeye devam ettim. Birkaç dakika sonra yürüyüşüm nihayet buldu: her iki tarafta “Ayakkabalarınızı çıkarınız lütfen!” yazısı taşıyan tabelalar göründü, önümde küçük bir meydan gibi olan açık bir alan belirdi. Hindistan’ın en kutsal yeri olan, Hazreti Nizamuddin Auliya Dargah’ı görüyordum. Bir süre kımıldamadan hayretle önüme bakındım. Elli metre uzunluĝunda, elli metre genişliĝinde bir alandı. Üstünde birkaç bina vardı. İnsanlarla doluydu. Kadınlar ve adamlar, çocuklar ve yaşlılar, zenginler ve fakirler, her türlü insanı gördüm. Alınlarında bindi denen kırmızı nokta bulunan Hindu kadınları da fark ettim. Insanlardan bazıları çok duygusalmış gibi geldi bana, bazıları da sanki hergün buraya geliyorlar. İçeride dilenmek yasak olmasına raĝmen birçok dilenci gördüm. Zaman zaman mezar görevlileri onlara müdahale etmek zorunda kalıyorlardı. “Selamun aleyküm ey ehl-i kabir!” diye Dargah’a girdim. Tam ileride, on ya da on beş metre mesafede, kubbeli, mermerden, güzel, küçük bir bina gördüm. Hint Müslümanlarının en önemli sufisi olan Hazreti Nizamuddin Auliya’nın kendi mezarıydı. Yavaş yavaş oraya ilerledim. Kısa bir merdivenden çıkıp, sütunlu bir avluya girdim. Bir iki metre ileride bir duvar gorüp, kapısından geçtim. Kendimi insanlarla dolu küçücük bir odada buldum. Oda tahminen on metre kareydi. Ortasında, iki metre uzunluĝunda ve bir metre eninde, bir kabir vardı. Odada güçlü bir tütsü kokusu vardı. Ardından gül kokusunu da fark ettim. Bir köşeye iliştim, Hazreti Nizamuddin’e bir Fatiha okudum. Sonra mezara ve gelenlere baktım. Topluluktan bazıları gayet duygusaldı, kabire dokunup öpüyorlardı, bol bol aĝlıyorlardı. Onları gördüĝümde Yunus Emre’nin sözlerini hatırladım: “Dolap, niçin inilersin? Derdim vardır inilerim, ben Mevlâya âşik oldum, anın için inilerim.” Bir de birileri elinde çarşafla gelip, mezarın üzerine örtmeye çalışıyorlardı. Kalabalık, çarşaf iyice yayılsın diye, saygıyla yanılarını tutup, mezara koydular. Ben de, sıklıkla çarşafa dokunuyordum! Bir süre sonra Hazrat Nizamuddin’den ayrılıp, beş altı kabirli bir zemine doĝru yürüdüm. Kabirlerinden birinde Tac Mahalı yaptıran Sultan Şah Cihan’ın kızı olan Şahzade Cahanara Begum gömülmüş. Kendi mezarın üstünde çatı istemediĝi için onun kabri semaya açik. Sadece etrafında bembeyaz mermerden narin işlemeli bir duvar vardı. Cahanara Begum, Hazrat Nizamuddin’den üç büçük yüzyıl sonra yaşayıp hayata veda etmiş, ama en sevdiĝi sufi’nin yakınında yatmak istemiş. Cahanara Begum’un ruhuna bir Fatiha okuduktan sonra geri çekilip, on metre ilerideki küçük bir binaya doĝru gittim. Yapıya yanaşinca kalbimi bir heyecan sardı. Yeşil kubbesinin altında Hindistan’ın en önemli kişilerinden birisi, Hindistan müziĝinin atası, Urduca’yla Hindice’nin kurucusu, çok saygın bir sufi olan, ve en sevdiĝim şair, Hazreti Amir Khusrau yatıyordu. Tekrar kendimi tütsü ve gül kokusulu, tıklım tıklım, küçücük bir odada buldum. Ama girer girmez akşam ezanı okunmaya başladı. Amir Khusrau’ya da bir Fatiha okuyup, yanıbaşındaki on üçüncü yüzyılda Khizr Khan adlı bir şehzade tarafından yaptırılmış Cama’at Hane camiine gittim. Camiden çıkınca Amir Khusrau’nun mezarının önünde toplanmış bir topluluk gördüm. Kız kardeşim Ferhünde’nin söylediĝi mezarda Perşembe akşamları ilahi olan kavvali olduĝunu hatırladım. Kalabalık arasında boş bir yer bulup oturdum. Kısa bir süre sonra beyaz kurta-pecama ve siyah kalpak şapkalarını giyen beş adam gelip, topluluğun yanında kendileri için ayrılmış yere oturup, meclise tebessüm ettiler, ve çalgısız ama enfes bir sesle hep bereber Amir Khusrau’nun yazdıĝı şiirleri ve kavvalileri söylemeye başladılar. Sanki başka bir dunyadaymışım gibiydi. Hava karardıĝı için başımızın üstünde pırıl pırıl yıldızlar, en sönükten en parlaĝa doğru belirginleşmeye başlıyordu. Hava ılık ılıktı. Akşam rüzgarı dargahın etrafındaki bitkilerden hoş bir yasemin kokusunu bize getiriyordu. Şarkıcılar kulaĝımıza, aklımıza, gönlümüze Amir Khusrau’nun sözlerini nakş ediyorlardı. Akşam’ın bitmesini hiç istemedim. Fakat şiir ve kavvali okuması bitti. Hiç kimse oradan ayrılmak istemedi, bir müddet daha oturmaya devam ettik. Yine ezanı duydum. Yatsı namazı bittikten sonra tekrar Amir Khusrau’nun mezarına gittim. Kendimi bir köşeye attım. Uzun uzun, gelen, geçenlere baktım. Kendimi sakin, herkesle yakın hissediyordum. Ayrılmayı hiç istemedim. Oturarak, görerek, öylece düşünceye daldım. Amir Khusrau’nun hayatını ve o zamanki Hindistan’ı kafamda canlandırmaya çalıştım. Ön üçüncü yüzyıldı. Sanki bütün dünya yanıyordu. Cengiz Han’ın Moĝol orduları ülke ülke fethedip, milyonlarca insanı katlediyorlardı. Hindistan ise, kısa bir süredir onun ilk Türk-Müslüman hanedanı tarafından hükmediliyordu. Bu Sultanlar Hindistan’ı büyük bir cesaretle korudular. Paralarını, güçlerini ihtişamli saraylara ve mezarlara harcamak yerine yollara, kalelere, ordularına harcadılar. Neticede Çin, İran, Selçuk Rum, Rusya, ve doĝu Avrupa’yı fetheten Moĝol ordusu Hindistan’a her geldiğinde yenildi. Neticede, Yangtze nehrinde yüzen, Tuna nehrinde atlayan, Dicle nehriyi kızıla boyayan Moĝol atları Ganj nehrinin tatlı suyundan hiçbir zaman içemediler. O devir Hindistan’ın en güzel zamanıydı. Hemen hemen her Müslüman olan heryerden mülteciler geldiler. Gelen milyonlarca insanı Hindistan gönül hoşluĝu ile karşılamış. Afĝanlı, Arap, İranlı, Türk; tüccar, hoca, şair, askeri; her sınıftan insan geldi. Belki Karahitaylar’ın atabeĝleri de Balkaş Gölü’nün sahilinden Hindistan’a gelip, Budizm’den vazgeçip, İslam’ı kabul ettiler. Son Abbasi Halifesi Al Mustasim’in bir oĝlu da Moĝollardan kurtularak Dehli’ye geldi; İbn Battuta’nın anlattıĝına göre Hindistan Sultanı Muhammad bin Tuĝluk O’nu her gördüĝünde ayaĝa kalkardı. Bu devirde Türkestan’dan gelenlerden birisi Amir Saifuddin adlı bir gençti. Hindistan’a ulaşınca Sultan Şemseddin İltutmiş’in ordusuna katıldı. Ardından Ravatidevi adlı eski Hindu ve yeni Müslüman olan bir hanımla evlendi. Onların çocuklarından birisinin, tahminen 1250’de doğan, ismi Amir Khusrau idi, Hindistan için ne kadar önemli bir zat olacağı kimin aklına gelirdi ki. Hazreti Amir Khusrau, ilk olarak çok saygın bir sufiydi. Hazreti Nizamuddin Auliya’nin en yakın dostu ve müridiydi. Sayılamayacak kadar çok kişilere İslam’ı öĝretip, Islam’a girmelerini sağladı. Aynı anda Hint dinlerine de çok saygı gösterip, onlarla ilgili çok yazı yazdı. Bir de, Amir Khusrau gayet önemli bir sanatçıydı. Hint müziĝinin en önemli çalgılardan olan, sitar, sarod, ve tablayı icat etti. Çoğu müzik tarihçisine göre Hindistan müziĝini de o icat etti. Kendisi çok etkili bir şairdı. Babasının anadili Türkçe idi. Fakat Amir Khusrau çok gençken babası öldüĝü için annesinin Bihar’lı olan ailesiyle yaşiyordu. Neticede Amir Khusrau Türkçe hiç bir zaman öĝrenmedi, bilmezdi. Ama Farsça çok iyi anlardı ve bu dilde çok güzel şiirler yazdı. Bu şiirlerin birinde, çok ilginç ve biraz muzip, Türkçe’den söz etti: zabân-e yâr-e man Turki ve man Turki nemi danam çe huş bûdi agar bûdi zabanaş dar dahane man!” Yani: “yârimin dili Türkçe ve ben Türkçe bilmiyorum ne güzel olurdu eĝer onun dili benim dilimde olsa!” Amir Khusrau annesinin dili Bocpurca da çok iyi anlardı. Bocpurca şiiri ve yazıları da yazdı. İlginç olan, bazı şiirlerde Farsça ve Bocpurcayı beraber kullandı. Bu iki dil karıştırarak yeni bir dil de yarattı. Amir Khusrau bu dile Hindvi adını koydu. Yüzyıllar sonra Hindvi iki dile bölündü: Urduca ve Hindice. Amir Khusrau, okuduĝum ve duyduĝum en güzel şiiri, benim en sevdiĝim şiiri de yazdı. Bu şiiri sevgilisi için Farsça olarak yazdı. Ben, bu mükemmel şiiri hatırlayarak gerçek dünyaya geri döndüm. Saatıma baktım, az bir vaktim kaldı. Ama bir borcum da kaldı, çıkmadan önce yapmam gereken önemli bir şey vardı. Aĝır aĝır kalabalıktan geçerek Hazreti Amir Khusrau’nun tam başına vardım. Fatiha bile okumuştum, bu kez başka bir şey okumalıydım. Yumuşak ve duygula titreyen bir sesle, gözlerimi kabire çevirerek, en sevdiĝim şiirini okudum: Ey çehra-e zîba-e to raşk-e bûtân-e âzâri har çand vasfât mikonam dar husn-az-ân zîbâtari âfaq ra gar dîde am mehr-e bûtân varzîde am besyâr khûbân dîde am lêkin to çîz-e dîgari man to şodam to man şodi man tan şodam to cân şodi tâkas na guyad bâd azîn man dîgaram to dîgari! Khusrau garîb ast-o gada uftada dar şehr-e şoma bâşad ki az behr-e khuda, su-e garîban bangari! Sanki güneşin doĝmasını takip edercesine, uçak batıya doĝru yarışmaya devam etti. Uykum gelmişti. Birden çok yorgun olduĝumu fark ettim. Camdan İran’ın karlarla kaplı bembeyaz daĝlarıyla yan yana olan altın çöllerine bakarken uykuya daldım. “Aman Allah’ım!” diye, heyecanlanarak haykırdım. Uçaĝın sarsılması yüzünden irkilip, camdan dışarıya bakmıştım. Uçak Boĝaz’ın üstündeydi, saĝ tarafına dönüyordu. Karşıma enfes bir manzara çıkmıştı. Manzaranın tam ortasında, pencereleri sabah güneşinden altın gibi pırıl pırıl ışıldayan, Ortaköy Camii duruyordu. Mehmet Akif Ersoy’un sözleri aklıma geldi: “Şahadet parmağıdır göğe doğru minare ...” Üzüntümün çoğu gitmemişti. Yine de yüreğime mutluluk ve heyecan geldi. Sonunda, gördüĝüm en güzel ve en sevdiĝim şehre ulaşmak üzereydim.
|
| |
| İstediğini Bulamadıysanız Üye Olmadan
BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz. |
| | #2 |
| | ![]() Amir Khusrau hakkında siteler: - http://www angelfire com/sd/urdumedia/lyrics html- http://en wikipedia org/wiki/Amir_Khusro- http://www alif-india com/- http://bulbul-e-hazaar-daastaan.blog...an-poetry.html
|
| |
| | #3 |
| | ![]() paylaşım içinteşekkürler
|
| |
| | #4 |
| | ![]() Rica ederim Umarım yazımı biraz beğendin![]()
|
| |
![]() |
| Tags: sair, sehir, sevdigim, siir |
| Konu Araçları | |
| |