|
| | #1 |
| | ![]() İMÂM-I RABBÂNÎ AHMED FÂRÛK ES-SERHENDÎ: HAYATI VE DAVETÇİ KİŞİLİĞİ İmâm-ı Rabbânî'nin Yaşadığı Dönemde Hindistan'da Genel Durum: İmam-ı Rabbânî’nin yaşadığı döneme (1564-1624) bakıldığında Hint Alt kıtası Müslümanlarının çok kritik ve sancılı bir süreci yaşadıkları görülür; Moğol hükümdarı Ekber Şah İslâmî hayatı doğrudan etkileyen bir takım uygulamalar başlatmıştı Ona göre Hz Peygamber’in getirmiş olduğu İslâm dîni miadını doldurmuştu ve bu din başka bir din ile değiştirilmeliydi Sonuçta da kendi ürettiği eklektik bir dini (dîn-i ilâhîyi) uygulamaya koydu Diğer taraftan dönemin sûfîleri, sûfîlik adı altında farklı inançları yaygınlaştırıyor ve politeist (çok tanrılı) Hindu kültüründen zaten etkilenmiş olan halk arasında şirke kapı aralayan sözde dînî olduğunu sandıkları bir dizi uygulamalarda bulunuyorlardı[1]![]() Şeyh Mübârek Nagorî, Ebû'l-Fazl el-Allâmî, Feyzî-i Hindî, Fethullah Şirâzî ve Şerif Âmûlî gibi kendilerinden dîni korumaları beklenen âlimlerin büyük bir çoğunluğu da resmî ideolojinin yanında yer alarak birikimlerini, dindışı olan bu uygulamaları meşrulaştırmak için kullanmaktaydılar İşte İmâm-ı Rabbânî Hazretleri böyle bir ortamda devasa bir gayretle yürüttü çalışmalarını Toplum içinde önemli mevkiler edinmiş olan müridlerinin de yardımıyla toplumdaki dejenere olmuş İslâm anlayışını aslına döndürerek tecdid/yenileme çalışmalarına başladı Aynı şekilde İslâmî kanunları ve müesseseleri de ihya ederek Hindistan Müslümanlarının toplum içinde aktif olmalarını amaçladı Bunlardan daha önemlisi İmâm-ı Rabbânî’nin fikir ve düşünce sahasındaki çabalarıydı Dönemin yüksek mahkemesinde görevli olan bir grup din adamı, sultanın nezdinde itibar ve nüfuz kazanmak adına İslâm’ın temel prensiplerine karşı çıkıyordu Peygamberin gerekliliğini inkar ediyorlardı Şerî'atın gerekliliği konusunda halk arasında şüpheler uyandırmışlardı Aklın yegane kriter olduğunu, vahye ve peygambere gerek olmadığını ileri sürüyorlardı İmam-ı Rabbânî vaazlarıyla ve yazılarıyla/mektuplarıyla tüm bunlara karşı bir mücadele başlatmıştı O, önde gelen şahsiyetlere yazdığı mektuplarında îman konusunda aklın sınırlarını belirlemiş, vahyin kaynaklığının altını çizmiş ve peygamberin gerekliliğini ispat etmiştir Hatta bu isimde bir de kitap yazmıştır (İsbâtu’n-Nubuvve)![]() O dönemin sûfîleri de tasavvufun aslından uzaklaşarak, dejenere olmuş ve şerî'atı yadsıyan yanlış bir sûfîlik anlayışı geliştirmişlerdi Şerî'atın, hakikatten uzaklaştıran anlamsız bir şekil olduğuna inanmaktaydılar Onlar “keşf”i, “vahy”in üstünde tutmaktan çekinmiyorlardı Vahdet-i vücûd felsefesini panteizmle karıştırmışlardı ve tamamıyla panteist bir tevhid anlayışını savunuyorlardı İmam-ı Rabbânî bunlarla mücadele etmeyi kendine amaç edindi O şöyle der: “Hakikati şerî'atın dışında arayan sûfî serâbın peşinden koşmaktadır” O vahdet-i vücûd anlayışını da yeniden ele almış, Kur’ân ve Sünnet’e göre sınırlarını belirleyerek ona vahdet-i şuhûd adını vermiştir Dolayısıyla bu tür konularla uğraşmak İmam-ı Rabbânî’yi tasavvufun tabiatı, seyr u süluk mertebeleri, tevhid anlayışı, bilgiye kaynaklık etme noktasında sûfî ilhamlarının ve keşfin yeri v b netâmeli konular üzerinde kafa yormaya götürmüştür İmam-ı Rabbânî bu konuları incelerken tasavvuf tarihinde eşi görülmemiş bir netlikle konulara yaklaşmış ve önde gelen sûfî âlimler de olsa hatalı bulduğu yerlerde onları eleştirmekten çekinmemiştir Hz İmam bir mektubunda bu konuya şöyle değinir:"Âlimlerin ilimleri, nübüvvet kandilinden alınmış ve kesin olan vahiy ile te’yid edilmiştir Sûfîlerin bilgilerinin dayanağı ise içinde hataya giden yol bulunan keşif ve ilhamdır Keşif ve ilhamın doğruluklarının göstergesi ehl-i sünnet ve'l-cemâ‘at âlimlerinin bilgilerine uygun olmasıdır Eğer bir kıl kadar dâhi olsa muhâlefet sözkonusuysa, bu keşif ve ilhamlar 'doğru' dairesinin dışında kalır Gerçek ilim ve apaçık hakîkat işte budur “Gerçeğin ötesinde sapıklıktan başka ne vardır?” (Yûnus 32) "[2]Bir başka mektupta ise şöyle der: "İşin künhüne ve hakîkatine varmadan önce sâlik, keşfi ve ilh----- ters olsa bile Hakk ehli âlimleri taklid etmeyi kendisine zorunlu kılması gerekir Âlimlerin doğru, kendisinin ise hatalı olduğuna inanmalıdır Çünkü âlimlerin dayanağı, kesin vahiyle desteklenmiş, hata ve yanılgıdan korunmuş olan peygamberleri (aleyhimu's-selâm) taklittir Sâlikin keşif ve ilhâmı ise kesin hükümlere aykırı olması durumunda hata ve yanlıştır![]() Âlimlerin sözleri karşısında keşfi öncelemek gerçekte keşfi, Allah tarafından indirilmiş olan kesin hükümlerin önüne geçirmektir Bu ise katıksız sapkınlık ve hüsrandır![]() Kitap ve Sünnetin gerektirdiği şekilde inanmak kaçınılmaz olduğu gibi müctehid imamların çıkardığı şekilde Kitap ve Sünnet’in gereğince amel etmelidir "[3]İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’nin yaşadığı ortama ve ele aldığı konulara biraz daha yakından bakıldığında o ortamın ve o dönemde tartışılan konuların yer yer içinde bulunduğumuz şartlarla benzeştiği görülür Günümüzde olduğu gibi o zaman da bir takım insanlar sırtlarını hakim güçlere dayayarak Sünnet’in hatta Kur’ân'ın bağlayıcılığını sorgulamışlar ve dini dekonsakre etme çabası içine girmişlerdi İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin Dünyaya Teşrifleri: İmâm-ı Rabbânînin soyu Hz Ömer'e (r a) dayanır Hz Ömer'in (r a) yirmi sekizinci kuşaktan torunu olması sebebiyle kendisine "el-Fârûkî" denmiştir Nesebi şöyledir:Şeyh Ahmed (el-İmâm Serhendî) b Abdi'l-Ahad b Zeyni'l-Âbidîn b Abdi'l-Hayy b Muhammed b Habîbillah b el-İmâm Rafî‘i'd-Dîn b Nasîri'd-Dîn b Suleyman b Yusuf b İshâk b Abdillah b Şu‘ayb b Ahmed b Yusuf b Şihâbuddin Ali Farah Şah b Nûri'd-Dîn b Nasri'd-Dîn b Mahmûd b Suleymân b Mes‘ûd b Abdullah el-Vâ‘iz el-Asğar b Abdillâh el-Vâ‘iz el-Ekber b Ebî'l-Feth b İshâk b İbrâhîm b Nâsır b Abdillâh b Ömer b el-Hattâb (r a)[4] İmam Rabbânî 15 Şevval 971 Cuma gecesi (Miladî 1563) yılında, şu anda Delhi'nin kuzeybatısında, Pencap eyaleti sınırları içinde bir şehir olan Serhend'de doğdu Küçüklüğünden itibaren parlak zekasıyla ve olgun davranışlarıyla özellikle İmâm-ı Rabbânî'nin babası Şeyh Abdulahad es-Serhendî'yle çok yakın ilişkileri olan Şeyh Kemâl başta olmak üzere çevredeki hocaların, âlimlerin ve şeyhlerin dikkatini çekti Bu âlimler ve şeyhler kendisine özel önem gösterdiler![]() İmâm-ı Rabbânî'nin Tahsil Hayatı: Tahsil hayatına Kurân-ı Kerim'i ezberleyerek başladı İlk hocası, babasıydı Babasından başlangıç düzeyinde ilim tahsili yaptı Bu arada çevredeki bazı hocalardan da dersler aldı Daha sonra, dönemin büyük ilim ve eğitim merkezlerinden biri olan Siyalkot şehrine gitti Burada, Usûl-i Fıkıh, Kelam, Mantık ve Felsefe ilimlerine vukûfiyetiyle tanınan Şeyh Kemâl Keşmîrî'den dersler aldı Şeyh Muhaddis Şihâbuddîn Ahmed b Hacer el-Heytemî el-Mekkî'nin talebesi olan Şeyh Yakûb es-Sarfî el-Keşmîrî'den hadis dersi alarak temel hadis kitaplarını okudu Kâdî Behlûl Bedahşânî'den tefsir ve hadis metinleri okudu[5] Tahsil hayatını bu şekilde devam ettirerek aklî ve naklî ilimleri, usûl ve fürû‘u öğrenince talebe yetiştirmeye başladı Bu arada Arapça ve Farsça risâleler yazdı "er-Risâletu't-Tehlîliyye" ve "Risâletun fî'r-Raddi ‘alâ Mezhebi'l-İmâmiyye" bu dönemde yazdığı risâlelerdendir Bir süre sonra, muhtemelen hocası Şeyh Yakûb'un aracılığıyla İmparator Ekber'in başkenti ve o zamanki adı Ekberâbâd olan Agra'ya gitti Burada Feyzî Hindî ve Ebû'l-Fazl ile dostluk kurdu Ancak bu dostluk çok uyumlu değildi Aralarında zaman zaman tatsız tartışmalar yaşandı Felsefecilerden fazlasıyla etkilenmiş olan Ebu'l-Fazl'ın ağzından çıkan cüretkar ve ölçüsüz sözler karşısında rahatsız oldu ve kendisini terk etti Bunun üzerine Ebû'l-Fazl, aracı göndererek kendisinden özür diledi Bu arada "Sevâtı‘u'l-İlhâm" adlı bir tefsir çalışması yapmakta olan Feyzî Hindî'ye yardım etti Feyzî'nin zorlanıp içinden çıkamadığı yerleri çözüme kavuşturunca Feyzî, İmâm'ın ilmî üstünlüğünü kabul etti![]() İmam, Agra'da uzun süre kaldı Ancak babası, İmâm-ı Rabbânî'yi çok özlemişti Yaşının ilerlemesine ve yolun uzunluğuna aldırmadan Agra'ya kadar geldi İmam, babasıyla birlikte Serhend'e dönmeye karar verdi Yolları üzerinde, Delhi ile Serhend arasında yeralan Tehânîser şehrine uğradılar Burada kendilerini şehrin ileri gelen saygın şahsiyetlerinden biri olan ve aynı zamanda ilim ve faziletiyle de tanınan Şeyh Sultan ağırladı Şeyh Sultan İmâm-ı Rabbânî'ye kızını vermek istedi ve böylece İmâm-ı Rabbânî evlendi[6] Dervişliğin ikmali ve Şeyh Abdulbâkî el-Bedahşî en-Nakşibendî ile tanışma: İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, Serhend'e geldi ve babasının vefatına kadar burada kalıp babasına hizmet etti Babasının denetiminde seyr u sülûkünü devam ettirdi Babasından Kelâbâzî'nin et-Ta‘arruf, Suhreverdî'nin ‘Avârifu'l-ma‘ârif ve Muhyiddîn İbnu'l-Arabî'nin Fusûsu'l-hikem adlı eserlerini okudu [7] Bir taraftan da dînî ilimleri tedris ve öğretme faaliyetlerini sürdürdü![]() Bu arada kalbinde bir hacc arzusu belirdi Beytullahı haccetmek ve Rasûlullah'ın (s a v) mescidini ziyaret etmek istiyordu İçindeki bu arzu kendisini o denli kaplamıştı ki gözlerine uyku girmiyordu Ancak babasının yaşının ilerlemiş ve görünürde ecelinin yaklaşmış olması içindeki bu şevki ve arzuyu ertelemesine sebep oldu Hicrî 1007 senesinde babası vefat edince artık hac yolculuğuna çıkmaması için hiçbir neden kalmamıştı Yolculuk hazırlıklarını tamamladı ve 1008 yılında hacc yapmak üzere yola çıktı Serhend'den Delhî'ye geçti Delhî'ye geldiğinde daha önce ilmini ve faziletini duyan herkes kendisiyle tanışmak ve selamlaşmak için İmâm-ı Rabbânî'nin huzuruna koşmuştu Aralarında İmam'ın önceden tanıdığı Şeyh Hasan el-Keşmîrî de vardı İmam, Şeyh Hasan el-Keşmîrî ile sohbet ederken Büyük Şeyh Abdulbâkî Hazretleri'nden sözaçıldı Şeyh Hasan, Abdulbâkî Hazretleri'nin faziletlerini, ilmini ve tasavvuftaki dirayetini anlattı İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin babası hayattayken bazen Nakşibendî tarikatını anlatır ve ona olan meylini belli ederdi Nakşibendîlikle ilgili babasından bir çok şey dinleyen İmâm-ı Rabbânî, Şeyh Abdulbâkî Hazretleri ile görüşmek istedi Bu sohbetin (beraberliğin) hacc yolculuğunun bir azığı ve kaçırılmaması gereken bir nimet olabileceğini düşünmüştü İmâm-ı Rabbânî, Şeyh Abdulbâkî Hazretleri'ne giderken Şeyh Hasan el-Keşmîrî kendisine refakat etti İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, Muhammed Bâkî Billâh Hazretleri'yle tanışmasına vesile olan Şeyh Hasan el-Keşmîrî'ye Mektûbatında teşekkür ederek kendisini minnetle anar: "Bu fakir, rehberlik nimetinizin şükrü konusunda kusurlu olduğunu itiraf etmekte ve ihsânınıza karşılık verme konusundaki acziyetini kabul etmektedir Nasıl etmeyebilirim ki! Tüm bu işler o nimetten kaynaklanmaktadır Bütün bu haller hep o ihsanınıza bağlıdır Güzel aracılığınız sebebiyle çok az kişiye nasip olan hallere şahit oldum Yine bu aracılığınızın bereketiyle çok az kişinin tattığı zevkler yaşadım… Çoklarına nasip olmayan özel ihsanlar ve bu ihsanların ilimleri bana verildi Hâller, makamlar, zevkler, vecdler, ilimler, marifetler, tecellîler, zuhûrât![]() ![]() bunların hepsi benim için yükselme basamakları kılındı "[8]Bu muhteşem karşılaşmaya ve o esnada olanlara ve yaşanan hallere geçmeden önce Şeyh Abdulbâkî Hazretleri'ni tanımaya çalışalım: Şeyh Bâkî Billâh Hazretleri: İsmi, Mueyyidu'd-Dîn er-Radî (Radıyyu'd-Dîn) Muhammed Bâkî Kâbulî Nakşibendî Uveysî olup daha ziyade Bâkî Billah olarak bilinir Babası Kâdî Abdusselâm Halacî Semerkandî Kâbil'e gelip orada evlenmiş ve Bâkî Billah bu şehirde dünyaya gelmiştir Anne tarafından nesebinin Ubeydullâh Ahrâr'ın (k s) ecdadından Şeyh Ömer Bâğıstânî'ye ulaştığı söylenir Bâkî Billah 971 veya 972 senesinde doğdu Küçük yaşlarında babası Mevlânâ Sâdık Halvâî'den ders okumaya başladı, sonra Semerkand'a giden hocasıyla birlikte bu şehre gidip tahsiline orada devam etti Ancak tasavvufa olan ilgisi, medrese tahsilini yarıda bırakmasına sebep oldu Hakkında bilgi veren kaynaklara göre, önce Nakşibendiyye-Kâsâniyye'den Lutfullah Çûstî'nin halifesi Hâce Ubeyd Kâbulî'ye intisab etti Sonra Semerkand'da Yeseviyye'den Kâsım Şeyh Kermînegî'nin halifesi İftihâr Şeyh'e, ardından da Yeseviyye ve Aşkıyye'den Emîr Abdullah Belhî'ye intisap etti Ancak aradığı mürşidi henüz bulamamıştı![]() Hindistan'a doğru yola çıkan Bâkî Billâh'a bazı arkadaşları devlet memurluğunda maddi imkanların iyi olduğunu söyleyip askerlik mesleğini seçmesini tavsiye ettiler ama o bunu kabul etmedi Bir süre ikâmet ettiği Lahor'da bir çok sûfînin sohbetinden istifade etti O dönemde bir kıza aşık olduysa da başarısızlıkla sonuçlanan bu maceradan sonra kendisini tamamen tasavvufa ve tasavvufî eserleri okumaya verdi Aynı dönemde rüyasında Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri'ne intisap ettiğini gördü Bu rüya onun Nakşibendîliğe olan ilgisini daha da arttırdı Sonra Keşmir'e gelip Nakşibendîlikten de icazeti olan Kubravî şeyhi Şeyh Baba Vâlî Bedahşânî Keşmîrî'ye (v 1001/1592) intisap etti Bir süre sonra Baba Vâlî vefat edince Mâverâunnehr'e doğru yola çıktı Bu dönemde otuz yaşlarında idi Mâverâunnehr'e bu ikinci yolculuğunda Belh ve Bedahşân'a da uğradı Kâsâniyye'den Mevlânâ Eke Şibirgânî (v 1004/15595-6) ile sohbet etti![]() Semerkand'a geldiğinde rüyasında Ubeydullah Ahrâr'ı (k s) gördü Ahrâr, bu rüyada ona Hâcegî İmkenegî'ye intisap etmesini tavsiye etti, o da gidip İmkenegî'ye mürîd oldu İmkenegî onunla üç gün halvet halinde sohbet etti Bu süre sonunda onu tasavvufi yönden yeterli görüp irşâd icazeti verdi ve Hindistan'a gidip Nakşibendîliği orada yaymasını tavsiye etti Bâkî Billâh kendisini bu göreve hazır ve yeterli görmediği için kabul etmek istemedi Bunun üzerine şeyhinin tavsiyesi ile istihâre yaptı Rüyasında dala konmuş bir papağan gördü ve "bu papağan o daldan inip elime konarsa bu Hindistan seferi çok hayırlara vesile olacaktır" diye düşündü Böyle düşünürken papağanın uçup eline konduğunu gördü Ağzının suyunu papağanın gagasına akıttı, papağan konuşmaya başladı ve Bâkî Billâh'ın ağzına şeker döktü Sabah uyandığında rüyasını İmkenegî'ye anlatınca o: "Papağan Hindistan kuşlarındandır, hemen Hindistan'a gidiniz, orada sizin bereketli varlığınızdan hakîkatleri konuşan bir azîz meydana gelecek, bize de onun sayesinde bir bereket ulaşacaktır" dedi![]() Şeyhinin tavsiyesi ile Hindistan'a doğru yola çıkan Bâkî Billâh Hazretleri bir sene Lahor'da kaldı, sonra Delhi'nin Fîrûzâbâd mahallesine gidip tekke kurdu ve halkı irşada burada devam etti Delhi'deki tekkesinde iki üç sene kadar halkı irşad ile meşgul olan Bâkî Billâh ömrünün son yıllarında mürîdlerinin eğitimini halifelerine, özellikle de İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'ne havâle etti Bâkî Billâh'ın tekkesinin masraflarını Ekber Şah dönemi bürokratlarından Şeyh Ferîd Buhârî'nin karşıladığı kaydedilmektedir 1010 (1601) senesinde iki hanımından birer erkek çocuğu dünyaya geldi Büyüğüne Ubeydullah (Hâce Kelân), küçüğüne Muhammed Abdullah (Hâce Hord) ismini verdi İki sene sonra kırk yaşına geldiğinde hastalanan Bâkî Billâh 25 Cemâziye'l-âhir 1012 (30 Kasım 1603) tarihinde genç yaşta vefat etti ve Delhi'de Kademgâh denen mevkide defnedildi [9]İmâm-ı Rabbânî'nin Şeyh Bâkî Billâh'a intisabı: İmâm-ı Rabbânî Hazretleri nihayet Şeyh Bâkî Billâh Hazretleri'nin huzurundaydı Hazret-i Şeyh sanki kendisini bekliyor gibiydi İmâm-ı Rabbânî'yi güler yüzle karşılayıp iltifatlarda bulundu Allah Teâlâ Hz İmam'ın sülûkunu bu büyük şeyhin sohbetinde tamamlayacağını taktir etmişti Nitekim yukarda zikredilen rüyanın yorumunda da Bâkî Billah'ın (k s) şeyhi İmkenegî (k s) "Papağan Hindistan kuşlarındandır, hemen Hindistan'a gidiniz, orada sizin bereketli varlığınızdan hakîkatleri konuşan bir azîz meydana gelecek, bize de onun sayesinde bir bereket ulaşacaktır" diyerek rüyanın İmâm-ı Rabbânî'yi müjdelediğine işaret etmişti Hz Şeyh Bâkî Billâh İmâm-ı Rabbânî'ye hitap ederek "Bir ay, en azından bir hafta misafirimiz ol" dedi İmâm-ı Rabbânî, Hz Şeyh'in bu teklifini kabul etti ve nihayet bir buçuk ay tekkede kaldı Bu süre içinde Nakşibendî tarikatına olan rağbeti daha da arttı Bu tarikatın faydalarından ve feyizlerinden yararlanmak istedi Bu isteğini Hz Şeyh'e aktardığında Hz Şeyh hemen kabul etti ve onu halvetine alarak kalp zikrini öğretti Hz İmam'ın kalbi adeta zikirle birlikte akmıştı Acayip bir tat ve gün geçtikçe artan ve kendisini manevi iklimlere uçuran bir neşe hissediyordu Hz Şeyh, Hz İmam'daki bu halleri ve onun seyr u sülûk yolundaki bu hızlı yükselişini görünce rüyasında gördüğü papağanın Hz İmam'a işaret ettiğinden emin olmuştu Bu papağan kadife sesiyle, ulvi nağmesiyle, güzel fıtratıyla Hint bahçesine, hatta İslam bahçesine baharı getirecekti İki buçuk aylık süre içinde Hz İmam'ın yaşadıkları, manevi derecelere yükselmesi, yaşadığı kerametler, kalbî ve bâtınî keyfiyetler kelimelerle ifade edilemeyecek türden durumlardır![]() Hz İmam, yaşadıklarını Hz Şeyh'in oğullarına yazdığı 1 Cilt, 266 Mektupta şöyle anlatır:"Değerli dostlarım bilsinler ki, bu fakir baştan aşağıya kıymetli pederinizin ihsanlarına gömülmüştür Bu tarikatın elifbasını ve diğer bilgilerini kendilerinden öğrendim Onun sohbetinde bulunmanın bereketi ile İndiracü’n-Nihâye fi’l-Bidâye bahtiyarlığını elde ettim Sıdk ile onun hizmetinde bulunmam sebebiyle sefer der vatan nimetine nail oldum Değerli teveccühleri sayesinde bu kabiliyetsiz fakir iki buçuk ay zarfında Nakşibendî nispetini elde etmiş oldu Kendileri bu tarikatın büyükleri ile özel bir birlikteliği lütfetmiş oldular Ona tabi olmakla çok az bir zamanda elde etmiş olduğum tecellileri, zuhuratları, nurları, renkleri, renk ve keyfiyetin olmadığı halleri nasıl izah edebilir, nasıl açıklayabilirim!![]() ![]() ![]() Değerli teveccühleri sayesinde tevhid, ittihat, kurb, ihata ve sereyan gibi marifetlere ait inceliklerinden hiçbiri bu fakire kapalı kalmamış, haberdar olmadığı tek bir şey bulunmamıştır Kesrette vahdeti müşahede etmek, vahdette kesreti müşahede etmek gibi bu marifetlerin başlangıcı ve ilk bilgilerinden olan şeylerin lafı bile olmaz!"[10]Hz İmam bundan sonra Serhend'e döndü Bu ilk görüşmesinde Hz Şeyh kendisine Nakşibendî nisbetine ulaştığını müjdelemişti Hz İmam, şeyhini ikinci defa ziyaret etmek üzere Delhi'ye geldiğinde Hz Şeyh kendisine hilafet ve icazet hırkasını girdirerek onu mürîd yetiştirmeye yetkili kıldı Kendi seçkin dostlarının ve müridlerinin bir kısmının manevi terbiyesini de Hz İmam'a havale etti![]() Hz İmam, şeyhini üçüncü ve son defa ziyarete gittiğinde Hz Şeyh kendisini karşılamak üzere uzun bir mesafeyi yürüdü, onu bir çok manevi nimetle müjdeledi ve irşad halkasının başına geçirdi Dost ve müritlerine de şöyle dedi: "Bundan başka hiç kimseye meyletmemelisiniz" Şeyh Bâkî Billâh Hazretleri'nin İmâm-ı Rabbânî ile ilgili şehâdeti: Şeyh Bâkî Billâh Hazretleri dostlarından birine yazdığı bir mektupta İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nden şöyle sözeder: "Serhend ahâlisinden olan derin bilgi sahibi ve âbid Şeyh Ahmed bir süre bu fakirle birlikte oldu Bu fakir, kendisinin acayip hallerine ve yüce vasıflarına şâhit oldu Şeyh Ahmed'in dünyayı aydınlatan bir ışık olmasını umuyorum Ben, onun hallerinin kemâlinden ve makamının yüksekliğinden eminim "İmâm-ı Rabbânî Hazretleri bu ilmî üstünlüklerine ve seyr u sülûkte bu derece ilerlemesine rağman şeyhinin huzurunda hiçbir zaman edepten taviz vermedi ve saygıda kusur etmedi Hz Şeyh kendisinden bir şey istediğinde rengi değişir ve titremeye başlardı Hz Şeyh'in, Hz İmam'a davranışı da tipik mürid-mürşid ilişkisi şeklinde değildi Bir gün Hz İmam'dan şöyle sözetmişti: "Ahmed öyle bir güneştir ki onun ışığında benim gibi binlerce yıldız görünmez olur "İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin tekrar Serhend'e dönüşü: Hz İmam şeyhiyle bu son karşılaşmasında kendisine lütfedilen ve iç eğitimini tamamladığını gösteren manevî hallerin müjdesini aldıktan sonra irşad ve davet faaliyetlerini sürdürmek üzere memleketi Serhend'e döndü Ancak burada bir takım manevi haller yaşadı Bu manevi hallerin yoğunluğu ve baskınlığı içinde mürîdleri ve talebeleri yönlendirmesi zorlaşmıştı Kemal basamaklarında çok hızlı yükseliyordu Dünyadan ve dünyaya ait olan her şeyden bütünüyle koparak zirveye/maksûda varmak istiyordu Halbuki telebe ve müridlerini yönlendirip irşad etmesi için o makamdan inmek gerekiyordu Hz İmam bu yüzden kendisini eksik ve yetersiz görüyordu Bu yaşadıklarını şöyle anlatıyor: "İşin sonunda noksan olduğumu anladım Büyüklerin, işin sonu dediği şimşek tecellisinin (tecellî-i berkî) bu yolda bana hiç zuhur etmediği ortaya çıktı Seyr-i fillâh ve seyr-i ilallâhın ne olduğu da bana bildirilmedi Bu kemâlâta mutlaka ulaşmak gerekmektedir Bu vakitte ilim, noksan olduğumu gösterdi Bunun üzerine, etrafımdaki dervişleri toplayarak, noksanlığımı bildirdim ve kendilerine veda ettim Ancak onlar bunu tevazu olarak anladılar ve nefsimi ezdiğime yordular Hiçbir yere gitmediler Sonunda Hak Sübhânehû, Habîbinin (s a v ) hürmetine, beklenen bu hâller ile beni rızıklandırdı "[11]Hz İmam irşad ve davet faaliyetlerine başladı Hakk yolcularını irşad ediyor, müridleri yönlendiriyor ve dervişlere rehberlik yapıyordu Kendisinin ve müridlerinin yaşadığı halleri, karşılaştıkları sorunları ve katettikleri manevî makamları Şeyh Abdulbâkî Hazretleri'ne mektupla bildiriyordu Hz İmam bu süre içinde bir çok ihsanla müjdelendi Lütf-i ilâhîler ardı ardına tecelli etti Allah Teâlâ'nın kendisini büyük bir iş için hazırladığına dair işaretler aldı ve rüyalar gördü Ancak Hz Şeyh'i dördüncü kez ziyaret etmesi, meclisinde ve sohbetinde bulunması nasip olmadı Hz İmam kendisine ulaşmadan önce Hz Şeyh vefat etti![]() Hz İmam, Şerhend'deki bu ikametinin ardından şeyhinin işaretiyle Lahor'a gitti O zaman Lahor, Delhi'den sonra ikinci büyük ilim merkezi olarak kabul edilirdi Şehirde bir çok âlim ve şeyh yaşıyordu Hz İmam'ın geldiğini duyan bütün Lahor ulema ve meşâyıhı kendisini karşılamış ve tanışmak istemişti Hz İmam'ın daha sonra en önemli halifelerinden olacak olan Şeyh Tâhir Lahorî, Şeyh Hacı Muhammed ve Şeyh Cemâluddîn et-Tulevî kendisine biat etmişti![]() İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Hz Şeyh'in vefat haberini Lahor'da aldı Büyük bir üzüntüyle hemen Delhi'ye yola çıktı Memleketi Serhend yolu üzerinde olduğu halde memleketine ve evine uğramayarak yoluna devam etti Delhi'ye ulaştığında ilk durağı şeyhinin kabri oldu Ardından Hz Şeyh'in çocuklarına ve dervişlere giderek taziyede bulundu Hz İmam, Hz Şeyh'in yakınlarının ve dervişlerin ricası üzerine bir süre burada kalarak onları teselli etti İrşadının tesiri, feyzlerinin tazeliği dervişleri azimlendirdi, ruhlarını dinçleştirdi ve Hz Şeyh'in sağlığında olduğu gibi yeniden çalışmalarına başladılar [12]İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Delhi'deki bu kısa ikametinden sonra memleketi Serhend'e döndü Hz İmam her sene şeyhinin kabrini ziyaret etmek üzere Delhi'ye gider sonra tekrar Serhend'e dönerdi İki defa da Agra'ya gitmişti Bunun dışında Serhend'den ayrılmamıştı Ancak ömrünün sonlarında Sultân-ı Vakt'in ısrarı üzerine iki üç sene kadar bazı şehir ve köylerde askerlerin arasında bulunmuştu Uğradığı her yerde davet ve irşad faaliyetlerini sürdürmüştü Böylece bir çok insan Hz Şeyhin sohbetinden ve feyzinden istifade etmişti [13]Davet ve irşad faaliyetlerinin yaygınlaştırılması: Hicrî 1026 senesinde Hz İmam bölgenin muhtelif yerlerinde davet ve irşad çalışması yapmak üzere bir çok halife gönderdi Şeyh Muhammed Kâsım'ın önderliğinde yetmiş kişiyi Türkistan'a; Şeyh Farah Huseyin önderliğindeki kırk kişiyi Hicaz, Yemen, Rum ve Şam bölgelerine; Şeyh Ahmed el-Berkî önderliğindeki on seçkin müridini Tûran, Bedahşân ve Horasan'a gönderdi Bu davet ekipleri gittikleri her yerde çok önemli irşad çalışmaları yaptılar Bir çok insanın hidâyete ermesine sebep oldular Hidayet ehli olanların da dinle olan irtibatını güçlendirerek davet ve irşad yolunda büyük başarılar kaydettiler [14] İmâm-ı Rabbânî'nin bu çalışmalarını duyan bir çok değerli âlim ve şeyh yolculuğun zorluğuna rağmen Serhend'e doğru yola çıktı Hz İmama biat edip sohbetinden ve eğitiminden yararlandılar Bedahşan sultanının mutemedi, özel kâtibi ve sırdaşı Şeyh Tâhir Bedahşî, büyük âlim Şeyh Abdulhakk Şâdmânî, Şeyh Sâlih el-Kûlâbî, Şeyh Ahmed el-Bersî, Şeyh Yâr Muhammed ve Talekânlı Şeyh Yûsuf, Serhend'e gelerek Hz İmam'dan istifade eden zatlardandır Hz İmam bu değerli zatların bir çoğuna halifelik ve icazet verdi ve memleketlerine dönerek davet ve irşad faaliyetleri yapmalarını emretti![]() Hindistan'ın dört bir yanına öğrencilerini ve halifelerini gönderdi Mesela Mîr Muhammed Nu‘mân'ı hilafet ve icazet vererek Dekken'e göndermişti Mîr Muhammed'in dergahında yüzlerce insan toplanarak Allah Teâlâ'yı zikir ve murâkabe ederler ve ilim okurlardı Şeyh Bedîuddîn Sihârenpûrî'ye halifelik vererek önce Sihârenpûr'a gönderdi, ardından da davet ve irşad faaliyetlerini Agra'da sürdürmesini emretti Bir çok devlet görevlisi davet ve irşad halkasına katıldı Binlerce askerî görevli Hz İmam'ın elinde tevbe etti İmâm-ı Rabbânî Hazretlleri'nin etrafındaki topluluk gün geçtikçe daha da büyüyordu Cemaat artık o denli çoğalmıştı ki dönemin eşraf ve yetkili sahsiyetlerinin Hz İmam'ı ziyaret etmeleri izdiham sebebiyle oldukça zorlaşmıştı Şeyh Abdulbâkî Hazretleri'nin halifelerinden olan Mîr Muhammed Numân'ın biatını yenileyip icazet vererek kendisini Burhanpûr'a gönderdi Mîr Muhammed Numân burada davet ve irşad faaliyetlerini bütün hızıyla sürdürdü Bir çok insanın durumu düzeldi Bir çok kimse kötülüklerden uzaklaşarak tevbe etti Şeyh Tâhir Lahorî'yi, Delhi'den sonra ikinci önemli siyasî ve ilmî merkez olan Lahor şehrinde görevlendirdi Şeyh Nûr Muhammed el-Betnî'ye icazet vererek Betne'ye gönderdi Şeyh Nûr'un gayretleriyle burada muazzam bir eğitim ve irşad halkası oluştu Medrese ve davet çalışmaları başladı Şeyh Nûr'u ayrıca Bengâl'e gönderdi Şeyh Tâhir Bedahşî eğitimini tamamladıktan sonra Hz İmam kendisine ilim ve tarikat icazeti vererek Cûnpûr'a gönderdi Şeyh Ahmed el-Berkî'ye icazet vererek Berk'e gönderdi Şeyh Ahmed el-Berkî burada önemli davet ve tarikat çalışmaları yaptı Bu arada talebe ve dervişlerin durumunu mektuplar yazarak Hz İmam'a bildirdi![]() Mektûbât'ın ikinci cildini toplayan ve düzenleyen Şeyh Abdulhayy'e ilim ve tarikat icazeti vererek kendisini Betne şehrine gönderdi Şeyh Hasan el-Berkî'yi memleketine göndererek sünnete ittibayı ve tarikatı yaygınlaştırmasını emretti Seyyid Muhibbullah Mânkpûrî'ye hilâfet vererek önce Mânkpûr'a gönderdi, ardından da Âbâd'da ikamet etmesine izin verdi Şeyh Kerîm Bâbâ Hasan el-Abdâlî kendi memleketinde irşad ve davet çalışmalarını sürdürdü 1027 yılına gelindiğinde İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'nin ünü, eğitiminin tesiri, irşad ve yönlendirme gücü bölge sınırlarının dışına taşmış, hareketi ve faaliyetleri çok uzak ülkelerde yankı bulmuştu Dünyanın muhtelif uzak bölgelerinden insanlar fertler ve gruplar halinde İmâm-ı Rabbânî Hazretleri'ne gelip kendisini ziyaret ediyor, sohbetinde bulunuyor, ilminden ve eğitiminden faydalanıyorlardı İmâm-ı Rabbânî'nin Mâverâunnehir ülkelerinde, Bedahşan'da, Kâbil'de ve diğer acem ülkelerinde bir çok halifesi olduğu gibi bu Rabbânî hareketin ünü Arap ülkelerine kadar da ulaşmıştı Hindistan'da ise Hz İmam'ın, insanları Allah'a davet eden, hayra yönlendiren ve eğiten talebelerinin, müridlerinin ve halifesinin bulunmadığı hiçbir yer kalmamıştı [15]Ekber Şah Dönemi ve İmâm-ı Rabbânî: O günlerde, Ekber Şah namıyla meşhur padişah Celâleddin Ekber Şah'ın saltanatı Hindistan'ın her tarafında en şaşaalı dönemini yaşıyordu Ekber Şah, idare işlerinde Müslüman olmayanlara da büyük mevkiler vermişti Böylece herkes tarafından itibar görmeyi umuyordu Haremine Hindu kadınları almıştı Bu kadınların akraba ve yakınlarına önemli araziler ve malikaneler tahsis ediyordu Onun yanında İslam âlimlerinin kıymeti, gayr-i Müslim bilginlerin kıymetinden daha azdı Hatta zaman zaman Müslüman alimlerin tebliğlerine karşı çıkıyordu Daha sonra İslâm dininin hükümlerini keyfince değiştirip "Dîn-i ilâhî" adında yeni bir din ortaya attı ve bu dini yaymaya başladı Daha da azıtarak büyüklük taslayıp kendisinse secde edilmesini emretmişti Halkı zorla kendisine secde ettiriyor, muhalefet eden ve secde etmek istemeyen kimseleri de öldürtüyordu![]() Dünyaya bağlı, dünya-perest kimseler de kendileri için çıkar sağlamak ve siyasi nüfuzlarını güçlendirmek için Ekber'e dalkavukluk ediyor, yaptığı her şeyi alkışlayarak İslam'da daha fazla tahribat yapmasına fırsat veriyorlardı Bazı Hindu ritüelleri kutsal ilan ediliyordu Çocuklara Ahmed ve Muhammed gibi isimlerin konulması kerih görülür olmuştu Paraların üzerine Dîn-i İlâhînin zorunluluğuna dair ifadeler basılmıştı Yeni dinin kelime-i tevhidi, "Lâ ilahe illallah, Ekber (Şah) halifetiullah" şeklindeydi İnek kesmek yasaklanmış Nevruz günü şarap içmek farz olarak ilan edilmişti Dîn-i İlâhînin özelliklerinden biri de sakalları tıraş etme zorunluluğuydu Domuz, helal, temiz ve son derece saygı duyulması gereken bir hayvan olarak kabul edilmişti Resmi dil Farsça'dan Hintçe'ye çevrilmişti Helallar haram, haramlar da helal sayılmıştı Zekat ve cizye uygulaması kaldırılmıştı Hicrî takvim yürürlükten kaldırılmıştı Cuma hutbelerinde Hz Peygamber ve ashâbının adlarının okunması yasaklanmıştı![]() Ekber'in peygamber olduğu ima ediliyordu Ebu'l-Fazl ve diğer bazı saray uleması Allah'a inanmak için peygambere inanmanın şart olmadığına dair görüşleri ileri sürerek insanların kafasının karışmasına sebep oluyorlardı Hz İmam bu akıma reddiye olarak İsbâtu'n-nubuvve adlı eserini kaleme aldı Aynı zamanda Hindistan'da İslam'ın saygınlığını yeniden kazandırma amacına yönelik dinî, tasavvufî ve siyasî görüşlerini yaymak için tebliğ amaçlı mektuplar yazdı Bu mektupların bir kısmı Ekber'in uyguladığı politikaları açık bir şekilde kınıyordu![]() İmâm-ı Rabbânî Hazretleri o dönemi şöyle anlatır: "Hint bölgelerinde ehl-i küfürden alınan cizye, kökünden kaldırılmıştır Bu, ehl-i küfrün bu diyarın sultanlarıyla olan beraberliklerinden doğan uğursuzluk sebebiyledir (…)Sultanlar cizyeyi engellemeye nasıl cesaret edebiliyorlar! Halbuki Hak Sübhânehû cizyeyi kafirlerin zilleti için koymuştur Onun alınmasındaki maksat o kafirlerin zillet ve alçaklık içinde yaşamaları, ehl-i İslâm'ın ise üstünlük ve izzet sahibi olmasıdır "[16]Bir başka mektubunda da şöyle anlatır: "Hint kafirleri pervasızca Müslümanların mescitlerini yıkmaya başlamış ve yerlerine kendi mabetlerini inşa etmişlerdi Mesela Taniser’de Gergiht havuzunun içinde bir mescid ve büyüklerden birine ait kabir vardı Hint kafirleri bunları yıkıp yerlerine büyük bir manastır bina etmişlerdi Ayrıca kafirler küfür merasimlerini topluluk halinde diledikleri gibi icra ederken Müslümanlar İslam’ın hükümlerini icra etmekten aciz kalmışlardı Hintliler, bayram kabul ettikleri ve yemek içmekten uzak durdukları Kades günü Müslüman şehirlerinde bile hiçbir Müslüman’ın ekmek pişirip satmasına müsaade etmiyorlardı Fakat kendileri mübarek Ramazan ayında meydanlarda ekmek pişirip satmakta ve İslam’ın zayıflığından hiç kimse kendilerine mani olamamaktaydı "[17]"Geçen dönemde Müslümanlar İslâm'ın hükümlerini açıkça yerine getiremez hale geldi Eğer biri İslâmi bir hükmü açıkça yerine getirecek olsa derhal öldürülmekteydi Yazıklar olsun! Nedir bu başımıza gelenler! Alemlerin Rabbi olan Allah'ın habibi Muhammed'e (s a v ) inananların nedir bu başına gelen! Nedir, onları kıymetsiz ve değersiz eşya haline getiren! Oysa Muhammed'i (s a v) inkar edenler o zamanlar (Ekber döneminde) izzet ve saygınlığın zirvesindeydiler Müslümanlar yaralı kalpleriyle birlikte İslam'ın taziyesinde iken kafirler alaylı tavırlarla onların yaralarına tuz basmaktaydı Hidayet güneşi sapıklık ufkunun altında gizlenmiş, hakkın nuru batılın perdeleri ardında inzivaya çekilmişti "[18]İşte böyle karanlık bir dönemde Ekber Şah'ı ve avanesini doğru yola çağırmak üzere Allah Teâlâ, İmâm-ı Rabbânî'yi görevlendirdi İmâm-ı Rabbânî Serhend'den Ekberâbâd'a geldi Ekber'in yakınlarını çağırtıp: - "Şah, Hakk Teâlâ'ya ve O'nun Rasûlüne âsî olmuştur Benim tarafımdan kendisine söyleyip hatırlatın ki; onun şahlığı da, kudreti de, iktidarı da, ordusu da her şeyiyle birlikte büyük bir bela ile dağılıp perişan olacaktır Tevbe etsin, Allah ve Rasûlü'nün yolunu tutsun Aksi halde Allah'ın kahrını, gazabını beklesin!" dedi [19] İmâm-ı Rabbânî'nin bu sözlerini şaha ulaştırdılar Hân-ı Hânân Bayram Han, Hân-ı A‘zam Abdurrahim Han ve Murtaza Han, Ekber'in sarayında önemli mevkilerdeki bürokratlar idi Aynı zamanda bunlar Hz İmam'ın da müridiydiler Hz İmam bu bürokrat müridleri aracılığıyla Ekber'i yola getirmeye çalıştıysa da Ekber'in nasipsizliği devam etti Ekber kendi uydurduğu yeni dinin muvaffak olmasından çok memnundu ve bu mutluluğun sarhoşluğunu yaşıyordu Ekber yeni dinin başarısını sarayda törenler düzenleyip kutlamakla meşgul iken, ileri gelen müneccimler, kendisini uyarıp devlet ve saltanatının helakinin yakın olduğunu haber verdiler Ekber'in kendisi de o günlerde korkunç bir rüya gördü Rüyadan o kadar korkmuş ve etkilenmişti ki, eski sapıklığını kısmen düzelterek şöyle bir ferman yayınladı:"İsteyen Müslümanlığa sarılır, isteyen Dîn-i İlâhî'ye bağlanır Zorlamak ve mecbur tutmak yoktur "[20]İmâm-ı Rabbânî'ye atfedilen bir rivayette ilginç bir olay anlatılır Ekber Şah bir tören tertipler Çadırlar kurdurur Dîn-i İlâhî mensuplarının çadırlarını süslü yapar ve bol yiyecek ve içecekle doldurur Müslümanlarınkini eski çadırlardan yapar ve içlerine kuru ekmek koydurtur Dîn-i İlâhînin bu çadırlar gibi yeni ve süslü olduğunu, İslam'ın da artık eskidiğini ve durumunun eski çadırlara benzediğini göstermek ister Tören başlayınca, İmâm-ı Rabbânî, Müslümanların bulunduğu bölümü bir çizgi içine alarak, elinde tuttuğu bir kesek parçasını Ekber'in çadırına doğru fırlatır Birdenbire şiddetli bir fırtına çıkar Ekber'in saray çadırlarında bir hengâme kopar Herkes paniğe kapılır Bu kargaşada, Dîn-i İlâhî mensuplarının bulunduğu tarafta birkaç ölü, çok sayıda yaralı olmasına rağmen, Müslümanların bulunduğu tarafta en ufak bir zayiat olmaz Bu durumu gören Ekber Şah'ın adamlarından çoğu, tevbe ile İmâm-ı Rabbânî'ye biat eder[21]![]() Ekber Şah'ın çok geçmeden oğulları arasında şiddetli bir saltanat mücadelesi ortaya çıkar Selim (Cihangir), sarayda babasının dinî siyasetini benimsemeyen – ki bunların bir kısmı Hz İmam'ın mürîdleridir— üst düzey yöneticilerin desteğini arkasına alır Sonunda Ekber Şah vefat eder (1014/1605) Selim (Cihangir) tahta çıkar[22]![]() Selim Cihangir Döneminde İmâm-ı Rabbânî ve Çalışmaları: İmâm-ı Rabbânî Hazretleri bu karmaşa ve fitne döneminde yıkılan değerleri yeniden canlandırma, Müslümanları bilinçlendirme, yani İslam'ı hayata hakim kılma yolunda devasa bir mücadele içindeydi ![]() Çok olumsuz şartların kuşattığı bir zamanda, fesada uğramış bir topluluk içinde yetişmiş olsa da İmâm-ı Rabbânî Hazretleri, mürşidinin verdiği müjdeyi doğruladı Bilindiği üzere Bâkî Billâh Hazretleri, İmâm-ı Rabbânî'nin "İslam bahçesine baharı getireceği" müjdesini vermişti İmâm-ı Rabbânî bu fitne ort----- ve şirk egemenliğine karşı çıkan ve Hz Peygamber'in (s a v) dinine yardım eden ön önemli isim idi![]() Yönetim nezdinde dinin ihyası için cihad etti Hükümetin himayesi altında bulunan dinsizlik faaliyetlerine açıkça ve uygun yöntemlerle karşı çıktı Şeriatın hükümlerini ve iman esaslarını hiç korkmadan ve çekinmeden savundu Bu dönemde Hz İmam'ın işbirliği içinde olduğu önemli bir şahsiyet daha vardır Hz İmam'ın 1 ciltteki 115 Mektubu kendisine yazdığı bu zat Şeyh Abdulhak ed-Dihlevî'dir Şeyh Abdulhak 958/1551 yılında Delhi'de seçkin bir Türk ailesinin çocuğu olarak dünyaya gelmişti Ataları Buhâra'dan geldiği için Dihlevî Buhârî nisbesiyle de anılır İlk öğrenimini âlim olan babası Şey Seyfeddîn'den yapmıştı Daha sonra hocası Muhammed Mukîm'den ve Delhi medresesindeki diğer hocalardan islâmî ilimler tahsil etmişti ve yirmi iki yaşında tahsilini tamamlamıştı Bir süre Hicaz'da ilmî faaliyetlerde bulunmuştu Daha sonra Delhi'ye dönerek burada bir medrese kurmuş ve hadis öğretimiyle meşgul olmuştu Hükümetin ileri gelen şahsiyetlerini sünneti ihya etmeye ve bid‘atları ortadan kaldırmaya teşvik ederek bu konuda çeşitli kitaplar ve risaleler yazmış, dersler ve konferanslar vermişti Bu maksatla halk üzerinde ki etkinlikleri tartışmasız olan Şeyh Ahmed Serhendî (İmam-ı Rabbânî) ile iş birliği yapmıştı [23] Ancak yönetim, bütün araç ve imkanlarını kullanarak Hz İmam'ın bu destansı direnişini kırmak ve etkisiz hale getirmek istiyordu![]() Ekber'in ölüp yerine oğlu Cihangir'in geçmesiyle birlikte Hz İmam'ın işi biraz kolaylaşır gibi oldu Çalışmaları daha da hızlandı![]() Hz İmam, ülkede İslamî değerleri hakim kılmak için büyük bir kampanya başlattı Ordunun ve halkın islama aykırı hiçbir emri dinlememesi için yine ordunun yardımını sağladı![]() Bir yandan İslamiyete dışarıdan eklenmiş yabancı düşünceleri ortadan kaldırmak, halkın İslam'la irtibatını güçlendirmek için, yetiştirdiği talebe ve müridlerini halk arasına gönderirken, bir yandan da kendisi ülkede ve yönetimde söz sahibi olan hemen herkesle geniş münasebetlere girişmişti Her tarafa yayılan mektup ve risalelerinde şeriata ve Hz peygamberin sünnetine uymanın önemini açıklıyor, serdettiği fikirleriyle zihinlerde adeta bir devrim yapıyordu![]() İmâm-ı Rabbânî Hazretleri Ekber'in yerine geçen Cihangir'i kendi yanına çekmeye çalıştı Bu yeni imparatorun tahta geçmesinde Hz İmam'ın bürokrat ve asker müritleri önemli rol oynamıştı Diğer taraftan Hz İmam'ın çalışmalarından rahatsız olan hasetçi ve din düşmanı bazı kimseler kendisiyle ilgili yoğun bir karalama kampanyası başlatmıştı Hz İmam'ın tesiri tüm Hindistan'a yayıldığı için Cihangir'e, askerlerin ve yönetimde olan kimselerin onunla ve müritleriyle görüştürülmemesi tavsiye olundu "İmâm-ı Rabbânî devlet yönetimini eline geçirmek istiyor" şeklinde söylentiler çıkartıldı ![]() Hz İmam'ın tasavvufun ancak erbabınca anlaşılabilen girift meselelerini içeren mektupları Cihangir'e sunuldu Aynı zamanda bu mektuplarda sâlikin seyr u sülûk yolunda yaşadığı ve mutlaka şeyhine haber vermesi, şeyhinin yorumu müvacehesinde anlaması ve şeyhinin onaylamadıklarını reddetmesi gereken kalbî vâridât ve keşifler de yer almaktaydı[24] Sultan Cihangir ise böylesine derinlikli hakikatleri bilmeyen sade bir Müslümandı Keşif, müşâhede ve vâkıa gibi tasavvufî konuları bilmiyordu Cihangir bu mektupları dinleyince içerdiği konuları garip ve tuhaf karşılayarak dehşete kapılmış ve ehl-i sünnet itikadına ters düştüğünü zannetmişti Hz İmam'ın bu mektuplarda anlattıklarını batıl iddialar ve kendini ön plana çıkarma gayretleri olarak yorumlamıştı Nitekim Cihangir Tûzuk adlı kitabında bu konuya değinmiş ve bu mektuplar karşısındaki şaşkınlığını burada anlatmış, hatta Hz İmam'la ilgili alaylı ifadeler kullanmıştır Bu satırlar, Cihangir'in, Hz İmam'ı tanımadığını, onun islama olan hizmetini kavrayamadığını ve İslam akâidini yalnızca ana hatlarıyla bilip ince meselelerden habersiz bir sultan olarak o kitabı kaleme aldığını göstermektedir[25] Esas mesele Cihangir'in, Hz İmam'ın saraydaki nüfuz ve etkisinden rahatsızlık duymasıydı Çünkü Hz İmam'ın sarayda ve hükümette etkin yerlerde olan Hân-ı A‘zam Mirzâ Azîzuddin, Hân-ı Cihân Hân el-Lûdî, Başkomutan Hân-ı Hânân Mirzâ Abdurrahîm, Mirzâ Dârâb ve Kılîc Hân gibi bürokrat ve yönetici müridleri vardı Hz İmam bu müridlerine mektuplar göndererek şeriatın hakimiyetini sağlamaya çalışıyordu Mesela Sadr-ı Cihân'a yazdığı mektupta şöyle diyordu:"Bu gün artık devletin içinde büyük bir değişim söz konusudur Gayr-i müslimlerin dirençleri kırılmıştır Binaenaleyh İslâm ümmetinin büyükleri olan ulu vezirlerin, değerli alimlerin bütün enerjilerini şeriatın yayılması için kullanmaları, yıkılmış olan İslâm’ın temel direklerini ayağa dikmek ve ilk önce bunları güçlendirmek için çalışmaları bir zorunluluktur Bu hususta gecikmenin hiçbir hayrı yoktur Gariplerin gönülleri bu durumdan son derece muzdariptir![]() Geçen dönemin (Ekber döneminin) kaba kuvvetinin etkisi hâlâ Müslümanların yüreklerinde tazedir Bu imkanın elden kaçmasından şiddetle korkmaktadırlar Böyle olursa İslâm’ın garipliği daha uzun süreler devam edecektir Şayet sultanlarda sünnet-i seniyyeye geçerlilik kazandırmak gibi bir hedefleri olmazsa, sultanın yakın çevresi de bu hususta gevşeklik gösterir ve birkaç günlük dünya hayatını ganimet bilirler Bu durum en çok İslâm âleminin dervişlerine zor ve zifiri karanlık gelir (…)İslâm alametlerinden biri de İslâm diyarlarında kâdılar tayin etmektir Geçen asırda bunun izi silinmişti İslâm diyarlarının en büyüğü olan Sirhend’de yıllar var ki tek bir kâdı bile bulunmamaktadır "[26]Hân-ı Cihân Hân el-Lûdî'ye ise şunları yazıyordu: "Fakat sultan size kulak verip sözünüzü itibara alacağı için, bu konumunuzu büyük bir nimet olarak görmeniz ve kendisine hak sözü yani Ehl-i Sünnet ölçülerine uygun biçimde İslam’ı anlatmanız üzerinize bir vazifedir Artık bu vazifeyi ya aleni olarak ya da ima yoluyla yapmanız sizin takdirinize kalmıştır Kendisine elden geldiğince Ehl-i Sünnet ölçülerini bildirmelisiniz O kadar ki bunu yapabilmek için konuşma esnasında devamlı surette fırsat kollamalısınız Ta ki İslam’ın hak olduğu ve küfrün batıl olduğu ayan beyan ortaya çıksın "[27]Bütün bu olanları yakından takip eden Cihangir Hz İmam'ı hapse atmaya karar verdi Serhend'den huzuruna çağırttırdı ve "Mektuplarıyla, islama uymayan fikirleri yaymakla itham etti Hz İmam bu suçlamaları reddedince Cihangir Hz İmam'dan önünde yere kapanarak bir tür secde etmesini emretti Fakat Hz İmam bunu şiddetle reddetti![]() Cihangir'in oğlu Şah Cihan'ın Hz İmam'a karşı gizli bir muhabbeti ve sevgisi vardı Allâme Afdal Han'ı ve Müftü Hâce Abdurrahman'ı fıkıh kitaplarıyla birlikte İmâm-ı Rabbânî'ye gönderdi İmâm-ı Rabbânî'ye bir de mektup yazmıştı Mektupta şöyle diyordu: "Bazı fıkıh kitaplarında sultanların önünde eğilmeye izin verilmiştir Eğer sultanın önünde eğilirseniz size hiçbir zararın gelmeyeceğini garanti ederim "Hz İmam şöyle cevap verdi:- Bu fetva zaruret zamanı için bir i |