Mumsema islam Arsivi
Anasayfa Forum Kuralları İletişim Bugünkü Mesajlar
Geri git   Mumsema islam Arsivi >
Dini Kavramlar Bölümü
> Dini Kavramlar Alt Başlıklar > A-B
Google
 
Kullanıcı ismi
Şifreniz
Kayıt ol Yardım Üye Listesi Ajanda Arama Bugünkü Mesajlar Bütün Forumları okunmuş kabul et SiteMap

Cevapla
 
Konu Araçları
Alt 04-12-2007   #1
Bilgiler
Administrator
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Feb 2007
Mesaj: 1,013
İtibar
Tecrübe Puanı: 11
Rep Puanı : 816
Rep Derecesi :
ACİLSERVİS Farkına varılacak bir görkemACİLSERVİS Farkına varılacak bir görkemACİLSERVİS Farkına varılacak bir görkemACİLSERVİS Farkına varılacak bir görkemACİLSERVİS Farkına varılacak bir görkemACİLSERVİS Farkına varılacak bir görkemACİLSERVİS Farkına varılacak bir görkem
ACİLSERVİS RSS Feed
Standart Adâlet



ADÂLET
Düzenli ve dengeli davranma, her şeyin ve herkesin hakkını verme, haksızlıklardan uzaklaşarak orta yolu tutma, bir şeyi yerli yerine koyma, insaf ve eşitlik anlamında bir terimdir Geniş kapsamlı bir kavram olan adâletin zıttı zulüm,* gadr* ve insafsızlıktır
İslâm'da adâlet, hukuk önünde herkese eşit davranmak, kültür, bilgi ve mevkî farklılıklarından dolayı insanlara başka başka davranmamak demektir İslâm bu anlamda her ferdin ve her toplumun karşılıklı olarak işlerinde değişmez bir ölçü şeklinde yerini almış, istek ve heveslere yer vermemiş, sevgi ve nefretlere uymamış, akrabalık ve yakınlık bağlarına göre ayarlanmamış, zengin-fakir ayırımı gözetmemiş, kuvvetli ve zayıf farkını göz önüne almış bir adalet anlayışı getirmiştir Bunun için İslâm, toplum içinde yaşayan bütün kesimlerin birliğini sağlayan prensipler koymuş, ümmetin güvenliğini garanti altına alan bir düzen kurmuştur
"Ey iman edenler adaleti ayakta tutarak Allah için şahitlik* edenler olun Kendinizin, ana ve babanızın aleyhinde bile olsa (şahitlik ettiğiniz kimseler) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın) Çünkü Allah ikisine de daha yakındır Adaleti yerine getirebilmek için hevâ ve hevesinize uymayın Eğer eğri davranır veya yüz çevirirseniz, Allah yaptıklarınızdan haberdardır" (en-Nisa, 4/135)
Yeryüzündeki beşerî sistemlerin hiçbirisinin düşmanlara ve nefret edilen insanlara karşı, İslâm'ın kefil olduğu mutlak adaleti tekeffül edebilmesine imkân yoktur İslâm, kendisine inananları bu konuda sadece Allah için hareket etmelerini, aralarındaki münasebetlerini Allah'ın rızasına uygun bir şekilde ayarlamalarını ve yine Allah için doğru şahitler olmasını emretmektedir Bu esaslar bu dînin bütün insanlık için son din ve mükemmel bir nizam olduğunu, adaletinden, inanan ve inanmayan bütün insanların yararlanmasını tekeffül eden üstün bir hukuk ve yönetim biçimi olduğunu ifadeye yeterlidir Bu adaleti gerçekleştirme görevi müslümanlara yüklenmiş bir görevdir İslâm ümmeti bu ilahî emri yerine getirdiği dönemlerde yeryüzü adaletle dolup taşmıştır
"Allah insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder" (en-Nisâ, 4/58) İlâhî emrin hikmeti gayet açıktır
"Ey iman edenler, Allah için şahitlik eden kimseler olunuz Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin sizi adaletten saptırmasın Adil davranın, takvaya* yakışan budur Allah'tan korkun, Allah yaptıklarınızdan haberdardır" (el-Mâide, 5/8)
İslâm'ın emrettiği adalet doğrultusunda kâinatın düzeninin ayakta durması tabiî bir hadisedir Adalet mülk'ün temelidir Adaletin olmadığı yerde zulüm hâkimdir Allah ve onun koyduğu bütün hükümler zulmün her çeşidinden uzaktır Allah'ın emirlerinin uygulandığı bir ortamda hiçbir kimseye zerre kadar zulüm yapılmaz (bk en-Nisa, 4/40) Bu Kur'an-ı Kerim'de sık sık tekrarlanan ayetlerle dile getirilmektedir:
"Allah, adaleti ve ihsanı* emreder " (en-Nahl, 16/90)
"Allah size emanetleri* ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman, adaletle hükmetmenizi emreder" (en-Nisa, 4/58)
"Hükmettiğin zaman onlar arasında adaletle hükmet Şüphesiz Allah adil davrananları sever" (el-Mâide, 5/42; ayrıca bk el-Hucurât, 49/9)
Hz Peygamber (sas) de adalet ve adaletle hükmedenler hakkında birçok hadîs buyurmuşlardır:
"Hükmünde, yönetimi ve velâyeti altındakiler hakkında adîl davrananlar, Allah katında nurdan minberler üzerinde olacaklardır" (Müslim, İmâre, 18)
"Adil devlet başkanı ve idareciler mahşer yerinde Allah'ın yüce lûtfuna ve himâyesine mazhar olacakların öncüleridir" (Buhârî, Edep, 36)
Bu ayet ve hadîslerde yer alan adalet kavramı geniş anlamıyla ele alınıp hukuki, sosyal ve ahlâkî adaleti kapsamaktadır
Adaletin İslâm toplumunda, yönetimde, muhakemelerde ve insanlar arası ilişkilerde tam anlamıyla uygulanması önemli bir hedeftir İslâm devletinde uygulanan ekonomik prensiplere göre mülk Allah'ındır Bu ölçü içinde sosyal adaletin sağlanması önemli bir denge unsurunun kurulması demektir Müminlerin kardeş ilân edildiği, yığılan kişisel servetlerde fakir ve muhtaçların hak sahibi oldukları, İslâm'da adalet anlayışının tezâhürleridir
Ayrıca kaza* işlerinde, muhakemelerde ve yönetimde Allah'ın indirdikleri ile hüküm vermek adaletin ta kendisidir Bundan uzaklaşıldığı takdirde adaletin gerçekleşmeyeceği ifade edilmiş ve bunu uygulamayanların kâfir *, zalim * ve fâsık * oldukları ilân edilmiştir (el-Mâide, 5/44, 45, 47) Bundan dolayı da Hz Peygamber (sas):
"Kıyâmet gününde insanların Allah'u Teâlâ'ya en sevgili olanı ve Allah'a en yakın bulunanı adil devlet başkanıdır " (Tirmizî, Ahkâm, 4) buyurmuşlardır
Hz Peygamber'in İslâm'ı tebliğ etmekle görevlendirildiği dönemin arefesinde Câhiliye devri Arapları boğaz boğaza, bıçak bıçağa gelmiş durumdaydılar Adaletsizliğin, zulmün kol gezdiği bir dönemde İslâm gelmiş ve yepyeni bir toplum ortaya çıkmıştı Zengin-fakir, efendi-köle ayırımının yapılmadığı, haktan asla ayrılmanın söz konusu olmadığı bir toplum oluşmuştu
Bir gün Mahzumoğulları kabîlesine mensup eşraftan Fâtıma adında bir kadının hırsızlık yaptığı söylenerek Peygamberimiz (sas)'in huzuruna getirilmişti Kadının 'elinin kesilmesi'ne hükmedildi Fakat daha önceki gelenek ve alışkanlıklara göre Kureyş'ten olan asil bir kadın hakkında suç işlemiş olsa dahî böyle bir hüküm verilemezdi Hükmün infâzının durdurulması için Kureyş'in ileri gelenleri Hz Peygamber'in çok sevdiği Üsâme b Zeyd'i araya koyarak bu kadının affedilmesini istediler Üsâme'nin böyle bir şefaatte bulunması Hz Peygamber (sas)'e çok ağır geldi Hemen ashâbını 'mescid'*de toplayıp bu konuda onlara şöyle hitap etti:
"Ey insanlar! Sizden evvel yaşamış toplumların neden dolayı yollarını şaşırıp saptıklarını biliyor musunuz? Asilzâdeleri bir hırsızlık* yaptığı zaman onu affeder, zayıf ve kimsesizleri bir şey çalarsa onları cezalandırırlardı Allah'a yemin ederim ki, böylesine kötü bir hırsızlığı Mahzum kabilesine mensup Fatıma değil, kendi kızım Fatıma yapmış olsaydı, kesinlikle onun elini kestirirdim " (Müslim, Hudûd, 2)
Bugünkü beşerî sistemlerde hâkim zümre ve belirli sınıflar için dokunulmazlıklar söz konusu olduğu halde İslâm hukuku önünde hiç kimsenin bir ayrıcalığı ve imtiyaz hakkı yoktur
Adil Halife Hz Ömer, hilâfeti döneminde ashâbtan Übey b Ka'b ile aralarında bir konuda anlaşmazlık meydana gelmiş ve bu anlaşmazlığı çözmek üzere o dönemin Medine kadısı olan Zeyd b Sâbit*'e gitmişlerdi Kadı olan Zeyd hemen devlet başkanı olan Hz Ömer'e karşı saygılı davranıp ona oturması için yere bir minder sermişti Fakat adil insan Hz Ömer bu davranış karşısında şöyle demişti:
"İşte bu davranışın, şimdi vereceğin hükümde yaptığın ilk adaletsizliktir Ben davacımla beraber aynı yerde oturacağım"
Sonra davacı Übey b Ka'b davasını ileri sürünce Hz Ömer bu iddiayı kabul etmedi Bu durum karşısında Hz Ömer'in yemin etmesi gerekiyordu Kadı Zeyd İbn Sâbit, Übey'e şöyle dedi:
"Gel Halife'yi yemin ettirme, onu bundan muaf tut Davacı olduğun kişi bir başkası olsaydı sana böyle bir feragatten söz etmezdim" Bu teklifi duyan Hz Ömer son derece kızarak böyle bir ayrıcalığı kabul etmeyip derhal yemin etti Sonra da Zeyd b Sâbit hakkında şöyle dedi:
"Halife ile herhangi bir müslüman hakkında eşit davranmasını öğrenmedikçe ona dava götürülmemelidir"
Ayrıca mahkemelerde şahitlik yapacakların da adalet sahibi olarak tanınan kimseler olması şart koşulmuştur
İslâm'da adaleti gerçekleştirmek için çeşitli müesseseler kurulmuştur Resulullah davalara bizzat kendisi bakmıştır Bu durum ikinci halife Ebu Bekir (rha) zamanında da böyle devam etmiş, Hz Ömer zamanında ise İslâm toprakları oldukça genişlediğinden bazı sahâbiler kaza işleriyle görevlendirilmiş ve birer kadı olarak vazife görmüşlerdi
Divânü'l-Mezâlim, Şurta ve Hisbe* gibi teşkilâtlarla haksızlıklar önlenmeye ve adalet dağıtılmaya çalışılmıştı Eyyubiler Mısır'da "Dârü'lAdl"* adıyla bir adalet dairesi meydana getirmişler ve yanlarına bazı müşavirler de alarak bu mahkemeye bizzat başkanlık etmişlerdir Osmanlılar zamanında 'adliye teşkilatı' ise düzenli bir şekilde kurulup yaygınlaştırılmıştır
Şamil İA

 

ACİLSERVİS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 01-29-2008   #2
Bilgiler
Devamlı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nerden: İstanbul
Mesaj: 9,424
İtibar
Tecrübe Puanı: 98
Rep Puanı : 3564
Rep Derecesi :
LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.
LeoparGS RSS Feed
Standart --->: ADÂLET



Adalet (1)

Dengeli olma, aşırılığa düşmeme, herkesin ve her şeyin hakkına riâyet etme, zulme girmeme mânâlarına gelen 'adl' ve 'adalet', İslâm dininde ahlâkî ve hukukî yanlarıyla fevkalâde önemli bir esastır Kur'ân ve Sünnet bu esas üzerinde ısrarla durur, mü'minleri ona riâyet etmeye çağırır ve onun Allah'a bir yaklaşma yolu olduğunu sık sık vurgular

Adaletin ahlâkî ve hukukî mânâsına geçmeden önce, İslâm hukemâ ve mütefekkirlerinin onu nasıl yorumladıklarını görmekte yarar var İslâm ulemâsı ve Müslüman düşünürler –İbn-i Miskeveyh'ten Bediüzzaman'a– insanda üç ana kuvvetten bahsedegelmişlerdir: Kuvve-i akliye (aklî meleke), kuvve-i şeheviye (şehvet dinamiği), kuvve-i gadabiye (öfke hissi) ki, bazıları bunlardan kuvve-i akliye'ye kuvve-i melekiye, kuvve-i şeheviye'ye kuvve-i behîmiye veya nefs-i emmâre, kuvve-i gadabiye'ye de kuvve-i sebuiye demeyi tercih etmişlerdir

Fonksiyon itibarıyla kuvve-i akliye, belli ölçüde de olsa hakikatleri görüp bilmenin, iyi-kötü her işin neticesini idrak etmenin, maslahat ve mefsedetleri birbirinden ayırmanın önemli bir esası; kuvve-i şeheviye, arzu, istek, iştiha, lezzet ve cismânî hazların ana unsuru; kuvve-i gadabiye ise, kin, nefret, hınç, hiddet, dargınlık, kızgınlık ve atılganlığın biricik kaynağı kabul edilmiştir

Kuvve-i akliye'nin ifrat (aşırı) hâline, hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme, safsataya girme ve şarlatanlıkta bulunma mânâsında 'cerbeze'; tefrit durumuna, hiçbir şeyi doğru-dürüst anlayamama, en basit şeyleri dahi idrak edememe anlamında 'gabâvet' ve 'hamâkat'; mûtedil olanına da, herkesin gücü ölçüsünde eşyâ ve hâdiseleri olduğu gibi bilme, mâhiyet-i nefsü'l-emriyelerine uygun değerlendirip resmetme, lehinde ve aleyhinde olan, olması muhtemel bulunan şeyleri birbirinden ayırma keyfiyetine de 'hikmet' denegelmiştir

Kuvve-i şeheviye'nin ifrat hâline, tamamen ar ve hayâ hislerinden sıyrılarak, her türlü saygısızlığı, her çeşit küstahlığı irtikâp edecek kadar kayıtsız davranma anlamında 'fısk u fücûr'; aklın ve şer'in tecvîz ettiği ilâhî nimet, lezzet ve zevklerden dahi kat-ı alâka etme, hissiz ve hareketsiz kalma mânâsındaki şekline 'humûd'; behîmî hislerin inkıyad altına alınması, gayr-i meşru arzu ve iştihalara iradî olarak kapalı kalmanın yanında meşru dairedeki zevk ve lezzetlere istek izhar etme diyeceğimiz tavra da 'iffet' demişlerdir
Kuvve-i gadabiye'nin ifrat hâline, âkıbeti düşünülmeden, sonucu hesaba katılmadan, ölçüsüzce ve muhâkemesizce altından kalkılmayacak işlere girişme ve âkıbeti mutlak felâket tehlikelere kendini salma mânâsında atılganlığa 'tehevvür'; tefrit durumuna, korkulmayacak şeylerden dahi korkma, sürekli vehimlerle oturup kalkma ve değişik paranoyalarla hayatı yaşanmaz hâle getirme anlamındaki sapkınlığına 'cebânet'; korkulacak şeyler karşısında tedbirli ve temkinli davranma ve esbabda kusur etmeden ciddî bir soğukkanlılık içinde, korkulacak hususları herhangi bir telâş ve endişeye kapılmadan savmaya çalışma anlamındaki yiğitçe duruşa da 'şecaat' demişlerdir ki, 'adalet' denen şey de, işte bu üç faziletin imtizâcından hâsıl olan ve 'sırât-ı müstakim' unvanıyla da anılan dengeli olmanın mübeccel adıdır

Aslında bütün insânî kemâlât ve fezâilin asılları da kabul edilen bu hususlar, ahlâkî mânâsıyla adaletin de ruhu, özü, esası ve nüveleri sayılırlar Bu ruh, bu öz ve bu esasların anlaşılamadığı ya da kavranamadığı yerde ne o adaletin nazarîsinden ne de ferdî, ailevî ve içtimaî yaşanan ve uygulananından bahsetmek mümkündür
Fakîhlerin adalete bakışı biraz daha farklıdır; onlara göre âdil olma, büyük günahlardan kaçınıp küçüklerinde de ısrar etmemenin yanında her zaman istikamet peşinde olmaya bağlıdır ki, bunu, hasenâtın seyyiâta gâlip gelmesi şeklinde de yorumlamak mümkündür Hususî anlamda ihkâk-ı hak, ibtâl-i bâtıl etmeye ve hakkı tutup kaldırmaya da adalet denegelmiştir Fukahâ ve büyük çoğunluğu itibarıyla diğer ulemâ, adaletin mutlak zikredildiği her yerde, daha ziyade onu birinci şıktaki şekliyle anlamışlardır ki, ikincisinin zıddı zülüm olduğu gibi bunun zıddı da fısk u fücûrdur
Ayrıca fukahâ, uygulama alanı itibarıyla da adaleti ikiye ayırmışlardır:

1) Hiçbir zaman hiçbir şart karşısında değişmeyen, neshe uğramayan, zaman ve konjonktüre bağlı bulunmayan mutlak adalet ki, iyiliğe iyilikle karşılık verme, hayra hayırla mukabelede bulunma, zulmün büyüğünden de küçüğünden de uzak durma… gibi kısmen de olsa insan aklının iyi ve güzel olduğunu idrak edebileceği hususlar bu türün örneklerinden sayılırlar

2) İyi, güzel ve yararlı olduğu Şer'-i Şerif'in açmasıyla kavranabilen itibarî ve izafî adalet ki, kısas, diyet ve diğer cürümlere, cinayetlere terettüp eden cezalar ve onların miktarları gibi hususlar da bu kısmın misallerindendir Bu kabil cürüm ve cezalar arasında adalet nisbetini kavramanın bir mizanı olmadığı gibi, böyle bir konuda mantık ve muhâkemeye dayanarak isabetli bir karara varmak da mümkün değildir Bazı hikmet ve maslahatlar nazara alınarak doğruya yakın bir şey ortaya konsa da, yüzde yüz isabet edildiği kat'iyen söylenemez Bir başka zaviyeden adalet-i izâfiye, adalet-i mutlakanın hilafına olarak, umumun hukuk ve selâmetinin söz konusu olduğu yerde bazı fertlerin haklarına riayet edilmeyeceği şeklinde yorumlanmıştır ki, bu da İslâm Tarihi'nde çokça başvurulagelen bir konu olarak bilinmektedir
İslâm dini, gelmiş-geçmiş edyân-ı semâviye arasında ferdî ve içtimâî adaleti en belirgin şekilde ortaya koyan ve bir saat adaletle hükmetmeyi altmış sene ibadete denk tutan, hatta ondan daha hayırlı sayan bir dindir Kur'ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahîha'da adaleti emreden pek çok âyât ve ehâdîs-i şerîfe göstermek mümkündür: 'Allah, size âdil olmayı, (insanlara) ihsanda bulunmayı ve akrabaya bir şeyler vermeyi emreder' (Nahl/ 90) 'Al-lah emanetleri ehline tevdî etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi ister' (Nisâ/58) 'Ey iman edenler! Hak'tan yana olun ve her işinizde adaleti gerçekleştirmeye çalışın her zaman adaletin şahidleri ve temsilcileri olmaya bakın herhangi bir zümreye karşı içinizde hissettiğiniz kin ve nefret sizi adaletsizliğe sürüklemesin; âdil davranın ki, takvaya en yakın davranış da budur' (Mâide/8) ve 'Bana, sizin aranızda adaletle hükmetmem emrolundu' (Şûrâ/ 15) türünden pek çok âyet-i kerime adaleti emrettiği gibi; 'Zalimler yakın bir gelecekte nasıl bir değişimle devrilip gideceklerini görüp bileceklerdir' (Şuarâ/ 227) 'Ahâlisi ıslahçı ve hukuka riâyetkâr olduğu sürece senin Rabbin o beldeleri helâk edecek değildir' (Hûd/117) 'Biz ahâlisi kendini zulme salmış karyelerden başkasını helâk etmeyiz' (Kasas/59) gibi bir hayli âyât-ı beyyinât dahi adaletin zıddı olan zulmün çirkinliğini ve zalimlerin sû-i âkıbetini hatırlatmaktadır

Bu itibarla denebilir ki, bir milletin beka ve devamı için sadece dinî ve millî hislerin canlı olması yeterli değildir Dinî hayatın ve millî heyecanın yanında adalet ve hakkaniyet duygusunun yürekten duyulup yaşanmasına da ihtiyaç vardır Bu husus şimdiye kadar gelmiş-geçmiş milletlerin hayatında değişmeyen bir esas olduğu gibi bundan sonra da her gün biraz daha artan önemiyle hep devam edecektir

Bugüne kadar insanlar, âdil ve hakperest oldukları nispette geleceklerini teminat altına almış, zıll-i zalîl-i ilâhî'de hayat ve hâkimiyetlerini devam ettirmiş, cânib-i ilâhî'den hep iltifatlar almış ve teveccühler görmüşlerdir; aksine, adaleti suiistimal edip haknâşinas davrandıklarında da sürekli tokatlanmış, te'dip görmüş ve yalnızlığa itilmişlerdir hâl-i âlem buna en büyük şâhittir: Dün Müslümanlar hakkı çiğnedi, adalet ve istikamet duygu-sunu yitirdi, bugün de Allah onlara zalimleri musallat etti ve hepsini cezalandırdı Haksız-lığı irtikâp eden onlardı, cezalandırılanlar da onlar oldu 'Şu bir gerçek ki, zerre kadar dahi olsa Allah kullarına zulmetmez' (Nisâ/40) Zulmeden, kulların kendileridir Kur'ân-ı Kerim, onlarca âyetinde 'Biz onlara zulmetmedik, onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı' (Nahl/118) diyerek haddini bilmezliğin ve haksızlığın gerçek adresini gösterir ve her çağdaki muhataplarını teyakkuza çağırır Onun sık sık, 'Kendilerine verilen öğütleri kulak ardı edip unutunca, içlerinden, onları kötülüklerden alıkoymaya çalışanları kurtardık, zulmedenleri de, fıskı îtiyad hâline getirdiklerinden dolayı derdest edip yoksulluk azâbıyla kıvrandırdık' (A'râf/165) 'Kasem olsun ki, Biz sizden evvelki nesilleri, kendilerine apaçık âyetlerle nebîler gelmesine rağmen zulümde ısrar ettiklerinden ötürü, iman etme ihtimali kalmadığı için helâk edivermiştik' (Yunus/13) ve 'Biz zulme gömülmüş nice kentleri kırıp geçirdik de, sonra onların yerine başka milletler yarattık' (Enbiyâ/11) gibi âyetlerle bu tür tarihî tekerrürler devr-i dâimlerini hatırlatması hep bu mülâhaza itibarıyladır
İnsanlar, hem Rabbilerine, hem nefislerine, hem de halka karşı adalet ve istikamet içinde bulunmakla mükelleftirler Cenâb-ı Hakk'a karşı adalet ve istikamet, O'nun vaz'ettiği kurallara uyarak, emir ve yasakları mevzuunda kılı kırk yararcasına titiz hareket ederek; nefsine karşı âdil olma, kendi şahsına ve aile efradına, emanete riâyet hassasiyetiyle muamelede bulunup ifrat ve tefritlere düşmeden her şart altında hayatını îtidal içinde sürdürerek; halka karşı adalet ise, her hususta onların haklarını gözetip onlara her zaman hayırhah bir yol arkadaşı gibi davranarak gerçekleşebilir

İşte bu şekilde hem hukukullah hem de kul haklarına, tâbir-i diğerle hem hukuk-u âmme'ye hem de ferdî haklara riâyet edilmiş olur Aksine, bu haklara riâyet edilmediği takdirde umûmî âhenk temelden sarsılır; ihtilâller baş gösterir ve her yanda hercümerç yaşanmaya başlar; Cenâb-ı Hak da bir kısım zalimlerin eliyle onları cezalandırır; sonra döner o zalimlerden de intikam alır Bugüne kadar hiç değişmeden âdet-i ilâhî hep böyle cereyan edegelmiştir Bu arada fevkalâdeden inayetler de olmuştur ama, bunlar rahmetin gazaba sebkati esprisine bağlı sürpriz teveccühlerdir ve temâdîleri de O'nun ekstradan inayetlerine vâbestedir

Allah, yaratırken her şeyi olabildiğine dengeli ve âhenkli yaratmıştır Varlığın her yanında, bir kısım temayüllerden, sevklerden, insiyaklardan söz edilse de canlı-cansız her nesnenin arkasında o kâhir kudretin adl u âhengi gözettiği açıktır Bakış zaviyesini iyi belirleyip eşyâ ve hâdiselerin arka plânını görebilenler için bütün kâinat, umum mevcudât, topyekün ekosistem sürekli adalet ruhuyla soluklanıp durmakta ve her nesne hâl, nizam ve maslahat diliyle Hak ismini haykırmaktadır İnsanoğlu ise, yaratılışındaki farklılık ve fâikiyete binaen bu örfâneye kendi hür iradesi ve kendi plânlarıyla iştirak etme durum ve konumundadır Bu, onun farklı donanımına göre özel bir tevcih sayılmasının yanında aynı zamanda, çok zor bir sorumluluk da demektir ki, 'Meşakkat ölçüsünde üstün pâyeler elde edilir' fehvâsınca o iradesinin hakkını yerine getirdiğinde kendisine vaadedilen öyle şeyler vardır ki, onlara nisbeten o yolda verdiği ve o uğurda harcadığı enerji oldukça önemsiz kalır Evet, altından kalkılamaz bir iş değildir iman ve İslâmiyet'le Cenâb-ı Hakk'a teveccüh ve tekvînî emirlerle teşrîî direktifler arasındaki mutabakatı keşfedip ortaya çıkarmak; ama gel gör ki, dünden bugüne oldukça kolay görünen böyle bir işi başaran tevfik erlerinin yanında onların yüz katı haybet ve hüsran yaşayanlar da olmuştur, hem de göz göre göre Dün ve bugün Hakk'a teveccüh ederek iman ve İslâmiyet'i duyup yaşama şeklinde olsun iradesinin hakkını eda edemeyen o kadar bahtsız kimseler gelip geçmiştir ki, böylelerini düşününce insanın kendi kendine: 'Meğer 'eşref-i mahlûkat' sayılan bu insanlar arasında ne kadar da özünden, mâhiyetinden habersiz kimseler varmış' diyesi geliyor

Fethullah Gülen, Yeni Ümit

 

LeoparGS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 01-29-2008   #3
Bilgiler
Devamlı Üye
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: Feb 2007
Nerden: İstanbul
Mesaj: 9,424
İtibar
Tecrübe Puanı: 98
Rep Puanı : 3564
Rep Derecesi :
LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.LeoparGS Çok ünlü.
LeoparGS RSS Feed
Standart --->: ADÂLET



Adalet (2)


İnsanlık, var olduğu günden beri yüzü Yaratan'a müteveccih, kulağı her zaman O'nda, mantık ve muhakemesiyle de O'nu duyma, O'nu tanıma, O'nun mârifeti arkasından koşma ve emirlerini yaşamaya âmâde bulunduğu sürece hep dengeli düşünüp dengeli davranmış, varlığın bir parçası olduğu şuuruyla sürekli itidâl soluklamış ve adaletin temsilcisi olmuştur Aksine körler, sağırlar gibi O'ndan habersiz ve bir mânâda kopuk yaşadığı dönemlerde de mütemâdiyen tenâkuzlar içinde bocalayıp durmuş, ifrattan tefrite, tefritten ifrata gel-gitler yaşamış ve bir türlü belini doğrultamamıştır: Bazen cesedini ruhundan koparmış ve ömrünü cismâniyetinin gayyalarında geçirmiş bazen de 'ruh' demiş bütün fizikî mülâhazalara sırtını dönerek mağaradakiler gibi gölgelerle oynamış Yer yer bütün himmetiyle dünyaya yönelerek öteleri tamamen hesap dışı bırakmış zaman zaman da kendi hayalinde oluşturduğu farklı bir öteler anlayışıyla bu dünyayı bütünüyle defterden silip atmış; atmış ve hiçbir zaman küllî (bütüncül) bir nazarla bakamamış varlığa, onun perde arkasına; hâdiselere ve onların ifade ettikleri gerçeklere Kuramamış, koruyamamış madde ve mânâ arasındaki dengeyi, dünya ve ukbâ mabeynindeki âhengi; kuramamış ve koruyamamış da şu güzel, oldukça sevimli ve her şeyi yerli yerinde; zerreden sistemlere, canlılardan câmidlere en küçük daireden en geniş âlemlere kadar bütün kâinatları bitip tükenme bilmeyen bir çatışma arenası şeklinde tahayyül etmiştir Ruhunda hemen her zaman bir denge problemi yaşamış ve o müstesnâ konumuyla çelişip durmuştur

İslâm, birbirinden farklı, birbirine ters ve bağrında bir hayli de çatışma unsuru bulunduran bütün bu ifratlara ve tefritlere karşı –sırrı onu gönderene ait– bir denge ve adalet mesajıyla geldi; geldi ve teâruzları, tenâkuzları bertaraf ederek kendi evrensel âhengini tesis etti Bu, bir mânâda o güne kadar devam edegelen aşırılıklara bağlı çatışmaların da sona ermesi demekti Evet bu yeni din, bütün maddî-mânevî güçleri, dünya ve ukbâ hakikatini, fizik ve metafizikle alâkalı gerçekleri bir vâhidin değişik yüzleri ve derinlikleri gibi görüyor; kâinat, insan ve hayatı doğru okuma üzerinde ısrarla duruyor ve her hususta insanlığa bir tevhid mesajı sunuyordu
İslâm'ın temel kaynağı olan Kur'ân bir taraftan 'Bütün mülk elinde bulunan Allah'ın şanı ne yüce, hayrı, bereketi de ne sınırsızdır ve O her şeye kâdirdir' (Mülk sûresi, 67/1) 'Her şeyi yaratıp bir nizama bağlayan ve her nesneyi farklı farklı ölçülerde takdir buyuran da O'dur' (Furkan sûresi, 25/2) 'O, yeryüzünde sabit dağları yerleştiren ve oraya bereketler ihsan eden, sonra da dört zaman parçası içinde her isteyenin isteğine denk rızkını tayin ve takdir buyurandır' (Fussilet sûresi, 41/10) 'O, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin istifadeniz için yaratmıştır' (Bakara sûresi, 2/29) gibi pek çok âyetiyle bizi fizik âlemi ve onun içine serpiştirilen ilâhî nimetler arasında dolaştırarak şükür ve minnet hislerimizi şahlandırıp icraât-ı Sübhâniyesini temâşâya davet etmenin yanında; 'Andolsun ki insanoğlunu Biz yarattık Nefsinin ona neler fısıldadığını (veya vesvese verdiğini) de Biz biliriz' (Kâf sûresi, 50/16) 'Rabbin şöyle buyurdu: Bana dua edin ki, Ben de kabul edeyim' (Gâfir sûresi, 40/60) 'Şüphesiz sizin Allah karşısında en şerefliniz takvaca en ileri olanınızdır' (Hucurât sûresi, 49/13) 'Mal, mülk, çoluk-çocuk gibi şeyler dünya hayatının süsü-zinetidir; bakî kalacak olan salih ameller ise, Rabbin katında hem sevap hem de ümit bağlama açısından daha hayırlıdır' (Kehf sûresi, 18/46) türünden yüzlerce âyât-u beyyinâtıyla da nazarlarımızı mânâya, öze ve insan olarak âkıbetimize çevirerek hep denge ve itidâl üzerinde durmaktadır Zira o Kur'ân'dır ve değişmemiş Allah kelamı olma farklılığıyla da bütün bu işlere yetecek en güçlü kaynak ve en parlak mesajdır

Evet o, âlemşümul prensipleri ve ihtiva ettiği semavî disiplinleriyle topyekün beşeriyete seslenirken kâinat, eşya, hâdiseler ve insan yapısının farkında olarak seslenir: Bilir varlığın mahiyetini; insanoğlunun değişik derinliklerini; onun arzu, istek ve zaaflarını, ihtiyaç, emel ve beklentilerini; bilir ve onu, Hak rızasına, kendiyle barışıklığa, varlığı okumaya, Yaratan'ın emirlerine uymaya çağırırken asla olmazlarla karşı karşıya getirmez; tâkatini aşan sorumluluklarla ezmez; kat'iyen ona şaşkınlık yaşatmaz ve onu kendi darlığıyla baş başa bırakmaz; bırakmaz da ona yakınlardan daha yakın olduğunu, gözü her zaman onun üzerinde bulunduğunu, istidat, konum ve donanımına göre bu özel muhatabını farklı bir âkıbete hazırladığını hep ihsas eder

Vakıa insanoğlunun tabiat ve cismâniyeti itibarıyla kural tanımaz bir yanı da vardır; onca fâikiyetine rağmen hep serâzât yaşamak ister çok defa hırs ve arzularını takip eder şuna-buna zulüm ve haksızlıkta bulunur, bazen hak ve hukuk tanımaz olur ve böylece zulüm ve haksızlık, sonra bunlara aynıyla mukabele gibi değişik fâsit daireler içinde şuraya-buraya sürüklenir durur
İşte bu türlü inhiraflara karşı İslâm ona kendi farklılığını hatırlatır, konum ve donanımına göre bir vaziyet almasını salıklar; onu Allah'la münasebete geçmeye, insanlarla da yardımlaşma, dayanışma ve uzlaşmaya çağırır; bir kesimin iddia ettiği gibi hayatın kahreden bir mücadele, bir savaş olmadığını ihtar eder ve onun ruhuna ilk plân ve projesindeki yüksek gâyeleri, hikmetleri duyurur Donanımına yakışmayan alçaltıcı tavır ve davranışları karşısında kollarını makas gibi açar ve 'Bu çıkmazlar sana göre değil' der, onun nazarını kalb ve ruh ufkuna çevirir

İslâm, ruhu öldüren ve kalbi söndüren bütün haramların karşısındadır; gayr-i meşru keyiflere, lezzetlere asla izin vermez; meşru dairedeki zevk u lezzetten de kimseyi alıkoymaz Dahası, Allah'ın yasaklamadığı bazı nimetlere karşı tavır almayı –zühd niyetiyle bazılarının tadıp doymama felsefesine göre hareket etmeleri müstesna– kesinlikle men eder Kur'ân: 'De ki: Allah'ın kulları için yaratıp ortaya koyduğu süsü-zineti, o hoş ve tertemiz rızkı haram kılan da kim! De ki: O rızık dünya hayatında (herkes için), ahirette ise sırf mü'minlere hastır' (A'raf sûresi, 7/32) buyurarak meşruiyet çerçevesinde ilâhî nimetlerden istifade etme kapısını hep açık tutar Ancak kendisi bu nimetlerden yararlanırken –onlar onun el emeği alın teri olsa da– o ihsanlar içinde başkalarının da hakkı bulunduğunu hatırlatır ve onu içtimaî olmaya çağırır ve işte onun adalet ve denge dediği de budur Adaleti, mutlak müsâvât şeklinde anlayanlar, istidâd ve kabiliyetlerdeki farkı görmeyerek, ne olursa olsun 'eşitlik' deyip bu tür dimağları körelttiklerinin farkında olamadılar ve hâlâ da değiller
İslâm, adaleti fırsat eşitliği, hayatın yüce hedefleriyle mütenakız düşmeme kayd u şartıyla kabiliyetlerin serbest bırakılması, herkesin sa'y u gayrete imrendirilmesi, bütün bunların yanında sa'y ve sermaye mücadelesine de meydan verilmeyerek toplumun değişik kesimleri arasında yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma düşüncesinin geliştirilmesi şeklinde anlar Aksine onu, mutlak müsâvât ve sınıfsızlık şeklinde ele almayı adaletin alanını daraltma ve bir mânâda ekonomiyi de darbeleme sayar

Ayrıca İslâm, ekonomik refah ve maddî mutluluğun yanında daha başka değerlerden de söz eder ve hakikî adaletin bu değerlerin bütününe saygıyla gerçekleşebileceğini ileri sürer Ona göre fıtratla çelişen, farklı kabiliyetlerin varlığını görmezlikten gelen, yüksek istidatların sa'ye şevklerini kırarak onları verimsizleştiren, dahası onları zayıf, çelimsiz ve beceriksiz iradelerle bir tutan kaba riyazî müsâvât anlayışına da şiddetle karşı çıkar
Aslında biz bugün, bir kısım farklı kabiliyetlerin varlığını, bazı yüksek irade ve kararlı ruhların mevcudiyetini, sonra bu kabil kimselerin bugünkü faaliyetleriyle yarınlarını imar etme peşinde olduklarını görmezlikten gelsek de, zaman o yanıltmayan yorumlarıyla bir gün mutlaka fetvalarını ortaya koyacaktır; ihtimal o gün bize de mahcup olmak düşecektir Bu husus mutlaka gerçekleşecektir ve böyle bir duruma maruz kalmayı da ne çağın o demode diyalektiği önleyebilecektir ne de İslâm düşmanlığı adına sık sık başvurulan demagojiler

Bir kere daha hatırlatmakta yarar var; İslâm, zeki, sıhhatli, becerikli ve gözü göklerde olan üstün idrak ve harika kabiliyetleri; aptal, hastalıklı, aciz kimselerle hukuk açısından bir kabul etse de, imkân ve refah seviyesi bakımından kat'iyen aynı kategoride mütalâa etmez O içtimaî adalet derken, bundan fırsat eşitliğini, çalışma ile beraber neticeye imrendiriciliği ve herkesi maddî-mânevî kendi 'arş-ı kemâlât'ına yükselmede serbest bırakmayı anlar; anlar ve meşru kazanç yollarına asla tahdit koymaz, kimsenin sa'ye şevkini kırmaz ve kazanmayı mübarek bir iş olarak, infâkı da ibadet sayarak alkışlar

Ayrıca o, ekonomi ve maddî refahı da nihâî hedef kabul etmez; bunların dışında daha pek çok evrensel insanî değerlerden söz eder ve hakikî insanlığa giden yolların da bunlardan geçtiğini vurgular Kur'ân: 'Mal, mülk, çoluk-çocuk gibi şeyler dünya hayatının süsü-zinetidir; bakî kalacak olan salih ameller ise, Rabbin katında hem sevap hem de ümit bağlama açısından daha hayırlıdır' (Kehf sûresi, 18/46) diyerek bu dünyada duyup tattığımız nimetlerin dışında daha farklı ve üstün ihsanların bulunduğunu hatırlatır ve bizi bura ve öteler arasında denge kurmaya çağırır 'Düşünenler için şu dünya hayatı muvakkat bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir; ahirete ait yaşayış ise hayatın ta kendisidir; keşke insanlar bunu bilebilselerdi' (Ankebut sûresi, 29/64) fermanıyla her iki dünyanın mahiyetlerini ihtar ederek, bu fânî âleme ait şeyler ne kadar da kıymetli olsa bâkî bir âlem karşısında bir hiç hükmünde olduğunu vurgular ve bizi o sermedî âlemlere yönlendirir 'Şüphesiz sizin Allah nezdinde en şerefliniz takvaca en derin ve en ileri olanınızdır' (Hucurât sûresi, 49/13) muhtevalı fermanlarıyla da dikkatlerimizi Allah katındaki farklı değerlere çeker ve bizi cismânî konumlarımızın üstünde çok yüksek ufuklara çağırır Ruhlarımızı kaskatı iktisadî mülâhazalara bağlılık gibi bir darlıktan kurtarır ve bizi imanlarımızın derinliği ölçüsünde mârifetin ferah-fezâ iklimlerinde dolaştırır Bu sayede insan olmadaki farklılığı duyar ve ruh-u içtimâînin içlerimizde hâsıl ettiği genişlikle serbest bir nefes alırız

Burada birkaç cümle ile 'içtimâî adalet' de diyebilirdik ama, şimdilik onu Allah'ın lütfedeceği başka bir fırsata bırakmak daha uygun olacak

Fethullah Gülen, Yeni Ümit

 

LeoparGS isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Alt 01-29-2008   #4
Bilgiler
ihramlı
 
Bilgiler
Üyelik tarihi: May 2007
Nerden: YOK
Mesaj: 1,888
İtibar
Tecrübe Puanı: 0
Rep Puanı : 1021
Rep Derecesi :
ihramlı Gururlanmaya değer.ihramlı Gururlanmaya değer.ihramlı Gururlanmaya değer.ihramlı Gururlanmaya değer.ihramlı Gururlanmaya değer.ihramlı Gururlanmaya değer.ihramlı Gururlanmaya değer.ihramlı Gururlanmaya değer.
ihramlı RSS Feed
Standart --->: ADÂLET



Burada birkaç cümle ile 'içtimâî adalet' de diyebilirdik ama, şimdilik onu Allah'ın lütfedeceği başka bir fırsata bırakmak daha uygun olacakALLAH İKİNİZDENDE RAZI OLSUN

 

ihramlı isimli Üye şimdilik offline konumundadır  
Cevapla
Tags:

Âyân-ı Sabite ve Âlem-i Misal | Amel

Konu Araçları


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cvp son Mesaj
ADALET rana Vaaz ve Sohbet Konuları 1 3 Hafta önce 12:39 PM
ADALET mumsema Güzel Ahlak Sıfatları 2 07-17-2008 00:42 AM
adalet esesim Dini Hikayeler 1 01-01-2008 10:37 AM
Adalet sempatik Dini Hikayeler 0 04-05-2007 18:26 PM

Frmacil | Yudumla | Dantel | Klup | Orgu | Oya | Derya Yudumla TOPlist Saat 16:59 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.6.11
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
Forum Etiketleri

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292