![]() |
| | Konu Araçları |
| | #1 |
| | ![]() ![]() ![]() ![]() Allah (c c )![]() (Ülûhiyyete mahsus sıfatların hepsini kendinde toplamış bulunan Zât-i Vâcibül-Vücûde delâlet eden âlemdir ve sayılan isimlerin içinde İsm-i A'zam'dır )![]() Doksandokuz isimden birincisi Allah ism-i şerifidir Bu ism-i şerifin ma'nâsında yazılan şu dört kaydı izah edeceğiz: ![]() 1 - Ülûhiyyete mahsus sıfatlar ![]() 2 - Allah isminin bir ism-i cami1 olması ![]() 3 - Vâcibü'l Vücûd mefhûmu \4 - Bu ismin ism-i A'zam olması ![]() 1- ÜLÛHİYYETE MAHSUS SIFATLAR: Ülûhiyyete mahsus sıfatlar, bütünlük ve üstünlük ifâde eden bütün kemâllerdir Allahu teâlâ kemâl sıfatlarının hepsi ile muttasıf, noksan sıfatlarının (eksiklik rna'nâsı sezilen bütün sıfatlar) hepsinden münezzeh ve mukaddesdir (uzak ve yüksektir) Bunda tekmil ilim ve hikmet erbabının ittifakı vardır Allah'ın muttasıf bulunduğu kemâlâta bir son yoktur Her kemâlin zıddı bir nakısa olduğu için, münezzeh bulunduğu nakîsalara da bir nihayet yoktur Bunları güzelce seçmek ve kolayca zaptetmek için tenzihler beş asla, kemâller sekizasla ircâ edilmiştir ![]() Allhu teâlâ'nın her hangi bir suretle mahlûkâta benzerliğini nefyeden ve bu nakîsadan Allahu teâlâ'nın nezâhat ve kudsiyyetini bildiren tenzihler şunlardır: Kıdem, Bekâ, Vahdâniyyet, Muhâlefetün li'1-havâdis,Kıyâm bi-nefsihî Kemâllerin râci' olup Allahu teâlâ'da bulunması vâcib olan sıfatlar da şunlardır: Hayat, İlim, Semi', Basar, İrâde, Kudret, Tekvin,Kelâm KIDEM: Allahu teâlâ'nın varlığının önü olmamaktır Yâni yokken var olmuş değildir Eğer öyle olsa idi, kendisini var eden bir mûcide muhtaç olur ve bu takdirde vücûdu vâcib, hak mâbud olamazdı![]() BEKÂ: Allahu teâlâ'nın varlığının sonu olmamaktır Eğer sonu olsa idi, varlığı zâtının muktezâsı olmaz ve binâenaleyh vâcibü'lvücud olmamak lâzım gelirdi, bu takdirde yine ülûhiyyetle muttasıf olamazdı![]() VAHDÂNİYYET: Allahu teâlâ'nın ülûhiyyetinde ve sıfatlarında her hangi bir ortak veya bir benzeri olmamaktır Benzeri veya ortağı bulunmak, kemâle ve ülûhiyyete münâfîdir Allah misilsizdir, her şey O'na muhtaçtır O'nun emri ile doğar, O'nun emriyle ölür Muhtaç olan bir şey nasıl O'na misil olabilir?MUHÂLEFETÜ'N-LÎ'L-HAVÂDİS: Allahu teâlâ havâdis ve mümkinattan ibaret olan kâinattan hiçbir şeye benzemez Hiç, Hâlık, mahlûk gibi olur mu? Olsa idi, O da bir hâlika muhtaç olurdu, vâcib ve ganî olamazdı![]() KIYAM Bİ - NEFSİHÎ: Varlığı kendinden başka hiçbir şeye istinat etmeyen ihtiyaçsız bir varlıktır Herhangi bir şeye zerre kadar ihtiyaç, ülûhiyyete münâfîdir![]() HAYAT: Allahu teâlâ diridir Ölü olan, birşey yapabilir mi? Allahu teâlâ her lâhzada ne bedîalar, ne hârikalar yaratıyor ki, bunların seyrine doyulmaz, hakikatine erilmez![]() İLİM: Allahu teâlâ olmuşu, olacağı, her şeyi bilir Çünkü her şeyi yaradan ve her an yenileyip duran O'dur Yaradan bilmez mi?SEMİ': Allahu teâlâ'nın işitmesi ![]() BASAR: Allahu teâlâ'nın görmesidir Kâinatın hiç bir noktasında Allahu teâlâ'nın göremiyeceği veya işitemiyeceği hiç bir şey yoktur![]() İRÂDE: Allahu teâlâ her istediğini, istediği gibi yapar İstemezse yapmaz Hiçbir şeye mecbur değildir, İstemediği bir şeyi O'na cebren yaptıracak bir kuvvet yoktur![]() KUDRET: Allahu teâlâ'nın her şeye gücü yeter O'nun yapamayacağı bir şey yoktur O, bir şeyi yapmak istediğinde onu düşünüp tasarlamağa veya yardımcıya veya zamâna, mekâna muhtaç değildir Onu istemesiyle o şeyin meydana gelmesi bir olur![]() TEKVÎN: Allahu teâlâ'nın yaratılmışlar üzerindeki icraat ve tasarrufâtını bildiren fiilî sıfatlar, hep buna râci'dir ![]() KELÂM: Allahu teâlâ'nın söylemesidir Kur'ân'a bak: Allah kullarına nasıl emirlerini ve nehiylerini bildiriyor, onlara nasihat ediyor; isimlerini, sıfatlarını öğreterek kendini tanıtıyor Ni'metlerini, lûtuflarını sayarak kendini sevdiriyor Kurtulma ve mes'ut olma yollarını gösteriyor Onları bu yolları tutmağa teşvik, zarar ve ziyan görecekleri hallerden tahzîr ediyor![]() 2 - ALLAH İSMİNİN, İSM-İ CÂMİ1 OLMASI: Allah ism-i şerifi, ülûhiyyete mahsus sıfatların hepsini câmi' bulunan O ekmel zâta delâlet ettiği için kendisine İsm-i Câmi' denir ![]() 3 - VÂCİBÜL-VÜCÛD MEFHÛMU: Vâcib, zarûrî ma'nâsınadır Vücud, varlık demektir Şu halde Vâcibü'l-Vücud demek, varlığı zarûrî olan yâni bir an için yokluğunu farzetmek imkânsız bulunan zât demektir Allahu teâlâ varlığı zarûrî olmak sıfatiyle muttasıf bir mevcûd-i hakîkîdir O'nun varlığı, zâtının muktezâsıdır Yâni varlığında zâtından başka bir şeye muhtaç değildir Böyle bir varlığın velev ki bir an olsun - yokluğunu farzetmek, ilmî bir ifâde ile; lâzım-i mahiyyetin, mâhiyyetten infikâkini kabul etmek demektir ki, muhaldir, çünkü bir tenakuzdur![]() VÂCİBÜL-VÜCÛD'UN KARŞILIĞI "MÜMKlNÜ'L-VÜCÛD": Mümkinü'lvücûd demek, varlığı kendisinden değil demektir Çünkü varlığı kendinden olsaydı, aslâ yok olmaması icap ederdi Görüyoruz ki, bugün var olan yarın yok olup gidiyor Mümkinü'l-vücûd, varlığında yaradana muhtaçtır Mâdemki varlığı kendinden değildir O halde kendi kendine kalınca yok demektir Onun için her mümkinin varlığı, Allah'ı bildiren bir nişâne olmuştur Çünkü varlığa çıkması ve varlığının devamı, ancak Allah'ın yaratması ve irâdesiyledir![]() 4- BU İSM-İ ŞERÎFİN, İSM-İ A'ZAM OLMASI: Allah ism-i şerîfi, sayılan isimlerin içinde ism-i a'zamdır Çünkü bu ism-i şerîf de bir takım hususiyetler var ki, öteki isimlerde yoktur Bunlardan bazılarını yazalım:1- Bu ism-i şerîf Kur'ân'daki Esmâü'l-Hiisnâ'dan ilk gelmiş olandır Bilindiği gibi ilk âyet Besmele-i Şerîfe'dir Bütün bir sûre hâlinde ilk gelen sûre de Fâtiha sûresidir![]() Bismi'llâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm El-Hamdü li'llâhi Rabbi'l-âlemîn, Kur'ân'da ve hadîste hemen dâima önceden bu ism-i şerîf zikredilmiş, ondan sonra Allahu teâlâ'nın sıfatlarından veya fiillerinden bir veya bir kaçı gelmiştir Yâhud bu sıfatlara veya fiillere delâlet eden Esmâü'l-Hüsnâ bildirilmiştir Şu halde Esmâü'l-Hüsnâ içinde bu ism-i şerîf asıldır Öteki isimler buna mülhaktır, muzaftır Bunun için Esmâü'l-Hiisnâ'dan herhangi biri tefsir ve izah edilirken Allah ism-i şerifine izâfe edilir de meselâ: El-Muhsî, Allahu teâlâ'nın isimlerindendir" denilir Fakat "Allah, El-Muhsî Celle Celâlühû'nun ismidir" denilmez![]() 2- Allah ism-i şerîfi, Cenâb-ı Hak'kın zât-i sübhânîsine mahsus ism-i alemdir Alemler, ancak tek olarak müsemmâla-rım bildirir, bu sebepten, bu ism-i şerîf mecaz yoluyla da olsa, Allah'dan başkasına söylenemez Fakat öteki isimlerle meselâ: Reşîd, Halîm, Hasîb gibi isimlerle, fakat mecaz olarak (çünkü Esmâü'l-Hüsnâ'dan hiç biri hakikat ma'nâsiyle Allah'tan mâadasına ıtlak edilemez) başkaları da adlanabilirse de, Allah ismiyle hiçbir mahlûk adlanamaz ve adlanmamıştır da Tamdık da'vâsına cür'et eden firavun bile, kendi adamlarına karşı (Ene Rabbiikümü'l-a'lâ) demiş; fakat (Ene'llâh) dememistir Cehalet devrinde Mekke müşrikleri, senenin günleri sayısınca Kâbenin etrafını 360 putla doldurmuşlardı Bu putların ayrı ayrı adları da vardır Kendileri de son derece câhil ve kaba adamlar olduğu halde, hiçbir puta Allah diye isim vermemişlerdir![]() 3- Müslümanlığın anahtarı, îmânın temeli olan "Kelimei Şehâdet" ancak bu ism-i şerifle hâsıl olur, başka isimlerle olmaz ![]() “Eşhedü en lâ ilâhe illa'llâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Resûlüh ” Meselâ bir gayr-i müslim, müslim olmak için Eşhedü en lâ ilâhe illa'llâh yerine Eşhedü en lâ ilâhe ille'r-Rahmân yâhud Eşhedü en lâ ilâhe ille'r-Rahîm yâhud Eşhedü en lâ ilâhe ille'l-Melik![]() ![]() dese Müslümanlığa girmiş olmaz Her halde Eşhedü en lâ ilâhe illa'Hâh demesi lâzımdır Çünkü, şimdi söylediğimiz gibi Allah ismi müteferrid, yâni tek ve eşsiz olarak Zât-ı Hak'kı ifâde eden bir ism-i hastır İsm-i haslarda ortaklık ma'nâsı düşünmek mümkün değildir Bunun için hakikî bir tevhiddir Fakat öteki isimler alem değildir, muayyen ve has olarak zâta delâlet etmezler Ya bir sıfat veya ism-i cins gibi umumî ve kaplayıcı bir ma'nâ ifâde ederler Bu ma'nâlarda ise ortaklık ma'nâsı düşünülmek mümkündür Gerçi bu ma'nâlarda da Allah tekdir ve eşsizdir Fakat bu hüküm, ma'nâsının kendine nazaran değil, dış delillere nazaran sabit olmuştur Onun için tevhid de sarih değildir![]() İman ve îslâmın temelini teşkil eden kelime-i şehâdetin, doğrudan doğruya sarih ve kat'î tevhid ifâde eden Allah ismiyle söylenmesi kabul edilmiştir ![]() 4- Allah ism-i şerifinin hem lâzında hem ma'nâsında topluluk vardır Lâfzındaki topluluk: Bu ismi teşkil eden harfler birer birer kaldırılsa, ma'nâ bozulmaz ve yine Zât-ı Hak'ka delâlet eden bir ism-i alem olarak kalır Baştaki hemze kaldırılarak (Li'llâhi) dense, birinci lâm kaldırıp (Lehû) dense, bu lâm da kaldırıp (Hû) dense hep aynı ma'nâdır, Allah'a delâlet ederler Kur'ân'da çok yerlerde her üçü de gelmiştir Yalnız bir (He) kaldığı sûrette de yine Zâtu'llah'a delâlet eder Çünkü (Hû) ism-i şerifinin aslı da Yalnız (He) dir (Vav) aslî değil zâidedir -Sarf ilminde beyan edildiğine göre tesniye ve cemi hallerinde ve (vav) bütün bütün yâni hem yazılışta, hem okunuşta düşüyor -Eğer (vav) aslî olsaydı sabit kalırdı Şu halde tek bir harf olan (He) de Esmâü'I-Hüsnâ'dan bir isimdir Hem de zât-ı ülûhiyyete delâlet eden bir isimdir![]() Her canlı mahlûk, teneffüs etmek suretiyle mecbûrî olarak Allah'ı anmaktadır Çünkü (He) harfinin mahreci göğüsten ve ciğerlerden gelen nefes ile çıkar Her nefes, bir (He) harfidir Her insan ve hattâ teneffüs eden her mahlûk farkına varmadan her nefeste Allahu teâlâyı bu ismiyle anmaktadır Teneffüs, Allah'ı anmak olunca, Allah anılmadığı surette hayat bitiyor demektir Şu halde bu ism-i şerif aynı hayat demektir Ruhların, bedenlerin varlıkta devamının ancak bu ism-i şerîf ile temin edilmekte olduğu ne kadar açık görülmektedir![]() ALLAH İSM-Î ŞERİFİNİN MA'NÂSINDAKİ TOPLULUK: Mâ'nâ itibariyle Allah ism-i şerifi öteki isimlerin hepsini câmî'dir Öteki isimlerde bu cemiyet yoktur Onlar yalnız bir sıfat veya bir fiile delâlet ederler Meselâ: Er-Rahmân, yalnız merhameti; El-Kahhâr, yalnız kahrı; El-Alîm, yalnız ilmi; El-Kâdir, yalnız kudreti ifâde eder Fakat Allah ism-i şerîfi bunların ve daha ötekilerinin ma'nâlarını hepsini birden toplu olarak ifâde eder Onun için ma'nâdaki bu topluluğu mülâhaza ederek "Ya Allah" diyen bir kimse, Cenâb-ı Hak'kı bütün isimleriyle ve bütün sıfatlariyle zikretmiş olur İşte bu hususiyetlerinden dolayı, sayılan Esmâü'l-Hüsnâ içinde Allah ism-i şerifi (İsm-i A'zam)dır Onun için şânı büyük, bereketi daha bol, feyzi ve inâyeti daha süreklidir Bu sebepten bu ism-i şerîf dâima âşıkların gıdâsı, sâdıkların nevası olagelmiştir![]() BU İSM-İ ŞERÎF HÜKMÜNCE BİR KUL İÇİN GEREKEN ŞEY: Mademki, Allah ism-i şerîf-i bütün isimlerin, sıfatların birleştiği bir ism-i câmi'dir ve biz bu ism-i şeriften Cenâb-ı Hak'kın bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemal sıfatlariyle muttasıf bulunduğunu öğreniyoruz; o halde bu ism-i şerifin hükmüne göre kul için yapılması gereken şey, tam ve kâmil bir insan olmağa çalışmaktır Yâni mümkün olduğu kadar noksanlarını azaltmağa, faziletlerini çoğaltmağa gayret etmekdir![]() BU GAYEYE ULAŞTıRICI DÖRT MÜHİM ESAS: 1- Birincisi ve en mühimi, Allah bilgisi edinmek: Düşünme çağına gelen her insanın ilk vazifesi Allahu teâlâ'yı öğrenmektir Bir çiftçi, bir mühendis, bir asker, bir tüccar, bir âmir, bir san'atkâr velhâsıl içtimâi sınıflardan hangisine mensup olursa olsun, bir şahsın mesleğinden gerek kendisinin, gerek başkalarının samimî surette faydalanması için, bu bilgi ile mücehhez olması şarttır Allah'ı bilmeyen ve Allah'dan korkmayan bir şahıstan ne ferde, ne cemiyete bir hayır vardır Şâyet, bu bahtiyarlığı hayâtının ilk çağlarında kazanamamışsa, hayâtının bitim noktasına varmadan bu yüksek bilgiyi elde etmeğe çalışmak lâzımdır İnsanın ömrü doğduğu günden değil, Allah'ı bildiği günden itibâren başlar Allah'ı bilmeyen gönüller, gezen ve konuşan birer ölüdür Birçokları evlâdının, kardeşlerinin, sevdiklerinin ölümünden kederlenir, günlerce acılar içinde kalır Halbuki kendi kalbinin ölü olduğundan haberi bile yoktur Ne hazin bir hal!![]() ![]() 2- Allah bilgisini kat'î delillere dayamak: Allah bilgisinde bir taklitçi gibi, şundan bundan duyduğu yarım yamalak sözlerle kanaat etmemek lâzımdır Çünkü dediğimiz gibi bu duygu, hayâtın her safhasında âdilâne muâmelenin, samimiyetin, hele ibâdette İhlâsın temel taşıdır Bu, ne kadar kuvvetli olursa, bu hususlarda insan o kadar dürüst ve o kadar kıymetli olur Bunun için herkes anlayışı nisbetinde yerleri, gökleri, havayı, bulutu, yağmuru, değişen mevsimleri, geceleri, gündüzleri, yerden çıkan mahsulleri, sınıf sınıf hayvanları ve nihayet kendi şahsını, içinde, dışında yapılmış, kurulmuş, durup dinlenmeden işleyen bunca makinaları düşünmeli, düşünmeli de basit bir bostan kulübesinin bile kendi kendine olamayacağına ve her eserin bir müessiri bulunacağına göre, bütün bunları yapan, eden, görüp gözeten, kurup işleten, mutlak kudret sahibi bir zâtın varlığına ve O'nun kemâl sıfatlarına yürekten inanmalı ve bu inancı ile dünya yüzünde tek başına kalsa bile sarsılmamak![]() ESER- MÜESSİR KANUNUNUN İZAHI: Eser, iz; müessir, izin sâhibidir Eser gözle görülür; müessir, akıl ile sezilir Meselâ, uzaktan yükselmiş bir duman sütunu görüp de orada ateş bulunduğunu anlamak, ateşin varlığına hükmetmek aklın işidir Duman gözle görülmüş, onun delaletiyle ateşin varlığına aklen hükmedilmiştir İşte buna: (eserden müessire istidlal) denir Eseri görünce hemen müessire intikâl etmek, insanların yaradılışlarında bulunan bir hassadır Bir insan- aydın olsun, câhil olsun- eseri görüp dururken müessiri inkâr edemez, İnkâr edeni de şiddetle reddeder Şu halde bir tabloyu görüp de onun ressamını, bir nakşı görüp de onun nakkâşını bilmek kadar tabiî bir şey olamaz İşte bu bilgi yolunca yaradılmıştan, Yaradan'a, gözetilmişten Gözeten'e, yaşayanlardan ekmel bir hayat sâhibine, büyük ve mühim işler başında bulunanlardan Kayyûm'a, işleri nizam ve tertibine koyanlardan her şeye bir nizam veren Nazzâm'a, adaletlilerden büyük Âdile, kâinatta zıt kuvvetlerin muvâzenesinden tek bir Hâkim'e, merhametlilerden Rahman ve Rahîm'e![]() ![]() velhasıl her şeyde suretten ma'nâya, eşyâdan esmâya, esmâdan müsemmâya geçerek fikirlerde Allah bilgisi de lillerini çoğaltmak, genişletip derinleştirmek iktizâ eder 3- İbadetlere îtinâ etmek: Allahu teâlâ'ya karşı borçlu olduğumuz ibâdetlere itinâ etmek, âdâb ve erkânını gözeterek her birini vaktü zamanı ile ifa etmek, bu hususta kat'iyyen gevşeklik göstermemek lâzımdır Çünkü ibâdetler, insanları kâmilleştiren ve yükselten en kuvvetli âmillerdir![]() 4- İyi veya kötü huylarını sıkı bir kontrole tâbi tutmak: Kibir, hased, cimrilik, zorbalık, şunu bunu çekiştirmek gibi herbiri insan için birer ayıp, birer eksiklik demek olan birçok kötü huylardan kalbde hangileri varsa (korkunç bir hastalığın tedâvisine çalışılır gibi) bunlara teşhis koyarak kendini onlardan kurtarmak, buna mukâbil bütün güzel huylarla nefsini kıymetlendirmek lâzımdır Ancak bunun ne kadar çetin ve başarılması ne kadar güç bir iş olduğu, kendini ıslaha çalışan her insanın duyduğu bir hakikattir Bir kötü huyu kalbden söküp atmak için aylarca ve bâzan daha uzun zamanlar uğraşmak lâzım gelir Fakat her kötü huydan kurtuldukça (mühim bir ameliyat atlatmış hastalar gibi) bir bayram yapmak haktır Allah'ın sevdiği kulları arasına katılmak, elbette ki kolay olmaz Kuvvetli irâde, geniş tahammül lâzım![]() ![]() ![]() Kim ki, bu zorluklarla savaşır, yılmaz; neticede muhakkak ki, muzaffer olur İyi bir insan olmak uğrunda zorluklara katlananları, muratlarına erdireceğine dâir Allah'ın vaa'di vardır Bu muzafferiytin ma'nâsı İsm-i A'zam ile tahakkuk etmek demektir ki, kullar için bundan daha ileri bir mertebe yoktur Ni'met külfete göredir; kâidesince mükâfatın büyüklüğünün, tahammül edilecek zorluklar nisbetinde olacağına şüphe yoktur![]() Ali Osman Tatlısu
|
| |
| İstediğini Bulamadıysanız Üye Olmadan
BURAYA Tıklayarak Sorunuzu Düzgün Bir Başlık ile Yazabilirsiniz. |
| | #2 |
| | ![]() ![]() Er-Rahmân (c c )(Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran, sevdiğini, sevmediğini ayırdetmiyerektekmil mahlûkâtını sayısız ni'metlere müstağrak kılan Bu ism-i şerif rahmetten sıfat ma'nâsı ifâde ederse de ism-i has olarak kullanılmış ve Lâfza-i Celâle gibi Allahu teâlâ'dan başkasına söylenmemiştir )![]() RAHMET VEYA MERHAMETİN MA'NÂSI: Kalb yufkalığıdır Sevdiklerimizden veya tanıdıklarımızdan birinin veya her hangi bir mahlûkun sıkıntı ve ızdırap içine düşmüş olduğunu öğrenince içimizde bir üzüntü duyar ve onun hâline acırız İşte merhamet, kalbimizde böyle bir teessür ile başlar, bu teessürün tazyiki ile o zavallıyı sıkıntıdan kurtardığımız zaman, sona erer Sâde acımak kâfi değildir Acıyı giderip ferahlık vermeye muktedir olmak da lâzımdır Filânca merhametlidir demek, acınacak hâdiseler karşısında müteessir olur, kederlenir demektir Eğer o acıyı gidermeğe gücü yoksa, sâde kederlenmekle kalır, başkaca bir yardım yapmak elinden gelmez Bu hal ile noksan bir merhamettir Amma falanca merhametlidir, düşkünlere el uzatır, onlara yardım etmekten, iyilik yapmaktan zevk alır, demek, merhamet ma'nâsının tam bir ifâdesidir Şu halde merhamet, iyilik yapmağı istemek ve yeri gelince yapabilmek![]() ![]() Asıl makbûl olan ve herkesin sevdiği ve övdüğü meziyet budur Bu ifâdeye göre merhametde bir teessür ve infial vardır Halbuki Allahu teâlâ infial ve tegayyürden münezzehdir Çünkü bu haller mahlûk şânıdır Onun için Er-Rahmân ism-i şerifi "İrâde-i hayr" ma'nâsı ile tefsir edilmiştir İrâde bir infial değil, belki bir işi yapmak veya yapmamak şıklarından birini tercih etmek demektir![]() İRÂDE-İ HAYR NE DEMEKTİR? Ezelde henüz mahlûkât yaradılmamışken Allahu teâlâ yaratacağı bu mahlûkât hakkında önünden sonuna kadar, rahmet veya gazabından her hangi biri ile muâmele yapmağa müsâvi sûrette kâdir bulunduğu ve bunlardan her hangi birinin tercîhinde "Niçin onu tercih ettin" diye O'na bir sual açacak üstün bir kuvvet bulunmadığı halde, bizzât kendisi -lütuf ve ihsân yolu ile- bütün mahlûkâtı hakkında rahmeti tercih ve iltizam edip, onu kendi zât-ı mukaddesine bi'l-ihtiyar vâcib kıldı; rahmeti, ahlâk edindi Bundan dolayı Allahu teâlâ tarafından mahlûkâta ilk tecellî eden hüküm ve te'sir rahmetten ibâret olmuştur![]() RAHMETİN ZIDDI GADAB : Rahmetin zıddı olan gadab, baştan ve birinci olarak ahlâk-ı İlâhî'nin muktezâsı değildir Belki halkın isyânı ve verilen ni'metleri kendi istekleri ile kötüye kullanmaları neticesi olarak, ikinci derecede tecellî eden rabbâni bir hikmettir Öyle ya, âsîlere karşı gadabın hükmü olan mücâzat olmasa idi, sonunda tâatle isyânın, îmanla küfrün, küfrân ile şükrânın bir farkı olmamak lâzım gelirdi Bu da hikmete uymayan bir eksiklik olurdu![]() Allahu teâlâ, bütün bu eşyayı rahmetiyle yaratmış ve ezeldenberi kâffe-i muâmelât rahmet üzerine akıp gelmiştir Bu cümleden olmak üzere, insanları temiz bir fıtrat üzerine ' yaratmış ve onlara hadsiz hesapsız ni'metler vermiştir Verdiği bu ni'metleri arttırma ve ebedîleştirme yollarını bildirdiği gibi, o ni'metleri kötüye kullanmak yüzünden zarar ve ziyana uğramak tehlikelerini de göstermiş, bu sûretle kâr ve zarar yollarını açarak, bu yolların başında insanı serbest bırakmış ve fakat indirdiği kitaplar, gönderdiği peygamberler vasıtasıyla kâr yoluna gidenlerin, rızâsıyla karşılaşacaklarını, zarar yoluna sapanların gadabına uğrayacaklarını da önden haber vererek kâr yoluna teşvik etmiştir İnsanın ileride, ebediyet âleminde karşılaşacağı cezâ ve ihsânın, vukuundan önce bildirilmesi ne büyük bir lûtuftur![]() ÖYLE İSE SEVGİLİ OKUYUCU! Sen de serbestliği hayra kullan, kâr yoluna git ki, verilen ni'metlerden sana ziyan gelmesin, küfrân-ı ni'met etmiş olmayasın ![]() Bu ism-i şerîf hükmünce, Allahu teâlâ'nın lûtuf ve ihsânı kapısında mahlûkâtın tek mümeyyiz vasfı, birbirleriyle kapı yoldaşı bulunmalarından ibârettir O halde kendilerine yaraşan şey, birbirlerine değil, Allah'ın huzur-u azametinde hepsi bir hizâya gelerek, ancak O'na tapmaktır![]()
|
| |
| | #3 |
| | ![]() ![]() ![]() ![]() El-Rahîm (c c )![]() (Pek ziyâde merhamet edici, verdiği ni'metleri iyi kullananları daha büyük ve ebedî ni'metler vermek sûretiyle mükâfatlandırıcı) ![]() Er-Rahîm ism-i şerifi ise mahlûkâtı arasında irâde sahipleri için muzaaf bir rahmet-i ilâhiyyeyi ifâde eder Yâni insandan mâada her mahlûk, kendisi için tâyin edilen hudut içinde kendisine verilen ni'metlerden yaradılışı sevki ile faydalanır ve o huduttan dışarı çıkmazken, irâde sâhibi olan insanlar için terakki imkânı verilmiştir Bu imkân, fıtrî ni'metleri arttırma ve ebedîleştirme imkânı Meselâ, çiğneyip geçtiğimiz ot yaprağından rüzgâr dalgalarına kadar her şey, bizim hayır ve saâdetimize yarayan ni'met hazinesidir Sonra yaradılışımızda başka mahlûkâta verilmeyen bir çok kâbiliyetler ve tabiat kanunlarının azat kabul etmez köleler gibi bize tâbi ve emrimize munkat olması, hep o şânı büyük Rahmân'ın lûtuf ve âtıfeti eseridir Fakat her şeyde ve kendimizde gizlenmiş olan bu sayısız ni'metleri meydana çıkarmak ve onlardan faydalanmak için çalışacağız Bütün kâbiliyetlerimizi işleteceğiz Bu takdirde gayretlerimizin boşa gitmiyeceğini bize tebşir eden işte bu, Er-Rahîm ism-i şerifidir Çünkü bu ism-i şerife göre her gayret bir mükâfatla karşılanacaktır![]() Er-Rahmân, Er-Rahîm isimleri iki türlü rahmet ifâde eder Er-Rahmân ism-i şerifinin ifâde ettiği rahmet, hiç bir türlü şarta, hiç bir türlü kesb ve irâdeye bağlı olmayarak bahşolunan rahmettir Bu bir rahmet-i şâmiledir ki, bütün mahlûkâtı kaplar Bunda çalışan-çalışmayan, suçlu-itaatli, îmanlı îmansız ayırt edilmez![]() Er-Rahîm ism-i şerifinin ifâde ettiği rahmet ise, Rahmân'ın lûtfu olan rahmeti iyiye kullanarak çalışanlara bir mükâfat olmak üzere verilen rahmettir ki, en az (bire on) dur Çalışanın ihlâsındaki kuvvete göre Allahu teâlâ'nın daha fazla ve hattâ hudutsuz ve hesapsız mükâfatları da vardır İşte gayr-i meşrû arzulara kapılmamanın, kötülükten korunmanın, Allah yolunda fedakârlıkta bulunmanın ehemmiyeti bu yüzdendir Şunu kat'î surette bilmek lâzımdır ki, -dünya için olsun, âhiret için olsun- çalışanlarla çalışmayanlar müsâvi muamele görmeyeceklerdir![]() Dünya milletleri arasında Allahu teâlâ'nın ahlâkını, evsafını en dürüst ve en geniş bilenlerin Müslümanlar olması icâbeder Böyle olunca, meselâ bu ism-i şerifin hükmüne göre "fikrî teşebbüs" Müslümanlar için en umumî ve en tabiî bir haslet olması lâzım gelirken, i'tiraf etmeliyiz ki, Müslümanların çoğu, bugün Müslümanlık esaslarını her zamankinden ziyâde ihmal etmişlerdir Bunun neticesi olarak dünya yüzündeki Müslümanların ne duruma düştükleri de meydandadır![]() RUHLARI ESEFLERE BOĞAN ACI BİR DUYGU: Uzun asırlar Müslüman yaşayan ecdâdın bugünkü torunları arasında Müslümanlığı, teşebbüs fikrini öldüren, insanları atâlete ve miskinliğe sürükleyen bir din sananlar türemiştir Bu telâkkî doğru ise, dindar ve Müslüman ecdâdımızın o silinmez izlerini nasıl izah edeceğiz? Yurdumuzu dolduran ve asırlar boyunca ihmâlin, bakımsızlığın yok edemediği bunca hayr müesseseleri karşısında ne yapacağız? Hele o târih ve ahlâk kitaplarımızı dolduran ve başka milletlerde pek azına rastlanan bunca fazilet menkıbelerine, kahramanlık destanlarına ne diyeceğiz? Bu iftihar ve gurur verici izler, miskin ve hakir insanların mahsûlü olmak kâbil midir? Hayır hayır, bunlar, hakîkî birer Müslüman olan, Allah uğrunda yorulmak bilmez, pulat îmânlı, çelik irâdeli ecdâdımızın izleridir Fakat ne yazık ki, biz onları bilememişiz, gittikleri yoldan ayrılmışız, miskin sinekler gibi hevâ vü heves tuzaklarına yapışıp kalmışızdır![]() İSM-İ ŞERİFE MAZHAR OLANLAR: Aramızdaki merhametli insanlar, Allahu teâlâ'nın rahmet sıfatına mazhar olmuşlardır (mazhar demek, bir şeyin göründüğü yer demektir ) Allahu teâlâ'nın merhameti, içimizdeki merhametli insanlardan sezilir Eğer dünyâda merhametli insanlar olmasaydı ve merhamet denilen ma'nâdan ortada hiç bir nişan bulunmasaydı, Allahu teâlâ'nın rahmeti öğrenilmez ve merhamet hakkında hiç bir fikir edinilemezdi![]() İnsanlardaki merhamet sıfatı, Allah'ın Rahmet sıfatına benzer mi? Hayır aslâ benzemez Allah'ın hiç bir sıfatının benzeri yoktur O bütün sıfatlarda tektir, eşsizdir İnsanlardaki merhamet, Allahu teâlâ'nın merhametini bildiren bir iz, bir nişandır Bir şeyin izi ve nişanı o şeyin ne benzeridir, ne de ondan bir parçadır Yalnız ona delâlet eden bir gölge veya bir akisdir Asıl merhamet, Allâh'ın merhametidir Yâni merhamet kelimesinin hakîkî ma'nâsı, Allahu teâlâ ile kâim bulunan ma'nâdır İnsanlara merhametli denmesi hakikat ma'nâsıyle değil, mecaz ma'nâsı i'tibâriyledir (Medlûlün ismini dâlle ıtlak kabîlinden ) Şu halde Allahu teâlâ'daki merhametle insanlardaki merhamet arasındaki münâsebet yalnız kelime benzerliğinden ibârettir![]() BU NOKTANIN ÎZÂHI: İnsanların hayâtı, kudreti, bilgisi mahdut olduğu gibi merhametleri de mahduttur Merhametli insanları bir sıraya koymak ve her birinin mevkiini, derecesini tâyin etmek mümkün olsaydı, bunun için elimizde bulunması lâzım gelen ölçü ne olabilirdi? Şüphesiz bu hasletin kuvveti ve şumûlü![]() ![]() Hayırseverlikte en yüksek duygu sâhibi, hayır yapmakta en geniş kudret sâhibi hangisi ise, en ileride bulunacak ve herkesin hattâ haslet ortaklarının bile takdir ve hürmetlerini üstüne toplayacak olan da o olacaktır Şimdi bu en merhametli farzettiğimiz zâtın merhametini tahlil edelim: -Acaba bu adam ne yapmıştır?- Bir çok hayır müesseseleri meydana getirmiş, hastahâneler, çeşmeler, yollar, köprüler, mektepler ![]() ![]() Bir çok kimsesiz çocukları himâyesine almış, onları yurda yarar birer mütehassıs yetiştirmiş![]() ![]() Bir çok felâketzedelere yardım etmiş, serm yesizlere sermâye, evsizlere ev, işsizlere iş bulmuş![]() ![]() ![]() - Peki, acaba bunlar ne kadar, bir memleketi doldurur mu dersiniz? İşin hakikati şudur ki: bu faaliyeti ne kadar geniş kabûl edersek edelim, sayısı rakamlara sığmayan yaratılmışlar üzerinde, tâ ezelden sonu gelmeyen müddetler boyunca tecellî edip duran Allah'ın merhameti karşısında dâima sönük kalacaktır Sonra insanlar, yaptıkları iyilikten mutlakâ kendilerine âit bir menfaat ve meselâ ad yapmak, şan ve şöhret kazanmak veya sevap ve mükâfat dilemek gibi bir hedef, bir gâye gözetir Dünyâca, âhiretçe her halde bir karşılık beklerler Çünkü noksanlıkları, ihtiyaç ve aczleri böyle icap ettirmektedir Bu ise cömertlik değil bir çeşit muvâzaadır Hakikî cömertlik, minnetsiz, garazsız ve ivazsız olarak yapılan iyiliktir Buna da insanlar muktedir değildir![]() Allahu teâlâ kemâl-i zâtı ile kâmil bulunduğu için, zâtına âit beklediği her hangi bir şey, bir kemâl yoktur Binaenaleyh O'nun cûd-ü rahmetinin her hangi bir kemâlin istihsâli için olması imkânsızdır Her türlü ivaz ve garazdan münezzehtir Mutlak ve hakîkî merhamet edici ancak O'dur Daha doğrusu merhametli dediğimiz şahısların kendilerini yaradan O olduğu gibi, ellerindeki ni'metleri yaradan da O'dur O ni'metlerden muhtaçlara vermek üzere gönüllerinde arzu uyandıran da yine O'dur Bütün bunları sâhibine verdikten sonra ortada kalan şey, yalnız hayır sahiplerinin irâdesi, yâni hayrı yapmağa vicdanlarında karar vermiş bulunmalarıdır Fakat bu da yine Allah'ın verdiği serbestliğin bir neticesidir Şu kadar ki, onlar Allah'ın verdiği bu serbestliği kötüye kullanmayıp iyi niyete sarfetmişlerdir Mükâfâta istihkakları da işte bu yüzdendir![]() MERHAMETLİ İNSANLARIN YAPMASI GEREKEN ŞEYLER: 1- Dâimâ Allâhu teâlâ'ya şükretmen" ki, kendilerini, bu meziyete lâyık görmüştür ![]() 2- Hayırlı işlerde kullanıldığından dolayı kat'iyyen onurlanmamalıdır Çünkü o imkânı veren ve bu meziyeti yaratan Allah'tır Eğreti bir vasıfla onurlanmak, olgun insanların kabul edeceği bir şey değildir![]() 3- Kendine bahşedilen bu meziyetten Allah'ın kullarını elinden geldiği kadar faydalandırmağa çalışmalı ve bu uğurda zahmet ve meşakkat görse bile tahammül etmeli ve bunu yaparken yüreğindeki dileği yalnız Allah'ın rızâsı olmalıdır O zaman bu uğurdaki çalışmaları bir ibâdet olur da Allah'tan mükâfatını görür, kazancı yalnız dünyâ'da eline geçenden ibâret kalmaz![]() 4- Yaptığı iyiliği, iyilik ettiği insanların başına kakmamak; çünkü bu hal iyiliğin sevâbını öldüren çirkin bir iştir Halbuki Allahu teâlâ eğer başkalarının yardımına muhtaç insanlar yaratmasaydı, servet sâhipleri, ellerindeki servetleri ile Allah'a yarar bir iş yapmağa fırsat bulamazlardı Şu halde aramızda bir takım aceze ve fukarânın bulunması da bir ni'mettir Onlar ücretsiz emânetçidir, kendilerine burada verilir, âhirette fazlasıyle alınır![]() İYİLİK GÖRENLERİN YAPMASI GEREKEN ŞEYLER: 1- Onların yüzünden faydalandıkça kendilerine teşekkür etmeli ve her zaman onları iyilikle anmalı Çünkü Allah iyilik bilenleri sever, nankörlük edenleri sevmez![]() 2- Yüzünden iyilik gördüm diye onları mâbut derecesine çıkarıp da kendilerine tapmamalı, her iyiliğin, her yardımın Allah'tan geldiğini ve mahlûkatın bu hususta nihâyet birer vâsıta, birer âlet olduğunu bilerek, asıl iyiliği yaratanla ona vâsıta olanları güzelce ayırt etmeli ve her birinin şânına lâyık bir suretle sevgi ve saygı göstermelidir ![]() ER-RAHMÂN, ER-RAHÎMİSM-I ŞERİFİNİN ZEVKİNİ DUYANLAR: Bu zevki duyan gönüllere yeis ve ümitsizlik giremez Ne kadar darlık ve ıstırap içine düşerse düşsün, Allâhu teâlâ'nın mutlaka onu selâmete çıkaracağına emindir Çünkü suret-i at'iyede bilir ki, O merhametlilerin merhametlisi, kerimlerin ekremidir İnsanlar arasında intihar fâciasının ümitsizlikten, bunun da çok defa Rahmân ve Rahîm sıfatlarının sâhibi bulunan Allahu teâlâ'ya imansızlıktan ileri geldiğine şüphe yoktur![]()
|
| |
| | #4 |
| | ![]() ![]() ![]() ![]() El-Melîk (c c )![]() (Bütün kâinâtın sâhibi, bi'1-esale ve mutlak sûrette hükümdârı) Görüyoruz ki, dünya yüzünde bir çok hükümdarlar var, her hükümdârın bir yurdu, teb'ası, ordusu, idârî teşkilâtı var Hiç bir hükümdar, yabancı bir kuvvetin yurduna saldırmasına, yurdundan bir parçasını koparmasına veya işlerine karışmasına tahammül edemez ve buna meydan vermemek için bütün kuvvetiyle çalışır Hükümdar, teb'asıyle yakından ilgilenmek, onların ahvâline vâkıf olmak, aralarında haklıyı haksızı, iyiyi kötüyü, hırsızı doğruyu, zâlimi mazlûmu, sâdıkı hâini bilmek ister Bunun için inzibâtî kuvvetler, kanunlar, hâkimler, mahkemeler, hapishâneler![]() ![]() gibi bir çok teşkilât vücuda getirmek ve bu teşkilâtı beslemek ve ayakta tutmak için teb'asından vergiler almak mecburiyetindedir Arâzisi ne adar geniş, teb'ası ne kadar çok, ordusu ne kadar kuvvetli olursa olsun, dünya hükümdarlarından hiç birinin hükümdarlığı hakikî ve bi'1-esâle değildir Belki Allahu teâlâ tarafından muvakkaten iktidar mevkiine getirilmiş mecâzî ve niyâbî birer memuriyetten ibârettir ve bunlardan her biri hakîkî hükümdarı bildiren küçük birer izdir O izlerden hakîkî hükümdar sezilir Kâinâtın ezelî ve ebedî tek hükümdârı ancak Allahu teâlâ'dır Kâinatda hakîkî ve mutlak olarak hükümdarlık ancak Allahu teâlâ'nın hakkıdır Bu sıfatda O'na denk olacak başka bir hükümdar yoktur Çünkü mülkü yaratan O'dur, bütün mahlûkâtı yoktan var eden O'dur O'nun mülkünün genişliğini, ordularının sayısını yine ancak O bilir Üzerinde bir çok hükümdarların barındığı arz küresi, bu genişliğin içinde nihâyet bir zerre olmaktan ileri değildir (Zerre, milyonlarcası bir araya geldiği takdirde ancak görülebilen bir cisimdir) İşte bu sonsuz âlemlerde ve bu sayısız mahlûkat üstünde hâkimiyet ve saltanat ancak O'nundur, ancak O'nun irâdesi, hüküm ve tasarrufu câridir Ancak O'nun istediği olur, istemediği olmaz Fermânını geri döndürecek, hüküm ve kazâsını bozacak yoktur Her dilediğini dilediği gibi yapar Dilerse mülk verir, şah yapar, dilerse pâdişâhken indirir atar, dilerse cebreder, dilerse serbestlik verir, dilerse küçültür, dilerse büyültür, dilerse sıkar, dilerse açar, dilerse yıkar, dilerse yapar, dilerse daha başka âlemler yapar, onlarda da dilediği gibi tasarruf eder Velhasıl bu muazzam devletde, bu sonsuz mülk ve saltanatta her şeyin varlığı veya yokluğu O'nun bir tek irâdesine bağlıdır "Ol" deyince oluverir "Olma" derse bir lâhzada her şey yokluğa dönüverir Her şey O'nun kudreti altında makhur, herkes O'nun irâdesine tâbî, fermânına baş eğmeye mecburdur O'nun müsaadesi olmadan kimin haddine düşmüş ki, O'nun karşısında hükümdarlık da'vâ etsin, O'nun mülküne göz diksin Hükümdarlar teb'asından vergi alır Allahu teâlâ mahlûkâtından bir şey almaz, her şeyi O verir O, kâinâta muhtaç değil, kâinat O'na her lâhza muhtaçtır Kâinat üzerinde tasarrufu bi'l-istiklâldir Yardımcıya, vezire, vekile, vâsıtaya ihtiyacı yoktur Bütün dünya hükümdarları bir araya gelseler O'nun irâdesi inzimam etmedikçe hiç bir şey yapamazlar O pâdişâhlar pâdişâhı, hükümdarlar hükümdarı, dünyâyı bir çalışma yeri, âhir eti de hesap günü olarak yaratmıştır Mahkeme-i kübrâ oradadır İyiler için cennetler, kötüler için cehennem hazırlanmıştır Herkes âkıbetini görecektir O günden ve o mahkemeden kaçıp kurtulacak bir sığınak da yoktur![]() BU İSM-İ ŞERÎF HÜKMÜNCE KUL İÇİN GEREKEN ŞEY: Kendisinin önü, sonu nereye varacağı belirsiz bir serseri değil, Alîm ve Habîr, Rahîm ve Kâdir bir hükümdârın hüküm ve tasarrufu altında bulunduğunu ve hayâtı boyunca, iyi kötü bütün söylediklerinin, yapıp ettiklerinin, görüp işittiklerinin kamusunun muntazam kayıtlarla tesbit ve tescil edilmekte olduğunu ve mahkeme-i kübrâda bütün bu dosyaların ortaya dökülüp hesâbı sorulacağını kat'i sûrette bilerek, giderini ona göre ayarlamaktır Hele yüksek mevki'ler, hudutsuz salâhiyetler çok defa insanı sarhoş eder Öte taraftan mürâilerin, dalkavukların uyuşturucu sözleri de insana kendisini düşünmeyi güçleştirir İşte o zaman gurûra , hodgâmlığa kayar Kendisini hiç bir şey değilken âmir yapan, hükümdar yapan, her şey yapan Hâlik-ı zü'1-celâlini ve buyruklarını unutur, isyan eder Küfrân-ı ni'metde bulunur, gadabına çarpılır ve bir daha da nu kimse kurtaramaz Dünyanın bir gölge gibi geçici ni'met ve devletleriyle gevşeyip bayılmamalı, o ni'meti vereni düşünüp daha ziyâde ayılmalı O'nu veren Allah'ın almağa da kâdir bulunduğunu ve düşmez kalkmaz yalnız Allah'tan başka olmadığını bilmeli de, kendisinin nihâyet muayyen bir zaman için ücretle tutulmuş bir çoban vaziyetinde olduğunu ve idâresi altındaki koyunların hastasına bakar, geride kalanlarını gözetirse ücretini almağa hakkı olacağını, böyle yapmaz'sa mücâzâta çarpılacağını aslâ unutmamalı Günün birinde bu muvakkat tasarruf kudreti, müddeti bitip de hakiki sâhibine dönünce, bu hakikat anlaşılır Lâkin onu sonradan değil, önceden anlamak ve ona göre ondan faydalanmak gerektir![]()
|
| |
| | #5 |
| | ![]() ![]() ![]() ![]() El-Kuddûs (c c )![]() (Hatâdan, gafletten, acizden ve her türlü eksiklikten çok uzak, pek temiz Allahu teâlâ mahlûkâta benzemekten münezzehtir ) Allah yaradılmışların zâtlarından, hallerinden, vasıflarından hiç birine benzemez Meselâ cisimlerin, zâhirî hislerimizle bilebildiğimiz lezzet, renk, koku, soğukluk, sıcaklık, sertlik yumuşaklık![]() ![]() gibi bütün hallerinden; dert, tasa, sevinç, korku, hüzün, ızdırap, infial, tagayyür gibi nefsânî keyfiyetlerinden veya her hangi bir şekilden, sûretten, miktardan, zamandan, mekândan, tertipten, tecezziden, tenâhîden ve bunlar gibi diğer bütün mahlûkatın şânından olan her hangi bir hal ve vasıftan, bir şeye benzemekten çok yüksek, çok uzaktır![]() Bu ism-i şerif, temiz ve pâk olmak ma'nâsına Kuds mastarından mübâlâğa sîgasıdır Her türlü ayıptan, kirden, pastan, lekeden, eksiklikten son derece temiz demektir Ülûhiyyete mahsus sıfatlardan Muhalefetini li'I-havâdis sıfatına râci'dir![]() İnsan oğlunda bulunan iki türlü sıfat: İnsan oğlunda bir takım haller ve sıfatlar vardır ki, onlar yüzünden sevilir, hürmet edilir Yine bir takım haller ve sıfatlar da vardır ki, o yüzden yerilir, nefret edilir Meselâ halleri ve sıfatları kusurlu ve ayıplı olan, bilgisiz ve âciz insan sevilmez, herkes onlardan uzak kalmak ister Bâzı insanlar da yaradılışı i'tibâriyle güzeldir, sözü sohbeti bellidir, bir şeyler bilir, bir şeyler yapar Evvelkilere nâkıs insanlar, ikincilere mükemmel insanlar denirse de, insanların da yine bir çok eksik tarafları bulunur Mahlûkun kusursuzluğu izâfîdir![]() Mahlûkat içinde her türlü ayıplardan, kusurlardan tam ve mutlak surette tertemiz bir varlık sâhibi bulunması imkânsızdır Mahlûkun kusursuzluğu, kendi aralarında ve birbirlerine nisbetle izâfî ve mahduttur; bu i'tibarla en kıymetli insanlar hiç noksanı bulunmayan değil, pek az noksanı olandır Böyle insanların fazileti, kemâli daha çok olur ve bunlar, mensup oldukları âileler, memleketler, milletler ve hattâ bazan bütün insanlar için iftihar kaynağı olurlar![]() Allahu teâlâ, insanlardaki kemâl sıfatlarından da mukaddestir İnsanlarda bulunup da nefret ve istikrah edilen sıfatlardan başka, insanların birbirlerine karşı üstünlüğünü ve kıymetini ifâde eden ve insanlar tarafından kemâl sıfatlar diye adlandırılan sıfatlardan da Allahu teâlâ münezzehtir Gerçi bu sıfatların kemâl sıfatlar diye adlandırılması, insanların kendi aralarında ve kendi hallerine göre doğru olabilirse de, Allah teâlâ hakkında bunlar hep noksan sıfattır Meselâ ilim, kudret birer kemâ' dir, fakat muhakkak surette Allahu teâlâ insanların bildiği gibi bilmekten, insanların yapabildiği kadar yapmaktan çok üstündür Çünkü O, kayıtsız şartsız her şeyi bilir ve her şeye gücü yeter İşte hakikî kemâl sıfatı budur İnsanlar ise bir şeyi bilir, fakat bilmediği nâ-mütenâhîdir Bir şey yapar, fakat isteyip de yapamadığı nâ-mütenâhîdir Daha doğrusu Allahu teâlâ'nın müsaade ettiği sınıra kadar bilir ve tâyin ettiği hududa kadar yapar Ondan ilerisi kat'î bir acz![]() ![]() kat'î bir hiçliktir![]() EL-KUDDÛS İSM-İ ŞERÎFİNİN BİRİCİK SÂHÎBİ: El-Kuddûs ism-i şerifinin tek ve eşsiz olarak biricik sâhibi, Allahu teâlâ'dır Her bakımdan mutlak kemâl O'na mahsustur Allahu teâlâ zâtında, sıfatında, efâlinde, ahk mında, esmâsında her türlü lekeden, eksiklikten uzak ve çok temizdir O zâtında veya her hangi bir sıfatında veya fiilinde veya hükmünde veya isminde mahlûkundan birine benzemekten veya mahlûkâtından biri O'na benzemekten mukaddestir O'nun zâtı kadîmdir, bâkidir, sıfatları kâmildir, ezelîdir Hiç bir fiilinde maddeye, müddete, yardımcıya ihtiyacı yoktur Bütün hükümleri hikmetlidir Kullar içinde baştan başa hayır, menfaat ve inâyettir O'nun isimleri de nâ-mütenâhî kemâlâtı nı bildirdiği için en yüce, en güzel kelimelerdir![]() İnsanların zâtları, sıfatlan, fiilleri, hükümleri, isimleri hep ayıplı ve kusurludur Bir kere varlıkları mahduttur Halleri, sıfatları da mahduttur İşleri ivazlı ve garazlıdır Hükümlerinin doğrusu olduğu gibi hatâlısı da çoktur İnsanlara müteallik ma'nâlar ifâde eden, isimlerin ve kelimelerin de nihâyet taşıdıkları ma'nâlardan fazla bir güzelliği olamaz![]() EL-MELİK İSM-İ ŞERÎFİNDEN SONRA EL-KUDDÛS İSM-İ ŞERİFİ: Allahu teâlâ'nın bütün varlığa hâkim bir saltanat sâhibi bulunduğunu bildiren EI-Melik ism-i şerifinden sonra El Kuddûs ism-i şerifinin getirilmesi, fikirleri yanlış yollara sapmaktan koruduğu için ne kadar uygun düşmüştür Evet, nice insanlar var ki, Allahu teâlâ'yı hakkıyle bilmediklerinden, O'nu kendi aralarındaki hükümdarlara benzetiyorlar, O'nun -hâşâ- Arş üzerinde ikâmetgâhı olduğunu ve mahlûkatı içinden bir takım şahısları seçerek onlara tasarruf salâhiyeti verdiğini ve onların eliyle ahkâmını yürüttüğünü ve gûya onların vereceği raporlarla işlere muttali olacağını ve daha bunun gibi ülûhiyyet şânına uymayan bâtıl zanlara düşüyorlar Bütün bunlar düzeltilmesi vâcip bozuk akidelerdir ve bu bozuk akideler yüzünden insanların başına gelmedik belâ kalmamıştır Allahu teâlâ, cisim sâhipleri gibi bir yerde oturmaktan, bir yerde bulunmaktan, bir işi başkasına gördürmekten![]() münezzehtir O'nun her zerreye yakınlığı birdir Her şeyi ilmiyle, kudretiyle kuşatmıştır İkâmetgâh, zaman, mekân mefhumları yaradılmışlarla berâber doğmuştur Bu varlık yokken zaman ve mekân da yoktu, fakat Allahu teâlâ vardı![]() BU İSM-İ ŞERÎF HÜKMÜNCE KUL ÎÇİN GEREKEN ŞEY: Allahu teâlâ'yı üstün güzelliklerle yâni kendine mahsus vasıflarla öğmek ve O'na noksan vasıflar isnat etmekten sakınmaktır Birincisi takdis, ikincisi tesbih'dir Yâni Allahu teâlâ'ya kendine mahsus kemâl sıfatlarıyle hamd-ü senâ etmek takdis; O'nu herhangi bir lekeden, herhangi bir yaraşıksızlıktan tenzih etmek tesbihtir![]() İ'tikâdını, ibâdetini, kalbini lekeden ve çirkinlikten temizlemeğe çalışmaktır ![]() İ'TİKÂT TEMİZLİĞİ: Şüphe ve tereddütten uzak olması, inanışın yakîne dayanmasıyle olur Onun için i'tikâda ait herhangi bir mes'elede tereddüt duyulunca hemen o noktayı kat'î bir kanâat hâline getirinceye kadar çalışmak ve ihtisas sâhiplerinden soruşturmak icâbeder Çünkü i'tikât mes'elesi bir küldür, tecezzî kabûl etmez Herhangi bir unsurunda mütereddid bulunmak, bütün i'tikâdı sarsar![]() İBÂDET TEMİZLİĞİ: İhlâs ile olur Mâlî olsun, bedenî olsun, her türlü ibâdet yalnız Allah için yapılır Âbid'in gâyesi ancak Allah'ın rızâsına ermektir Bu gâye gönülde başka maksatlara, başka mülâhazalara yer vermeyecek kadar kuvvetli ve şumûllü olmalıdır Eğer ibâdetlerde Rızâu'llah ile beraber başka maksatlar da güdülürse, o ibâdette ihlâs kalmaz; karışık ve katkılı olur İbâdette şirk işte budur Bu da insan için bir yüz karası, tevbesiz afvedilmeyen bir suçtur![]() KALB TEMİZLİĞİ: Oradan kötü huylan atmakla olur Kalbler Allahu teâlâ'nın dâima bakıp durduğu yerlerdir O'nun için gâyet temiz tutulmalıdır Maddî bir temsil ile, kötü huylar, kalb sâhasında yer yer yığılmış müteaffın çöplükler, pislikler, bataklıklar, ayrık kökleri, yabânî dikenler gibidir İyi huy kazanmak da bunları temizleyip tesviye-i turâbiyesini yapmak, muntazam taksimatlı çiçeklikler ve güzel çiçeklerle kalb sahasını temiz bir park hâline getirmektir![]()
|
| |
| | #6 |
| | ![]() ![]() ![]() ![]() Es-Selâm (c c )![]() (Her çeşit ârıza ve hâdiselerden sâlim kalan, -her türlü tehlikelerden kullarını selâmete çıkaran- Cennet'deki bahtiyar kullarına selâm eden İsm-i şerîf mastardır ) Dertten, belâdan, ayıbtan, kusurdan berî olmak ma'nâsınadır Esas i'tibâriyle mastarlardan isim olmaz Fakat mübalâğa ma'nâsı gözetilerek mastarlardan isim yapıldığı vardır Şu halde ma'nâ: Her türlü noksandan, ayıptan, âfât ve belâlardan son derece sâlim ve münezzeh bulunan demek olur Bu ifâdeye göre bu ism-i şerîf de El-Kuddûs ism-i şerifine yakın bir ma'nâ bildirmekte ise de, bu daha ziyade istikbâle âittir![]() Yâni Allahu teâlâ'nın gerek zâtı, gerek sıfatı ileride en ufak bir tagayyüre, bir değişikliğe uğramaktan münezzehtir O, ezelde nasılsa, ebedde de öyledir O, asla yok olmaz, ilmi gevşemez, kudreti kesilmez, mülkü elinden çıkmaz![]() ![]() ![]() Bu sıfat da ancak Allahu teâlâ'yâ mahsustur Ondan başka sâlim kalacak yoktur Mahlûk varken yok olur, sultanken kul olur, bilirken câhil, muktedirken hiç olur Hiç bir varlığa inanılmaz, hiç kimseye güvenilmez; bir anda hepsi yalan oluverir![]() BU MA'NAYA GÖRE KUL İÇİN GEREKEN ŞEY Her işinde fânilere değil, yalnız Allahu teâlâ'ya dayanıp güvenmektir Çünkü yıkılmayacak ve her türlü âfat ve belâdan sâlim kalacak olan yalnız O'dur Fânilere bağlananlar hayal sükûtuna uğrayarak sonunda ağlayanlardır "Ağaca dayanma kurur, insana güvenme ölür" diyen dedelerimiz bu hakikati ne güzel ifâde etmişlerdir![]() İSM-İ ŞERİFİN BAŞKA BİR MA'NÂSI: Es-Selâm ism-i şerîfi, gerek dünyâda, gerek âhirette, tehlike içine düşen kullarını, isterse selâmete çıkaran diye de tefsir edilmiştir Öyle ya, her türlü selâmetin sâhibi ancak O olduğu gibi, istediğini selâmete erdirecek olan da ancak O'dur![]() BU MANÂYA GÖRE KULA GEREKEN ŞEY: Selâmeti yalnız O'ndan bilmek ve yalnız O'na teşekkür etmektir Allahu teâlâ her türlü tehlikenin selâmet yollarını ve sebeplerini yaratmıştır, tanzim ve tertip etmiştir Fakat bu sebepler nihâyet bir halâs vâsıtasıdır Şu halde tehlikeden selâmete çıkanın, vâsıtaya değil, o vâsıtayı yaratıp sevkedene teşekkür etmesi icâbeder Gerçi vâsıtaya da teşekkür edilir ama, Allah'a ortak gibi değil, iyi bir işe vâsıta olduğu için Söz temsili, Allah'ın yaradıp kuluna ilham ettiği selâmet sebepleri, denize düşüp de dalgalar arasında bocalayan bir zavallıya atılan (tahlisiye simidine) benzer O simidi tutarak selâmete çıkan felâketzedeye bu selâmeti veren simit midir, yoksa o simidi ona atan mıdır?FELÂKET VE BUHRANLI DAKİKALARDA DİN VE ÎMÂN KUVVETİ: Hayatta bâzan öyle hâdiseler olur ki, bu hâdiseler karşısında insan, müthiş bir fırtınaya tutulmuş vapur gibi, ıztırap dalgaları arasında çalkalanır durur Vapurun kaptanı olduğu gibi, vücûdun kaptanı da akıl ve ilimdir Fakat onu destekliyecek olan kuvvet de îmandır Îman muvâzene temin eder Muvâzene de selâmete çıkaracak bir sebep olur İman yoksa muvâzene de yok![]() Muvâzene olmayınca selâmete çıkar bir yol da yok demektir![]() Faraza denizin ortasında azgın dalgalar arasında teknesi battı, batıyor vaziyetine düşen kaptanın orada biricik dayanıp güveneceği kuvvet, kalbindeki Allahu teâlâ'ya olan îmânıdır O bilir ki, her türlü selâmetin biricik sâhibi, yaradanı, bağışlıyanı yalnız Allah'tır ve inanmıştır ki, Allahu teâlâ merhametlidir, kudretlidir, bütün işleri hikmetlidir Artık o, Allah'ın hükmüne ve kendi hakkındaki emr-ü fermanına razıdır Allah'ın yardımından ve merhametinden aslâ ümidini kesmez Kalbinin bir tarafında korku varsa, öte tarafında da ümit bulunur Korku ile ümitten meydana gelen muvâzene içinde yeise kapılmaz, izini şaşırmaz, ma'nâsız telâşlarla vahâmeti arttırmaz Bilâkis soğuk kanlılığını muhafaza eder, vaziyete göre tedbir alır, kumanda verir, ondan ötesini Allah'a bırakır Onun yaradıp sevkedeceği fırsatları gözetir ve her fırsattan sükûnetle faydalanarak, böylece selâmet sâhiline çıkar Fakat bu inancı ve bu kuvveti bulamayan kalblerde yalnız korku hâkimdir Müthiş bir yeis, bütün kalbi kaplamıştır Orada hiç bir ışık, hiç bir ümit yoktur İşte bu yeis hâli, daha büyük felâketlere yol açabilir Her zaman görüp ve işidip duruyoruz ki, muvâzenesini kaybederek kendisini fazla yeis ve ıztıraba kaptıranlarda hemen barut gibi ateş almak, olura olmaza hiddetlenmek, düşünmeden her şeye saldırmak gibi gayri tabiî ve mazarratlı haller görülür Onun için kalpleri perişan, fikirleri kararsızdır Çâredir diye asılsız şeyler araştırır, tedbirdir diye yanlış şeylere baş vurur Halbuki böyle yapmak zâten mevcut olan mazarrata daha başka mazarratlar eklemekten, durumu bütün bütün kötüleştirmekten başka bir şeye yaramaz Bu cihetten bu gibi hallerde muvâzeneli bulunmak Allah'ın büyük ni'metidir Çünkü muvâzenesizliğin neticesi - Allah'a sığındık - ya intihar![]() ![]() ![]() ya tecennün![]() İşte bu da bu sûrette helâk girdaplarına batar gider Şâyet kurtulmaları mukadder değilse, imânlısı da, imânsızı da dalgalar veya ıztıraplı hâdiseler arasında boğulur gider Bunlar, görünüşe göre hayatlarının sonucu i'tibariyle birleşmiş gibi olsalar da, ölümden sonra görecekleri muamele ayrıdır![]() Allahu teâlâ buyurmuştur ki: "Kullarımdan bir kuluma bedeni, yâhut malı, yâhut evlâdı yüzünden bir musibet verirsem, o da bunu sabr-ı cemil ile karşılarsa, kıyamet günü kendisi için mizan kurmaktan yâhut defter-i a'mâlini açmaktan hayâ ederim " (Bir hadîs-i kutsî meâli )İşte îmân sâhibi, sabr-ı cemîli sebebiyle Hak'kın o büyük mükâfâtına erecektir ![]() Sabr-ı cemîl ne demektir? İnsanın mukadderatı içinde hoşuna giden hâdiseler olduğu gibi, hoşlanmadığı hâdiselerde olur Bunların hepsi de Allah'ın hükmü, emr-ü fermanı neticesidir Hoşlanmadığı hâdiseleri de hoşuna giden hâdiseler gibi karşılayabilmek sabr-ı cemîldir Bunun izâhı, öfkelenmemek, yeise dalmamak, önüne gelene hâlinden şikâyet etmemek, hele ağzından Allah'ın hükmüne i'tiraz yollu bir söz kaçırmamaktır İşte tam bir olgunluk nişâneleri![]() ![]() ![]() Sevgili okuyucu! Her zaman için ve bilhassa hayâtın korkunç safhalarında din ve îmân kadar kalbe metânet veren bir kuvvet yoktur ![]() İflâs haline gelmiş nâmuslu bir tüccar, ıssız ve tehlikeli çöllerde kalmış veya dağlarda yolunu, izini kaybetmiş bir yolcu ve daha bunlara benzer hallerde hep ayni hâlet-i rûhiye ve aynı âkıbet ![]() YİNE BU İSM-İ ŞERİFİN TEFSİRİ OLMAK ÜZERE: Cennetteki bahtiyar kullarına selâm eden ![]() denmiştir Yâ-sîn Sûresinde Selâmün kavlen min Rabbi'r-Rahîm" buyurulmuştur Meâl-i Şerifi: Ehl-i cennete, Rahîm olan Rab'dan doğrudan doğruya söylenme bir selâm da vardır Bu âyetteki Er Rahîm ism-i şerifi, sonunda mü'minleri rahmetiyle muratlarına erdirecek demek ma'nâsınadır![]() Bu günahkâr kullarını da cemâlini gören, selâmını duyan o bahtiyarlar sırasına katıver; ey lûtuf ve kerem sâhibi Allah'ım!
|
| |
| | #7 |
| | ![]() ![]() ![]() ![]() El-Mu'min (c c )![]() (Gönüllerde îmân ışığı uyandıran, kendine sığınanlara aman verip onları koruyan, rahatlandıran Allahu teâlâ, kalplere îmân bağışlıyarak, oralardan sekleri, tereddütleri kaldırmıştır ) Kendine sığınanlara aman verip korumuş, emniyetle rahatlandırmıştır Bunların hiçbirini Allah'dan başka yapacak yoktur Îmân Allah'ın en büyük ni'metlerinden biridir Eğer Allah bir kuluna îmân nâsip etmemişse, onu hiç kimse îmâna getiremez, binaenaleyh îmân sâhibi bir kul dâima:El-Hamdü li'lilâhi alâ dîni'l-lslâmi ve alâ tevfikı'I îmâni ve alâ hidâyeti'r-Rahmân" diye bu büyük bahşişten dolayı Allahu teâlâ'ya hamd-ü senâ etmelidir Kendisinin îmân sâhibi olmasına sebep olanlara da saygı gösterilmesi, iyilik bilirlik olması i'tibariyle Allah'ın sevdiği bir harekettir![]() Allahu teâlâ'nın ni'metlerinden biri de emniyet'dir insan, malı, canı, ırz ve nâmusu için her saat korku ve endişe içinde kalsaydı, bu ne büyük azap olurdu Yüreklerimizde böyle bir korku taşımıyor, bilâkis rahatlık ve iç ferahlığı içinde yaşıyorsak, bunun EI-Mü'min ism-i şerifinin tecelliyâtından olduğuna şüphe yoktur Binâenaleyh emniyet ve âsayişin te'mini için çalışan her şahıs ve bu uğurda kullanılacak her çeşit silâh ve âlât, hep bu ism-i şerifin mazhandır Yâni aynasıdır, sebepleri ve vâsıtalarıdır![]() Bir de insanın dâima kötülüğüne ve zararına çalışan ve hiç bir zaman onun mes'ut olduğunu istemeyen düşmanlar vardır Bunların içinde en azılısı ve en merhametsizi ve kendisiyle savaşmak en güç olanı şeytandır Haydutlar, zâlimler, iftiracılar, hasetçiler ondan sonra gelir Bir insan, şöyle söz alışkanlığı neticesi değil de, idrak ve şuurla "Bütün bunların şerrinden Allah'a sığındım" dediği zaman, Allah onu reddetmez Çünkü Allah'ın isimlerinden biri de el-mü'min'dir ve bunun bir ma'nâsı da, kendine ilticâ edenlere aman vermesi, onları hususî himâyesine almasıdır Şerlilerin şerrinden dâimâ Allah'a sığınırız![]() KULA GEREKEN ŞEY: Etrafındakilerin emniyetini kazanmak ve îmânını bütünleştirmeye çalışmaktır Dünya ve âhiret selâmet ve saâdetinin biricik âmili olan îmânın bütünlüğü hakkında şu satırları yazmadan geçemedik:ÎMÂNIN BÜTÜNLÜĞÜ: Bir şeye inanmanın üç mertebesi vardır Bu mertebelerin üçü ile birden îmânı benimsemek, onun bütünlüğünü ve parlaklığını gösterir Bu mertebeler şunlardır:1 - Kalb ile tasdik: peygamberimiz Efendimiz'in (salla'llâhu aleyhi ve sellem) Allah tarafından getirip haber verdiği şeylerin doğruluğunu gönlünden kat'î sûrette teslim etmek ![]() 2 - Dil ile tasdik: Gönlünden doğruluğuna inandığı bir şeyi başkalarına karşı, evet Peygamberimiz Efendimiz'in Allah tarafından getirip haber verdiği şeylerin hepsi de gerçektir ve ben buna sûret-i kat'iyede inanmış bulunuyorum diye söylemektir ![]() 3 - İş ile tasdik: İnandığı şeyin icâbına göre yürümektir ![]() Farzları yapmak, haramlardan sakınmak gibi ![]() Kalb ile tasdik esastır Hiç bir surette bırakılamaz Allah saklasın, gönüllerden bu tasdik gidince küfür tahakkuk eder ve o zaman dil ile, iş ile yapılan tasdik de para etmez Kalbten tasdiki olmadığı halde sâde dili ile tasdik edene münâfık, sâdece işi ile tasdik edene mürâi denir Dil ile tasdik, dilsizlik veya cebir ve tazyik karşısında kalmak gibi mâzeretle söylenmeyip bırakılabilir Kalbde esas bâki kaldıkça küfür olmaz Ancak ortada hiç bir mâni yokken tasdik ve îmânını yalnız kalbinde saklayıp da kimseye bildirmemek, insanlar nazarında kendisinin îmânsız bir şahıs telâkkî edilmesine sebep olur Üçüncüsü, yâni giderini inancına uydurmak, îmândan beklenen semereler ve neticelerdir Maddî bir temsille bunun izâhı: Îmân bir meyva ağacına benzer Kalb ile tasdik, bu ağacın toprak altındaki kökleridir Dil ile tasdik, ağacın gövdesidir İş ile tasdik de, dalları, yaprakları, çiçekleri ve meyvalarıdır Yerin altında kuvvetli kökleri bulunmayan bir ağaç sahtedir, meyva yapmaz Kısa bir zamanda kurur ve çürür Münâfıklarla mürâîlerin taşıdıkları îmânın kıymeti budur Ağaçtan maksat, meyvası olduğu gibi, imandan maksat da dürüst i'tikat, temiz kalb, güzel iş, yüksek ahlâktır![]()
|
| |
![]() |
| Tags: aciklamalari, esmaul, husna |
| Konu Araçları | |
| |